Özel Atay

KARANLIK SULAR

Kemeraltı Çarşısı’nda yürüdüğünde duvarlar onu yabancı saymazdı. Duvar çatlaklarının arasından adı unutulmuş savaşların acı fısıltılarını duyardı. Arnavut kaldırımları ayak seslerini tanırdı; zaman o adımların arasında kaybolur, ne geçmişe ne de geleceğe ait olurdu.

Çarşıda satıcıların sesleri alışveriş edenlerin uğultusuna karışır, yolu kokular gösterirdi. Güneşte kalmış domateslerin ekşi soluğu, taze bardacıkların ferahlığı ve hamalların teri aynı havada buluşurdu. Dükkânlar el değiştirir, tabelalar yenilenirdi; değişmeyen yalnızca taşlara sinmiş zamandı. O zamanın içinde, ne vakit ortaya çıktığı bilinmeyen kızıl saçlı bir kadının izi dolaşırdı.

O gün de her sabah olduğu gibi erkenden yola düşmüştü. En çok Kızlar Ağası Hanı’nda oyalanırdı.  Saçları kızıldı; örgüleri başının üzerinde toplanır, bronz küpeleri güneşte kısa kısa parıldardı. Uzun tülbent elbisesi ayaklarına kadar inerdi. Kimse nereden geldiğini bilmezdi.

Kızlar Ağası Hanı’nda iki esnaf, kızıl saçlı kadının ardından uzun uzun baktı.

“Babam da görmüş onu” dedi biri. “Bir gün dükkâna gelip kumru yemiş. Çıkarken etrafına bakıp, kaybolmuş birini arar gibi, ‘Şapkacı yok artık’ demiş.”

Yan dükkândaki yaşlı esnaf söze karıştı.

“Eskiden gerçekten orada bir şapkacı vardı.”

O gün Arzu da çarşıya arkadaşıyla buluşmak için gelmişti. Her zamanki gibi kuyumcuya uğradı. Bir kolye almak niyetiyle girdiği dükkânda, yüzü kendisine dönük, uzun boylu, kızıl saçlı bir kadının elindeki taş işlemeli bileziğe takıldı gözü.

“Çok eski bir parça” dedi kuyumcu.

“Haklısınız” diye karşılık verdi kadın.

Bileziği tezgâha bıraktı. Ne pazarlık etti ne de arkasına baktı. Tam kapıdan çıkacakken, genç kadının bakışları Arzu’nun yüzünde dondu.  Bir an dengesini yitirecek gibi oldu. Bakışları, yalnızca kendisinin görebildiği uzaklara daldı. Arzu’nun içine açıklayamadığı bir tedirginlik çöktü. Genç kadın ise tek kelime etmeden kapıdan çıkıp gitti.

Kuyumcu birkaç saniye kapıya baktı.

“İlk kez böyle gördüm onu” diye mırıldandı.

Arzu kuyumcuya döndü.

“Ne zaman yolum düşse uğrarım. Bazen küçük bir şey alırım. Sizden alışveriş yapmayı seviyorum.”

Sonra duraksadı, sesi hafifçe alçaldı.

“Babaannem de gelinlik alışverişini sizden yaptığını söylerdi.”

Kuyumcu gülümsedi.

Kızlar Ağası Hanı’nın önünden geçerken adımlarını yavaşlattı. Taş duvarlara, avluya, gölgede kalan köşeleri seyretti. Acaba babaannemin annesi de bu çarşıda gelinlik bakmış mıydı?

Taş duvarlar, yüzlerce yılın sesini sessizce taşımayı sürdürüyor; değişen yalnızca dükkânların vitrinleri oluyordu.

İzmir’de büyüyen herkes gibi, Kemeraltı’na her gelişinde çocukluğuna biraz daha yaklaşıyordu.

Kahveciler Sokağı’na vardığında kahve ve taze çekilmiş baharat kokusu havayı doldurmuştu.

Sokağın başındaki kahvecide, küçük masalardan birinde Zeynep başını öne eğmiş oturuyordu. Arzu’nun geldiğini fark etmedi. “Zeynep” diye seslendi.

Başını kaldırdı. Bir an durdu, sonra yüzü aydınlandı.

“Buraya geleceğini biliyordum” dedi gülerek.

Arzu sandalyeyi çekip oturdu.

“Erken gelmişsin.”

“Biraz. Çarşıyı seyretmek iyi geliyor.”

Kahvecinin içinden fincan sesleri, dışarıdan satıcıların bağırışları geliyordu. Sokakta insanlar bir ileri bir geri akıyor; kimi duruyor, kimi başını çevirmeden yoluna devam ediyordu.

Kahveler gelene kadar sokaktaki uğultu masanın etrafında dolaştı. İçeriden eski bir şarkı duyuluyordu; sesi net değildi ama tanıdıktı.

“Hatırlıyor musun?” dedi Zeynep.

“Unutulur mu? Okuldan kaçıp geldiğimiz günleri.”

“En arka masaya otururduk” dedi gülerek. “Sözde ders çalışacaktık.”

Kahveler masaya bırakıldı. Telvesi bol, köpüğü yerindeydi. Arzu fincanı eline aldı; sıcaklığı avucuna yayıldı.

O anda, kızıl saçları ince örgülerle toplanmış genç kadının karşılarında durduğunu fark ettiler.

“Yine karşılaştık” dedi Arzu.

Bir an için Arzu’ya çarşının uğultusu uzaklaşmış gibi geldi. Fincan sesleri, satıcıların bağırışları, sokaktan yükselen ayak sesleri silikleşti.

Kadın gözlerini Arzu’nun yüzüne dikti. Bakışları bir anda ağırlaştı. Sanki yalnızca kendisinin görebildiği bir görüntüye dalmıştı. Dudakları kıpırdadı; söylemek istediği sözcük boğazına düğümlendi. Uzun bir sessizlikten sonra, güçlükle “Karanlık sulardan uzak dur” dedi.

Zeynep bir şey söyleyecek gibi oldu ama kadın çoktan kalabalığın arasına karıştı. Uzun tülbent elbisesi bir an göründü, sonra kayboldu.

Arzu fısıldadı.

“Ben bu kadını tanıyorum. Kuyumcuda gördüm.”

“Garip kadındı” dedi Zeynep.

Arzu başını kaldırmadı.

“Bir an içim ürperdi” dedi Arzu. “Ama sonra kendi kendime güldüm.”

Sokağa çıktıklarında Kemeraltı’nın kalabalığı onları içine aldı. Dar sokak genişledi, sesler çoğaldı. Baharat kokusu yerini egzoza, sıcaktan bunalmış insanların ter kokusuna bıraktı.

“Otobüs saatine yetişmem lazım” dedi Arzu.

Zeynep başıyla onayladı. Arkadaşıyla vedalaştı.

Otobüs hareket ettiğinde kaldırımda hâlâ el sallıyordu.

Zeynep dönüş yolunda kavaklarla çevrili sokağa sapıp eve doğru yürüdü. Ertesi gün Arzu’yu birkaç kez aradı ama ulaşamadı. Nasıl olsa birkaç güne döner, diye düşünüp üzerinde durmadı.

Aradan günler geçti.

Bulutlu, serin bir İzmir sabahında kahvaltı masasında Ege Postası gazetesini karıştırırken üçüncü sayfadaki küçük haber dikkatini çekti.

“Bodrum açıklarında tekneden denize düştüğü belirtilen genç kadın kayboldu.”

Gözleri bir noktaya takıldı.

Boyoz elinden kayıp tabağın yanına düştü.

Yazının köşesinde Arzu’nun fotoğrafı ona gülümsüyordu.

Kahvecide duyduğu ses yeniden kulaklarında yankılandı.

“Karanlık sulardan uzak dur.”

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir