Zerrin Saral

ÜMİT YILDIRIM’LA YENİ KİTABI HARİTASIZ YOLCULUKLAR MEVSİMİ ÜZERİNE

Yazar, şair Ümit Yıldırım’ın yeni kitabı Haritasız Yolculuklar Mevsimi, Nisan 2026’da Alakarga Yayınları’ndan çıkarak okurla buluştu. Söyleşimiz, Haritasız Yolculuklar Mevsimi üzerinden yol alırken yazma eylemi ve edebiyatın güncel konularını da kapsayacak.

Kaleminizi, kitaplarınız dışında pek çok dergide yayımlanan şiir, şiir incelemeleri, eleştiri yazıları, öykü ve denemelerden tanıyoruz. Yazma eylemi sizin için ne ifade ediyor ya da neye karşılık geliyor?

Sanat, yeryüzünde yaşadığımızın izi. Yazmak, benim için varoluşumu anlama, anlatma ve konumlandırma işi. Okuyup yazma uğraşısında buldum kendimi. Bu bir yazgı. Sadece okuduklarımı değil, yaşadıklarımı da anlamlandırma isteği bunda etkili oldu. Geçip gideni kayda geçirme, onlarla yüzleşme arzusu da diyebilirim. Canlılar içinde bunu yapabilen tek tür insan. İnsan olmanın varoluşsal sonucu bu.

Kitabınızın adından yola çıkarak sormak istiyorum: “Haritasızlık” sizin için bir kaybolma hâli mi?

Haritasızlık, kitap bağlamında söylemem gerekirse kendini akışa bırakmakla ilgili. İster kaybolursunuz ister yeni keşifler peşinden gidersiniz.    Her şeyi planlama gayretinde olan insan, yaşamını da kontrol altında tutmak ister ama yaşamın kendi dinamikleri var. Siz dere kenarına yol, ev yaparsınız; su çekildiği yatağına geri dönüp bu planı bozar. Doğayla uyumlu yaşamak, onunla çatışmamayı gerektirir.

Haritasız Yolculuklar Mevsimi dokuz bölümden oluşuyor. Her bölümde mitoloji, felsefe, tarih, dinler tarihi, metinlerarasılık gibi sanatı, yazma eylemini besleyen pek çok disiplinden faydalanıyorsunuz. Sanatı canlı tutma hâli. Tempo düşmüyor, bir yandan incelikler diğer yandan yazınsal estetiğin öne çıkışı. Neler söylemek istersiniz?

Anlatının düş ile gerçek arasında kıvranan bir uyku hâli ile başlayıp koşturmacaya varan ritmi, onun dil ve anlatımına da yansıdı. Kısa ve çabuk cümlelerle bir evren kurmak istedim. An’ları birleştirdim. Kolaj gibi. Öykü, şiir, resim, müzik, anı, gerçek, kurgu iç içe geçiyor. Alıntılar, göndermeler de cabası.

Kitabın en ilginç taraflarından biri geçmişte yaşamış yazarlarla kurduğunuz karşılaşmalar. Kafka’yla sohbet etmek ya da farklı dönemlerden edebiyatçıları aynı sofrada buluşturmak nasıl bir yazarlık deneyimiydi?

Haritasız Yolculuklar Mevsimi üzerine eleştiri yazısı yazan Özer Alptekin’den öğrendim ben de Paris’te Bir Gece filmi ile bir yönüyle benzeştiğini. Yeryüzünde yeni bir şey yok, diyenler ne kadar haklı. Woody Allen’ı lise dönemimden beri okur, izlerim. Anlatımı kaleme alırken bu film aklıma gelmedi ama bilinir ki aslanın vücudu yediği hayvanlardan oluşur. Etkilenmemek için okumayanlardan değilim. Viyana’ya yolu düşmüş yazarlarımızla aynı sofrada bulunmak elbette muhteşemdi. Eşsiz bir deneyimdi. O sofrada olmanızı isterdim.

Kitaptan esinlenerek soruyorum, sahili olan kentler birbirine benzer mi?

Benzemez. Aslında hiçbir kent diğerine benzemez, hiçbir insanın bir başkasına benzemeyeceği gibi. Andırabilir ama benzemez.

Kitabın anlatıcı sesiyle, alıntılanan yazarların/sanatçıların seslerinin zaman zaman birbirinin içine geçmesi bilinçli bir tercih miydi?

Orta Avrupa gezisindeyken şunu fark ettim: Hiç yabancılık, yalnızlık çekmemiştim. Okuduğum kitaplardaki figürler; şairler, yazarlar benimle birlikteydi. Gerçekle kurgu, geçmiş zamanla şimdiki zaman birbirine karışıyordu. Anlatıcı ben’in konuşmalarıyla yazarların konuşmaları zaman zaman birbirine karıştı. Bunları, tırnak imiyle belirtmeden aktardığım oldu. Anlatıdaki ben, gerçekten bendim ama ne kadarı bendim. Toplu bir yürüyüş içinde olduğumu görüyordum. Nihayetinde ben ne gezi yazısı yazıyordum ne otobiyografi ne de röportaj. Belki bu yolculuk zihinsel bir yolculuktu, hepsi düştü. Düşte sesler, fikirler, cümleler karışır. En büyük sorunum yazar konuşurken dönemine göre “meyva” diyordu. Ben “meyve” ile “meyva” arasında gidip geldim.

 

Resimle şiir arasında kurduğunuz büyülü bir bağ var. Hemen yanında resim henüz hayal edilmemiş güzellikleriyle büyük bir anlatıştan ibaret. Derken devreye başka bir estetik disiplin müzik giriyor. Örneğin Avusturyalı büyük besteci Franz Schubert. Klimt’in Öpücük tablosundan Mozart ve Schubert’e, şiirden mimariye uzanan geniş bir sanat alanı kuruyorsunuz. Resim, şiir, müzik üçgeni ortak bir dil oluşturuyor. Buna aynı duygunun farklı tezahürleri diyebilir miyiz? Bir yazar olarak size neler hissettirdi bu yolculuk esnasında?

Stendhal Sendromu’nu bilirsiniz. Bu baş dönmesi, biraz da uyarıcıların çokluğunun sonucu. Bir mekânda ses, biçim, renk, mimari, estetik, anı, tarih… çok şey demektir benim için. Alışık olmadığımız ama özlemini çektiğimiz bir yaşantı. Bir şehri şehir yapan onun aurası değil midir? Mimar-yazar arkadaşım Pelin Simsaroğlu bir söyleşide dile getirmeseydi bunun ayrımında olmayacaktım. “Bu bir senfoni,” dedi. “Beş duyunun senfonisi.”  Doğrusunu söylemek gerekirse Tanpınar’a çok şey borçluyum. Bir meydanda fotoğraf çektirmekle o meydanda altı duyunuzla birden var olmak aynı şey değildir.

Geçmişin yazarlarını bugünün dünyasına getirirken onları tarihsel kimliklerinden çıkarıp sizin anlatı evreninizin karakterlerine dönüştürüyorsunuz. Bu noktada gerçek kişiye sadakat ile edebî özgürlük arasındaki sınırı nasıl belirlediniz?

Onların kimliklerini olduğu gibi koruduğumu düşünüyorum. Ama konuşmalarında, jest ve mimiklerinde özgür davrandım.   

Haritasız Yolculuklar Mevsimi her ne kadar anlatı türünde olsa da kurgu bütünlüğünü; olay örgüsü/ karakter/mekân bağlamında görmek mümkün. Zihninizde yazmaya başlamadan önce hedeflediğiniz kitap bütünü, tamamladığınızda yerli yerine oturdu mu?

Orta Avrupa gezimin (Budapeşte, Viyana, Prag, Berlin vd.) sadece keyifli olmasıydı amacım. Bunu da başardım. Geziden sonra arkadaşlarım orada neler gördüğümü, yaşadığımı merakla soruyorlardı. Klasik bir gezi hikâyesi ile yetinemezdim. Hele o mekânların önünde fotoğraf çektirmekle yetinecek biri hiç değilim.  Ben de onlara Kafka ile karşılaşmamı anlattım. Bu, çok eğlenceli, heyecanlı bir sohbetti. Böylece Prag bölümünü yazmış oldum. Sonra TRT 2’deki Edebî Sofralar programı ile Gültekin Emre’nin edebiyatımızda yemek kültürünü konu edindiği günlükleri (Oğlak Yayınları) bana yol gösterdi. Bu bilgiden hareketle kitabın Viyana bölümünü yazdım. Oraya yolu düşmüş edebiyatçılarımızı bir sofrada buluşturdum. Kitabın ortası yazılmış oldu böylece. Kitapta ileti kutusuna gelen şifreli mesajlar benim daha önce dergilerde yayımlanmış kısa öykülerimden oluşuyor. Bir tür kolajla bu öyküleri anlatıya bağladım. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu da bana kitabın sonu hakkında yol gösterdi. Anlayacağınız kitap kendi kendini inşa etti. Hedeflediğim bir plan yoktu. Ben anlatının isteklerini yerine getirdim, diyebilirim.

