KÂĞIT UÇAKLAR / Seda Dilay Sağıroğlu
KÂĞIT UÇAKLAR
“Sana,
Buraya,
Yorgun bir gölge bırakıyorum,
Dizleri aşınmış,
Dünya tozuna bulanmış.
Biraz rüzgâr,
Biraz da eski bir avlu sessizliği…
İçimdeki kabuğun kalktığı yaradan
Sızan kanla
Yıkıyorum şimdi
Bu vaktin
Yüzünü.
Uçurum bitti,
İnadım da.
Gel,
Eski bir hırka gibi giyelim birbirimizi,
Dünya dışarıda kalsın.”
Kalemi masaya bıraktım. Mürekkebin hâlâ ıslak olduğunu, hatta bir yerinden hafifçe kâğıdın liflerine sızıp yayıldığını fark ettim. Bir süre oturdum sandalyede. Sonra kalktım. Ceketimi alıp kendimi dışarı attığımda İzmir’in nevi şahsına münhasır ikindisi karşıladı beni. Hava ne tam sıcak ne de serin; kararsız bir nemle doluydu. Ayaklarım beni Alsancak’ın içlerine, beton binaların arasına sıkışıp kalmış, inatla direnen eski ahşap cumbalı evlerin olduğu sokağa sürükledi. Leon’un yerine geldim.
Köşkün kapısı, bin yıldır açılmayı bekliyormuş gibi tok ve derin bir iniltiyle aralandı. Sofaya adım attığımda eski avlunun sessizliği etrafımı sardı. Tavandan sarkan kristal avizenin eksik parçaları, camdan sızan solgun ışıkla duvarda kırık dökük gölgeler oluşturuyordu. Tozun bile haysiyetinin olduğu yer diye geçirdim içimden. Leon her zamanki köşesinde heykel gibi oturuyordu. Dizlerinin üzerinde kumaşı incelmiş gri battaniyesi vardı. Beni gördüğünde şaşırmadı. “Gel bakalım gölge” dedi. Sesi, tozlu raflardan indirilmiş eski bir kitabın sayfaları gibi kuruydu.
“Taşıyamayacağın kadar çok kelime biriktirmişsin yine.”
Yanındaki kadife döşemeleri yer yer aşınmış, tahta iskeleti her hareketimde sızlanan koltuğa çöktüm. Gözlerim duvardaki dökülen sıvalara takıldı. Leon ağır hareketlerle tütün tabakasını çıkardı. Parmakları titriyordu. Tütünü kâğıda yerleştirirken bir kısmı dizine döküldü. Küfreder gibi burnundan ses çıkardı. “Eller söz dinlemiyor artık” dedi. Bir süre sessizce bekledi. Sigaranın ucunu düzeltti. Sonra konuştu. “Yola çıkmışsın” dedi, tütünü kâğıda yerleştirirken. “Uçurumun bittiğini söylüyor yüzün ama hâlâ boşluğun kenarında ayaklarını sarkıtıp oturuyorsun” diye devam etti.
Dışarıda rüzgâr dar sokakların arasından ıslık çalarak geçiyordu. Köşkün pencereleri hafifçe titredi. Dünya dışarıda kalmıştı; kornalar, insanların aceleci adımları, dükkân tabelalarının çiğ ışıkları… Hepsi ağır ahşap kapının ardında boğulup gitmişti. Burada Leon’un tütünü, benim kendi kalbimin dinmek bilmeyen gürültüsü ve havada asılı kalan kelimeler vardı. “Eskiden bu sokakta akşamları ud sesi olurdu” dedi Leon. “Leon” dedim, sesim odanın boşluğunda yankılanarak bana geri döndü. “Neden bazı kelimeler içimizde kalıyor? Neden onları gün yüzüne çıkarmak bu kadar zor?”
Leon sigarayı kül tablasına bastırdı. Hareketi sertti.
“Çünkü sen hâlâ kelimelerin arkasına saklanıyorsun.”
Sesi yükselmişti.
“İnsan bazen acısını şiirle saklar evlat. Sen de öyle yapıyorsun. Bazı kelimeler söylendiği an anlamını yitirir. Onlar ancak mühürlü kaldıklarında bir ağırlık taşırlar.”
Hava kararmaya başlamıştı. Alacakaranlık eşyaların formlarını değiştiriyor, köşedeki konsolu dev bir canavara, duvardaki eski aynayı ise başka bir dünyaya açılan bir kapıya benzetiyordu. Sadece tütünün ucu kızarıyor, kor karardıkça odadaki gizem daha da koyulaşıyordu.
“Affedemedim” dedim. Kelime, salonun yüksek tavanındaki bezemelere çarpa çarpa bir hayalete dönüşmüş, havada asılı kalmıştı. Leon bir süre sustu. Bakışları, duvardaki kararmış aynaya takıldı. Ayna, kim bilir kaç kuşak İzmirli kadının gerdanlığını düzeltişini, kaç erkeğin son tıraşını, kaç çocuğun büyüme sancısını sessizce yutmuştu. Şimdiyse bizim gölgemizi matlaşmış gümüş yüzeyinde birer leke gibi tutuyordu. Sigarasından uzun bir nefes çekti. “Bilmiyorum. Belki de affetmek değildir mesele” dedi sonunda. “Belki insan bazı şeyleri affedemez zaten.”
Bakışlarını aynadan ayırmadan konuştu:
“Yükünü taşımayı bırakabilir. Bu ev, 1922’nin büyük yangınından sağ çıktı. Duvarlarındaki yanık izleri, is kokusu… Bunlar evin kimliğidir. Affetmek, insanın kendi boynundaki ilmiği gevşetmesidir evlat.”
Leon yavaşça benden uzaklaşıp salonun köşesine, heybetli ve tozlu piyanonun yanına doğru yürüdü. Piyanonun tuşları, sararmış birer diş dizisi gibi sırıtıyordu karanlıkta. Titreyen parmaklarını tuşların üzerinde gezdirdi ama basmadı. Bu sessiz dokunuşun bile bir sesi vardı; etin ahşaba, geçmişin bugüne değmesi… “Sana bir şey göstereceğim” dedi. Eğildi ve piyanonun altındaki gizli bir bölmeden, deri kaplı, kenarları aşınmış küçük bir kutu çıkardı. Kutunun üzerindeki toz, Leon’un nefesiyle havalanıp yüzüme doğru bir sis bulutu gibi dağıldı. Kutuyu masanın ortasına, bardak izlerinin üzerine bıraktı.
“Bu kutu, bu evin gerçek mühürlü kelimesidir. İçinde ne bir mektup var ne de bir fotoğraf. Sadece bir anahtar ve bir avuç kurutulmuş lavanta.”
Kutuyu açtığında, keskin ve hüzünlü lavanta kokusu odadaki tütün dumanını yarıp geçti. Leon lavanta kokusu yayılınca hafifçe yüzünü buruşturdu. “Eskiden daha hafif kokardı” dedi. Lavanta, İzmir’in eski, arka bahçeli evlerinin, temiz çarşafların ve hiç gelmeyecek olan misafirlerin kokusuydu. “Bu anahtar” dedi Leon, “Çatı katındaki küçük odanın anahtarıdır. Oda, elli yıldır açılmadı. Neden biliyor musun? Çünkü içeride sadece inadın bittiği yer var. Sırtımdaki ağır küfeyi ben elli yıl önce odaya kilitledim. Kendi gürültümüzü dindirmek için sessizlikle yüzleşeceğiz.”
Anahtarı elime aldım. Soğukluğu iliklerime kadar işledi. Merdivenlere yöneldiğimizde, ahşap basamakların her biri ayrı bir dilden sızlanmaya başladı. Leon ikinci sahanlıkta kısa bir an durdu. Eliyle göğsünü bastırıp nefesini toparladı. “Bu merdivenler eskiden daha kısaydı” diye söylendi. Yukarı çıktıkça hava daha da ağırlaşıyor, duvarlardaki eski apliklerin ışığı yetersiz kalıyordu. Çatı katının kapısına geldiğimizde Leon durdu ve geri çekildi. “Bunu sen açmalısın” dedi. Elindeki sigaraya baktı bir süre. Sanki yıllardır söylememek için direndiği bir cümle boğazına dayanmıştı. Başını hafifçe salladı. “Bazı insanlar hayatlarını tek bir suskunluğun etrafına kuruyor evlat.”
Kilidin paslı gıcırtısı odada yankılandı. Kapı yavaşça aralandığında, zifiri bir karanlık ve ağır, insanın genzini yakan toz kokusu karşıladı beni. Cebimdeki çakmağı çıkardım. Küçük alev, odanın içindeki gölgeleri canlandırdı. Oda neredeyse boştu. Dağılmış kuru yapraklar vardı. Biraz yaklaşınca yaprakların ortasında onlarca, yüzlerce katlanmış kâğıt uçak duruyordu. “Bunlar, söylenmekten korkulmuş, kâğıttan kanatlar takılmış ama fırlatılmaya cesaret edilememiş niyetler” dedi Leon arkamdan. Dizlerimin üzerine çöktüm. Bir tanesini elime aldım. Kâğıt, parmaklarımın arasında dağılacak kadar ince ve kırılgandı. Üzerinde sadece bir tarih ve bir isim vardı. “Şimdi” dedi Leon, sesi artık bir fısıltıdan ibaretti. “Küfeni buraya bırakabilirsin. Burası zaten sahipsiz yüklerin deposu. Kurumuş yapraklarını bu yaprakların arasına karıştır. Kelimelerini bu kâğıt uçakların kanatlarına fısılda.”
Ayağa kalktım. Sırtımdaki görünmez ağırlık gerçekten de odanın zeminine sızıp yok olmuş gibiydi. Aşağıya, tütün kokulu sofaya indiğimizde, masadaki kahve fincanımın hâlâ dumanı tütüyordu. Kahvemi elime aldım, Leon’a uzattım. Fincanını eline aldı ama içmeden önce cebinden buruşuk bir peçeteye sarılmış iki kesme şeker çıkardı. “Doktor yasakladı” dedi omuz silkerek. “Ama insan bazı alışkanlıklarını değiştiremiyor.” Bir süre sessizce oturduk. “Bitti Leon” dedim. “Evet” dedi, gülümserken yüzündeki her bir çizgi bir hayat hikayesi gibi derinleşti. “Şimdi asıl yolculuk başlıyor. Kendi içimizdeki sessiz avluya doğru.” Leon, oturduğu yerden kalkmadan sadece gözleriyle beni kapıya kadar uğurladı. “Git” dedi fısıltıyla. “Şafak, senin için yeni bir sayfa açıyor.”
Köşkün ağır ahşap kapısını arkamdan kapatırken tanıdık gıcırtı, içimde yıllardır aralık duran bir kapının usulca kapandığını düşündürdü. Dışarı adım attığımda, Alsancak’ın tütün kokulu, tozlu loşluğu yerini şafağın serin ve arınmış lacivertine bırakmıştı. Sokaklarda henüz kimsecikler yoktu. Denizin tuzuyla genzi yakan bir sessizlik hüküm sürüyordu. Köşeyi dönüp Kordon boyuna saptığımda, denizin uykulu çalkantısı ve rüzgârın palmiyeler arasındaki fısıltısı beni karşıladı. Ayaklarımın altındaki Arnavut kaldırımları, her adımımda sırtımdan dökülen yükün izlerini topluyordu. Gökyüzü, Karşıyaka sırtlarından süzülen ilk ışıklarla gülkurusuna bürünüyordu. Vaktin yüzünü yıkayan karanlık su, nihayet temizleniyordu.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
