TEN VE TUZ / Öznur Ay
TEN VE TUZ
Malumun ilamı öncesi son çırpınışlardı bunlar fakat nedense ipler hâlâ kopmuyordu. Herhâlde Gigi[1], bunu da onun yapmasını istiyordu; geçen üç yıl boyunca hemen hemen her işte olduğu gibi.
Güneydeki bu küçük sahil kasabasında sıradan bir gündü. Kör edici temmuz güneşi, limanın tuzlu taş binalarından yükselen o ekşi deniz kokusu, uzaklardan rüzgârla taşınan mandalina yapraklarının aromatik kokusuna karışıyordu. Rosalia her zamanki o pervasız ve kayıtsız hâliyle, esen rüzgârı eteğinin altına alıp kireç taşından Arnavut kaldırımları boyunca, sahile kadar kesintisiz bir nehir gibi akan yolda yürürken ince uzun gölgesi de peşinden sürükleniyordu. Her zaman olduğu gibi erkeklerin bakışları üzerindeydi; mağazalarının kapısında, nefeslerini tutarak onun olağan sabah yürüyüşünü izliyorlardı. Herkes farkındaydı; o ince gövdenin içinde, dokunsan el yakacak, patlamaya hazır bir güney volkanı gizliydi. Sadece kocası, sevgili Gigi kördü ve onu görmüyordu.
Gigi o kasabadaki bütün esnafın oğluydu. Babası balıkçı Ninuccio[2], otuz sene evvel Gigi henüz beş yaşındayken fırtınalı bir akşamda denizde kaybolmuştu. O günden sonra annesi Emma onu büyütürken, ister kadın ister erkek olsun bütün kasabalılar ona birer baba olmuştu. O yüzden Gigi herkesin sevgili oğluydu ve herkes onun Rosalia ile yaşadığı bu tuhaf ilişkiyi uzaktan izleyip onun adına üzülüyordu.
Rosalia buralı değildi, nereden geldiğini bilen yoktu. Bir gün, sabahın erken saatlerinde kuzeyden gelen bir trenden inmiş, Gigi’nin annesi Emma ile beraber işlettiği, sahilin tek lokantası ve iki odalı misafirhanesine yerleşmiş sonra da Gigi’nin kalbini çalıvermişti. O günlerde Emma teyzenin yeğeni Amara da lokantada çalışıyordu fakat ilerleyen günlerde Rosalia onu oradan uzaklaştırmıştı. Aslında Amara, teyzesinin oğlu Luigi’ye çocukluklarından beri derin hisler besliyordu; fakat bunu öyle kardeşçe davranışların ardına saklamıştı ki, Gigi dâhil kimse bu aşkın farkında değildi. Sadece ağabeyi Alessio, bu karşılıksız sevdanın bilincindeydi ama o da küçük Amara’nın kalbinin derinlerine gömdüğü bu sırrı onunla beraber saklıyordu. Aslında ikisi de annelerinin erken ölümü sonrası gençlik yıllarını Emma teyzelerinin evinde geçirmişlerdi. Alessio şimdi kasabanın hemen çıkışında küçük bir benzin istasyonu işletiyor, kız kardeşiyle beraber bu istasyonun üst katında yaşıyordu.
Rosalia ise geçen üç sene içinde adım adım Gigi’yi sahiplenmeye çalışmıştı. Gigi kendisinden daha olgun olan bu kadına hem bağlanıyor hem de ona hızla alışıyordu; buradaki tek pürüz, annesiydi. Emma teyze, mutfaktan yükselen fesleğenli domates sosunun buharı arkasında her şeyi yöneten gizli bir gölgeden ibaretti. Oğlunu bir köle gibi deniz kokan o salaş lokantanın masaları arasında, cimri hesaplar peşinde koşturuyor; herkesin kazancını günü gününe harcadığı bu güney kasabasında zamanla bir servet biriktirmeyi başarıyordu. Acaba bu, sadece kocasız büyütülen bir çocuğu korumak adına yapılan basit bir hesap kitap işi miydi, yoksa bu trajedinin içine gömülmüş büyük bir para hırsı mı, kimse bilemiyordu. Belki de Emma teyze, ilk günden itibaren bu yüzden Rosalia’ya karşı soğuktu; bu yabancı kadındaki yaşama şevkini, doğanın şerbetini içmeye meyilli o durdurulmaz hevesi, biriktirdiği paralara karşı en büyük tehdit olarak görüyordu. Ne yazık ki Gigi, aynı fikirde değildi; o, Rosalia’da âdeta hiç tatmadığı hayatı ve öz güveni yaşıyor, onun yardımıyla, belki de bilinçli bir şekilde annesi tarafından karanlıkta bırakılan hayatının diğer yarısını keşfediyordu. Üstelik Rosalia için para ve servet, hayatın tadını almak için bir araçtan öteye geçmiyordu; en azından Gigi’ye bu konuda hiçbir zaman sıkıntı yaratmamıştı.
Rosalia dar sokağın içinden geçip sahile ulaşacaktı. Güneş ışığının basamaklara düşen dik açılı gölgesi, sokağın solunda kalan görkemli taş duvarlar, korkuluklu merdivenler ve saksılarla estetik, mimari bir şölen sunuyordu. Sağ taraftaki binaların ahşap panjurlu pencereleri, klasik güney İtalya tarzını yansıtıyordu. Bu sokak modern dünyadan uzak, taşın ve tarihin huzur veren kokusunu etrafa yayıyordu.
Sahile varınca, berrak bir gökyüzü altında uzanan huzurlu bir kıyı karşıladı onu. Sabahın erken saatlerinde buralar hep ıssız olurdu. Biraz ötede, taş rampa üzerine dizilmiş, bazıları brandayla örtülü küçük tekneler henüz hareketsizdi. Sadece denizin hafif soluk alıp vermesiyle dalgalanıyor, yerlerinde hafifçe sallanıyorlardı. Rosalia, Gigi’nin de yanında olmasını istese de o şimdi kot önlüğünü takmış, tezgâhın arkasında özenle işine odaklanmıştı; büyük bir ihtimalle sabahın bu saatinde kasa işlemlerini yalnız başına hallediyordu.
Rosalia sabah ışıklarından korunmak için sağ kolunu kaldırdı; elini, alnına ve yüzünün kenarına siper ederek etrafına bakındı. Sahilin uzak bir köşesinde, denizden çıkan uzun boylu, esmer bir adam dikkatini çekti. Onu daha önce buralarda hiç görmemişti. Buraya turistler pek uğramazdı, kaldı ki bu adamda bir turist havası da yoktu. Rosalia yerinden kalktı. Üzerinde pembe, ince askılı bir bikini vardı. Denize doğru yürüdü. Nedense bir çift gözün onu adım adım takip ettiğini hissetti. Aldırmadı, suya girdi. Su ılıktı. Genelde uzun uzun yüzerdi ama bu kez kısa kesti. Sudan çıktığında adam yerinde yoktu. Buna sevindi. Nedense onun varlığından tekinsiz bir tedirginlik duymuştu. Havluyu yerden alıp sadece yüzünü sildi. Tenindeki su damlacıkları, güneşin altında parıldıyordu. Ağzında hafif, mayhoş bir tuz tadı vardı. Uzandı. Güneşi, ıslak ve koyu kıvırcık saç tellerinde hissetti. Elini saçlarına götürdü; tuzlu suyun neden olduğu o kuruluk, bu kez hoşuna gitmemişti.
Sonra güneşle onun arasına koyu bir gölge girdi. Gözlerini açtı. Yabancı orada dikiliyor, elinin gölgesiyle sanki onun tenine dokunuyordu. Rosalia gözlerini açınca adam yüzüne pişkince sırıttı. Yüz hatları muntazam, duruşu fazlasıyla öz güvenliydi. Rosalia ona dik dik baktı; adamın göz altındaki koyu halkalar ve ince kaz ayağı çizgileri, çehresine doğal ve yıpranmış bir ifade katıyordu.
Yabancı, “Güneşin altında kuruyan ten, denizin bıraktığı o beyaz tuz tabakası… Yaşamın acımasız ama gerçek tadıdır” [3]dedi. Sonra da ekledi, “Oysaki ben, soğuk ve sığ suları yeğlerim”.
Rosalia “Buranın suyu bu mevsimde hep sıcak. Belli ki buralı değilsiniz” dedi.
Yabancı “Soğuk yerleri de var” diye fısıldadı.
Rosalia’nın yüz hatları sakin ve huzurluydu, hatta dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm bile oynaşıyordu. Oysaki normalde kendisiyle ilgilenen yabancı turistlere evli olduğunu hatırlatır, onları hemen uzaklaştırırdı. Ama kendisi de nedenini bilmeden bu adama karşı bir tolerans hissediyordu. Acaba kafasında Gigi ve bu kasabayla ilgili bütün hayallerini çoktan sildiğinden miydi bu? Oysaki üç sene önce Gigi ile beraber ne çok yer gezmeyi, ne çok yer keşfetmeyi düşlemişti. Gigi de hevesliydi aslında ama Emma, oğlunun içindeki kanatlanmaya çalışan kuşu her defasında yakalayıp o loş lokantaya hapsediyordu. Rosalia’nın sözlerinin, tatlı sitemlerinin de bir etkisi olmamıştı. Bir yanda Gigi’ye üzülüyordu; onun da dünyayı tanımasını, bu kasabanın dışındaki tatları tecrübe etmesini istiyordu. Hatta onun başka kadınlarla sevişmesini, başka tenleri tatmasını bile dilemişti içinden ama olmamıştı. Bütün hayalleri, Emma’nın gerçeklerden örülü o aşılmaz, kalın duvarına toslamıştı. Emma zamanla oğlunu da kendisine benzetmiş, paranın kölesi yapmıştı. Emma’ya göre Rosalia’nın gözü o biriken paralardaydı; hâlbuki Rosalia için para, sadece hayattan zevk almak için bir araçtı. Defalarca Gigi’ye bir araba aldırıp yandaki kasabalara, sonra da Roma’ya, Milano’ya, Venedik’e gitmeyi önermişti ama nafile… Rosalia için hayatta olmanın tek gayesi, yaşamdan zevk almaktı. Ona göre insanı bundan alıkoyan iki taş kalpli tanrı vardı; biri para ve güç tanrısı, diğeri de bilim ve ilim tanrısıydı. Para ve gücün kölesi olan insan, asla hayatın tadına varamazdı; nitekim bilim ve ilme körü körüne güvenenler de kendi elleriyle kapıları mucizelere kapatır, hayatı soğuk ve çekilmez bir şeye çevirirlerdi.
Yabancı, Rosalia’nın derin düşüncelere daldığını fark edince “Ama o kadar derin de değil” dedi.
“Ne?”
“Soğuk göl!”
“Şakaysa çok soğuk.”
“Şaka değil, ama gerçekten soğuk” dedi adam. Sonra da ekledi. “Gel, gidip orada yüzelim”.
Rosalia neredeyse üç senedir bu kıyı kasabasında her gün denize giren biri olarak böyle bir yeri ne görmüş ne de duymuştu. Ama nedense havlusunu alıp beline doladı ve adamın peşine takıldı. Yürüyüş yolunun sol ilerisinde palmiye ağaçları, taş binalar ve sahil şeridine paralel uzanan bir cadde vardı. Sağ tarafta ise geniş, çakıllı ve ince kumlu plajda güneşlenen, vakit geçiren az sayıda insan görünüyordu. Plajda renkli bir güneş şemsiyesi göze çarpıyor, masmavi deniz ise ufka doğru sakin bir şekilde uzanıyordu.
Kayalıklara varınca yol bitti. Yabancı “Gerisini yüzeceğiz” diyerek kendini suya bıraktı. Rosalia da havlusunu sahile serdi ve onun peşinden suya atladı. Denizin içine doğru uzanan devasa kayalığı dönünce, gölgeler içinde gizlenmiş bir mağara belirdi. Yabancı o tarafa doğru kulaç attı, Rosalia da onu takip etti. İçerisi karanlıktı; tenlerinin sudaki sesi, mağaranın nemli duvarlarından yankılanıyordu.
Yabancı “Korkuyor musun” diye sordu.
Rosalia korkmadığı gibi, içindeki o huzursuz tedirginlik bile silinmişti. Sonra içeride cılız bir ışık belirdi ve taştan bir kıyıya ayak bastılar. Rosalia aslında yıllardır kalbinin derinliklerinde tam olarak bunu aradığını hissetti. Gigi ile beraber yaşadığı o emniyetli ama hissiz arkadaşlığı artık istemediğini biliyordu. Ancak şimdi tam olarak neyin peşinde olduğunu kavrayabilmişti; peşine takılacağı, öz güveni yüksek, ona yeni kapılar açacak, yeni hazlar yaşatacak ve en nihayetinde onu sağlam bir zemine indirecek vahşi bir erkekti aradığı.
Yabancı “Bak, o ışık huzmesinin aydınlattığı yeri görüyor musun? Orası bir göl… Biraz yürüyeceğiz. Taşlar kaygan, istersen koluma gir” dedi.
Rosalia adamın koluna girdi. Sert ve ıslak bir ten, tuz kokan saçlar ve adamın hafifçe alınıp verilen, tütün kokan nefesi yüzüne çarptı. Beraber, adamın göl dediği yere doğru yürüdüler. Sessizce ve tek bir gövde gibi kenetlenerek yürüyorlardı. Burası, kızgın kayaların karnında saklanmış gizli bir cennetti. Sonra adam durdu. Önden suya girdi. Su derin değildi, kolayca boy veriyordu. Adam elini uzattı, Rosalia’nın elinden tutarak onu da içeri çekti. Su buz gibiydi ama Rosalia’nın içinde çoktan yanmaya başlayan o ateşi söndürecek kadar değil. Tenleri uyuşana kadar suyun içinde kaldılar, sonra çıktılar. Hafif ve tatlı bir sıcaklık, dalga dalga bedenlerini sarmaya başladı.
Yabancı, Rosalia’yı taş duvara yasladığında ne bir söz söyledi ne de izin istedi; bugün sahilde gördüğü andan beri, arzuladığı o tuzlu teni tek hamlede kavrayıp kendine çekti. Rosalia kendini o adamın kollarında bulunca, içindeki o üç yıllık tekdüze bekleyiş, saniyeler içinde taşların arasından süzülen bir su gibi akıp gitti. Rosalia, ne Gigi’nin o iradesiz ve uyuşuk bekleyişini ne de Emma’nın küçük bir mutfakta, kararmış tencereler içinde buharlaştırdığı kendi ömrü ve Gigi’nin gençliğini umursuyordu. Yabancı, gizemli bir deniz misali uzanacak ve sert dalgalarla tenindeki bu tuzu alıp kendisiyle beraber uzaklara götürecekti. Rosalia aniden istemsiz bir hareketle yabancının göğsüne tutundu, tırnaklarını adamın sırtına gömdü; hayatında ilk kez birini şefkatle değil, etini kemiğinden ayırmak isteyen vahşi bir hayvan gibi içine çekti.
Dönüş yolunda hiç konuşmadılar. Sahile vardıklarında Rosalia, yerdeki havluyu alıp beline dolarken yabancı gözlerini denize dikerek “Yarın sabah burada olacağım… Gelirsen beraber gideriz, gelmezsen de tek başıma Roma’ya, oradan da kuzeye süreceğim” dedi.
Rosalia ona baktı. Güçlü, merhametsiz, eski Pagan tanrıları gibiydi. Tek bir kelime daha etmeden sahilden ayrıldı. Rosalia sırtında işlediği o tatlı günahın ağırlığıyla evin yolunu tuttu. Girişte Emma ve Gigi, mutfakta yemeği tabaklara koyup masadaki müşterilere yetiştirme derdindelerdi. Hemen üst kata çıkıp kendini banyoya attı. Suyun altında tenine her dokunuşunda yabancıyı düşünüyor, gelecek olan o bütün tatlı belirsizliğiyle aralanmış pencereden hayata bakmaya çalışıyordu. Baktığı açıdan gözlerinin önünde iki farklı manzara uzanıyordu; ilki karanlık sonu belirsizlik ve korkularla doluydu fakat ikincisinde belki de en baştan evlenmesi gerektiği bir adamı siyah arabasının yanında onu beklerken buluyordu.
Öğleden sonra odadan hiç çıkmadı. Gigi gecenin sonunda odaya geldiğinde, Rosalia tavan pervazında ağır aksak dönen vantilatörün altında yatağa uzanmış kitap okuyordu. Gigi üzerindeki kot önlüğüyle ve tenine sinmiş o ağır et ve balık kokularıyla karısına baktı. Sonra her zamanki nazik, az ve öz kelimeleriyle onun hasta olup olmadığını sordu. Rosalia iyi olduğunu, sadece iştahının olmadığını söyledi. Gigi tavandaki vantilatöre baktı. “Bunu değiştirme zamanı geldi. Bu sıcağa gücü yetmiyor” dedi ve banyoya yöneldi. Gigi odaya geri döndüğünde Rosalia çoktan uykuya yenik düşmüştü. Gigi korkak ve tedirgin bir kedi gibi yatağın diğer ucuna sığındı; kafasını yastığa gömerek uykuya daldı.
***
Sabahın ilk ışıklarıyla Rosalia uyandı. Dün geceden hazırladığı bavulunu yatağın altından çıkardı. Gigi huzurlu ve koca bir oğlan çocuğu gibi uyuyordu. Eğildi, onun alnından öptü sonra kapıyı açıp sessizce dışarı çıktı. Sokakta kuşlardan başka kimse ortalıkta yoktu. Hafif, küçük bavuluyla sahile yöneldi. Adam oradaydı. Tek kelime etmeden bavulu Rosalia’nın elinden aldı ama Rosalia, adama sadece bavulun yükünü değil, hayatındaki bütün o ağır yükü bırakmıştı. Tüy gibi hafifleyerek peşinden gitti. Adamın Alfa Romeo Giulia Veloce marka, siyah arabasına bindiler. Adam arabayı çalıştırdı; kasabanın dar, taş duvarlı sokaklarının arasından sıyrılıp ana yola çıktılar ve kasabanın çıkışındaki benzin istasyonuna yanaştılar.
İstasyon, sabahın bu saatlerinde her zaman olduğu gibi bomboştu; sadece benzin ve motorin fiyatlarını gösteren tabela parıldıyordu. Adam, arabayı durdurup indi, pompadan benzin almak için tuşlara hızlı hızlı basmaya başladı. Rosalia camı indirdi, güzel kafasını dışarı çıkarıp sabahın taze ve yumuşak havasını ciğerlerine çekti. Aynadan adamı takip ediyordu. Adam, arabanın yanına döndü, hortumu yerinden aldı. Bir eliyle benzin deposunun kapağını açarken, diğer eliyle hortumu içeri yerleştirdi. Gözleri, Rosalia’nın aynadaki yüzüne odaklanmıştı; tetiğe basışında araca yakıt değil, Rosalia’nın ruhuna o hırslı, hırçın ve yakıcı enerjiyi pompalıyor gibiydi. İşi bitince hortumu yerine astı, kapağı sıktı. Direksiyona geçince arabayı çalıştırmadan önce Rosalia’yı kendine doğru çekti, uzunca öpüştüler. Sonra gaza bastı ve istasyondan hızla çıktılar.
Odasının penceresinden Alessio, olan biten her şeyi izliyordu. Adam, dün gelmişti; istasyonda durup ihtiyacını gidermiş, sonra da acı bir kahve içip gitmişti. Besbelli birilerinin pis işlerini yürüten, sert görünüşlerini romantik bir hava katarak yumuşatmaya çalışan o mafya bozuntularından biriydi. Tam Rosalia’ya göre, diye geçirdi içinden Alessio. Rosalia’yı bu kasabaya hangi rüzgârlar attıysa, şimdi de onu alıp uzak diyarlara savuracaklardı. Bu, herkes için en iyisiydi. Kasabanın erkeklerinin daha huzurlu rüyalara, kadınlarının ise evlerine bağlı kocalara ihtiyacı vardı. Belki böylece Gigi de aklını başına toplardı.
Alessio yan odada uyuyan kız kardeşine seslendi.
“Ami, uyuyor musun?”
Kızcağız önemli bir şey olmuş gibi alelacele odasından çıktı, şaşkın gözlerle ağabeyine baktı.
“Günaydın… Emma teyzeden hiç haberimiz yok, bugün bir uğrasan diyorum.”
Amara her zamanki uysal hâliyle durumu hiç sorgulamadan “Tamam” dedi ve tavuklara yem vermek için arka bahçeye yöneldi.
Alessio, Gigi’yi de görmüş olursun… Bugün teselliye ihtiyacı olacak… Onun da eski, huzurlu günlerine dönmeye hakkı var… Hepimiz gibi, diye düşündü. Sonra ufuk çizgisinde, rüzgâra karışıp yavaşça silinen o uzak toz bulutuna baktı.
Malumun ilamına bile gerek kalmadan taşlar yerine oturmaya başlıyordu. Herkes el birliğiyle Gigi’nin o tekdüze, ruhsuz ve boş hayatını devam ettirmesine kararlıydı. Bu öyle sıkıcı bir hayattı ki; aynı yeknesaklıyla yıllarca sürüp gidebilirdi.
[1] Luigi’nin kısaltılmış samimi şekli.
[2] Antonio isminin kısaltılmış şekli.
[3] Eugenio Montale’nin bir şiiri.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