Şiirlerinizden hatta okuduğum farklı türlerdeki metinlerinizden de biliyorum; kaleminizin kalıcı, dayanıklı, duyarlı, aynı zamanda da naifçe sarsan bir yapısı var. Kurduğunuz dille kitabın bütün damarlarını coğrafya, hafıza, edebiyat, kişisel tarih ve yolculuk aynı anlatıda buluşturuyorsunuz. Coğrafya yalnızca gidilen bir yer olmaktan çıkıp hafızanın, kişisel tarihin ve edebiyatın taşıyıcısına dönüşüyor adeta. Neler söylemek istersiniz?

Sığ olmak ile derinleşme arasında seçim yapmak kişinin tercihidir. Bir metinde yalnızca olay örgüsü de olabilir. Bu, elbette önemli bir şeydir. Bunun üzerine eklektik olmayan eklemeler yapmak o kişinin imzasıdır, yaşam biçimi ve biçemidir. Kişinin olduğu ve olabileceği gerçeği arasındaki tragedyaya girmeden şunu diyebilirim: Her insan olabildiği kadardır. Eserinde de görülen bu kısmıdır.

İçinde bulunduğumuz dijital çağın dışında başka bir zamanda yazmak ister miydiniz? Öyle olsa kaleminiz nerelere uzanır, nerelere koşardı?

Her dönemin kendine özgü zorlukları vardır. Ben yaşadığım çağa aitim, başka bir zaman dilimini hayal etsem de tercihim yine burası olurdu. Ancak düş kurmanın zararı yok derseniz, 12.yy’da Dede Korkut Hikâyeleri’ni kayda geçiren kişi ben olmak isterdim.

Dönemin toplumsal, siyasi vb. sorunlarına yeteri kadar sanatçı duyarlılığının sağlandığını ya da popüler kültürün baskın gelmesiyle bir eksilmenin yaşandığını düşündüğünüz oluyor mu?

Bu çağın sıkıntılarını kaleme alanlar oluyor ama ya yeterli değil ya da görünmez yapılıyorlar. Bu sorun her dönemde olagelmiştir. Bu sıkıntıları dile getirmeyi yalnızca düşünce ve sanat insanlarının üzerine yıkmak yanlış bence.  Önemli olan kalabalıklar arasındaki insanın hangi yolu seçtiği, bu yoldaki ahlaki duruşudur. Şunu demek istiyorum: Tiyatro sahnesinde bir insana yapılan haksızlığa üzülmek ile güç sahibi iken haksızlık etmemeye özen göstermek ya da bir haksızlık karşısında susmamak arasında önemli bir ayrım var. Yani bırakın şunu bunu, televizyon programlarında olan bitenlere insanların sesi çıkmıyorsa ne diyebilirim. Biri bizi kurtarsın anlayışı iflas etti.

Peki, sanatla iyileşebileceğimize inanıyor musunuz? Sanat bunu başarabilecek mi?

Sanat, insanı daha iyi bir insan yapmaz ama ona yol gösterir. Sanatı, sağalmak ya da sağaltmak amacıyla yapmak, yani onu “fayda”lı bir şeye dönüştürmek onun özüne ters düşer. “İyi” olmak başka, “güzel”in peşinden gitmek başka şeydir. Çok kişi yazarak iyileştiklerini söyler. Olabilir. Okumak, yazmak benim için sığınak oldu. Varoluşumu kurmanın yolu.

Günümüz edebiyat ortamına baktığınızda sosyal medya ve görünür olmaya dair ne düşünüyorsunuz?

Sanatçılar görülmek, fark edilmek isterler. Bu, işin doğasında var. Ancak görülmek için her türlü oyunu yapanlar için ne diyebilirim? Herkes kendi mizacına uygun hareket eder. Biz işimize bakalım.

Ve son olarak, tezgâhta ne var, diye sormak istiyorum.

Üç anlatı dosyam daha var farklı zamanlarda yazdığım. Üçü de yolculuk üzerine kurulu. Onları gözden geçiriyorum zaman zaman. Dergilerde yayımlanmış eleştiri yazılarımı bir araya getirdiğim dosyam var, yayınevinde bekleyen. İtalya gezimden (2026) sonra yazmaya başladığım anlatı üzerinde çalışıyorum şimdi. Asıl derdim anlatmak değil elbette. Yeni biçim yaratmak, dil ile doğru yönde oynamak, kurmacanın niteliğini artırmak derdindeyim.

 

Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir