Ertuğrul Kaya

DEĞİRMENCİNİN ZAMANI

Çınar ağaçlarının kapladığı vadiden gökyüzü güçlükle görünüyordu. Esintiyle sallanan ağaçların dev dalları, görünen küçük maviliği de tehdit ediyordu. Çınar ağaçlarının arasından akan küçük derenin üzerindeki su değirmeninin çarkı, değişmeyen bir ritimle dönüyordu.

Değirmenci, vadinin çevresindeki köylerden kış hazırlığında olan köylülerin getirdiği buğdayları, arpaları, yulafları öğütüyordu. Değirmencinin işleri baharın gelişiyle hızlanır, yaz sonu ise neredeyse dururdu. Değirmen, kışları değirmenden çok bir ev olarak kullanılırdı.

İnsanlığın en eski fabrikalarından biri olan değirmenler artık eskisi kadar popüler değildi. Market raflarında paketlenmiş çeşit çeşit unlar, her mevsim müşterilerin beğenisine hazırdı. Arazinin böylesi sarp olduğu yerlerde ise değirmenlerin o eski popülerliği kısmen devam ediyordu.

Vadinin içinden akan Deli Çay, adının aksine artık daha uysal akıyordu. Dere üzerinde kurulmuş hidroelektrik santrali yetmiyormuş gibi; her yaz sayıları artan alabalık tesisleri ve restoranlar Deli Çay’ın o eski çağıltısını, coşkusunu azaltmıştı. Bir zamanlar ancak katırlarla inilip çıkılan yollardan şimdilerde lüks otomobillerle tatilciler gelip gidiyordu. Bazen değirmene kadar gelip fotoğraf çektirenler oluyordu.

Değirmenci Devrim, büyük dedelerinden kalma bu su değirmenine çocukluğunun yaz tatillerinde, babasının ısrarı ile getirilirdi. Çırpı gibi kolları, bacaklarıyla babasına yardım ederdi. Sabahtan akşama kadar yüzü gözü un içinde, un çuvallarının ağızlarını açardı. Onun için, gökyüzünün mavisinin yeşille boğulduğu vadide zaman geçmek bilmezdi.

Babası, yetmişlerin sonunda üniversite olaylarına karışmış, tutuklanmaktan son anda kurtulup baba evine dönmüş, vadideki değirmene sığınmıştı. Gökyüzünün bile zor göründüğü değirmen, babası için bir kurtuluş olmuştu. Küçük Devrim içinse okul günlerinin iple çekildiği yeşil bir hapishaneydi. Devrim felsefeden mezun olduktan sonra, büyük bir yazar olabilmek için çok çaba göstermişti. Yayınevleri, yazdıklarının fazla felsefe içerdiğini söylemişler, yazdıklarını yayınlamaya yanaşmamışlardı. Onu en çok etkileyen yazar Franz Kafka’ydı. Dönüşüm’ü okuduktan sonra aldığı eğitimin de etkisiyle kent yaşamından büyük bir tiksinti duymuştu. Kendine göre birer başyapıt olabilecek eserlerine burun kıvıran yayıncılardan, caddelerdeki samimiyetsiz yığınlardan bir an önce kaçmak istiyordu.

Dededen kalma değirmenin, türlü sebeplerle kendinden uzaklaşanları yine türlü sebeplerle kendine döndüren tılsımlı bir yanı vardı sanki. Gökyüzünün ona hissettirdiği yarınlara dair bir umut kalmayınca, bu sefer gönüllü olarak gökyüzünün mavisinin vadinin yeşiline teslim olduğu değirmene dönmüştü. Devrim değirmende yaşamaya başladıktan sonra değirmenin eski havası değişmişti. Değirmenin farklı köşelerine kitaplarını yerleştirmişti. Kent yaşamının tozunu solumuş kitapları, şimdi değirmenin ununu soluyordu.

Devrim pratik bir insandı. Civar köylerden gelen köylülerin çuvallarını büyük bir titizlikle tasnif ediyor, çuvalları çocukluk günlerindekinin aksine tek başına sırtlayıp boşaltıyor, müşterilere dediği saatte un çuvallarını hazır ediyordu. Değirmene gelen yaşlıların “Sen Salih’in torunu musun?” diye başlayan zoraki sohbetlerine dahi büyük bir sabırla katlanıyordu.

Dev çember taşın ezdiği taneler, un olup tekneyi doldurana kadar o çoktan bir kitabı yarılamış oluyordu. Gözleri, değirmenin milinden çıkan ritmik sesle birlikte satırlardan kayıyordu. Deli Çay’ın çarktan taşan çağıltısı kulaklarını yıkarken, zihninin derinliklerinde satır satır ilerliyordu.

Değirmenin direkler üzerindeki ahşap balkonunda, bir hamak kurmuştu. Uzanmış kitabını okuyan değirmenci, civardaki restoranlardan gelen tatilcilerin şaşkınlıkla karışık hayranlıklarına sebep oluyordu. Hele ki, felsefe yapmaya değer bulduğu ziyaretçiler geldiğinde, Deli Çay’ın çağıltısıyla dönen çarkın sesine, çağları aşan fikirlerle felsefenin de sesi çarpıyordu. Her geçen yaz, değirmene gelen ziyaretçilerin sayısında gözle görünür bir artış vardı. Değirmenci Devrim’in felsefe sohbetleri, vadideki restoranlar kadar ilgi görüyordu.

Vadiye, bir zamanlar katırlarla inilip çıkılan yollardan; lüks otomobilleriyle şehir kaçkınları yine gelip gidiyordu. Bir tek değirmenci, gökyüzünün mavisi ve vadinin yeşili kendi savaşlarını sürdürürken, değirmenin dönüp duran çarkıyla vadideki zamanı öğütüyordu.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir