Aynur Türk

ON ÜÇÜNCÜ FİNCAN

Eylülün ikinci haftasıydı. Bir cuma sabahı saat 09.17’de, Şermin Ergin metalik gri otomobilin anahtarını toplantı masasının ortasına koydu ve “Tek anahtarı var” dedi. Servis defterinin 2016 tarihli teslim satırında “Anahtar adedi: 2” yazıyordu. İkinci anahtar kutusu mavi kalemle karalanmıştı. Gece silinen camlara sanayi tozu yeniden çökmüş; soluk ışık, otomobilin kaportasında el büyüklüğünde lekeler bırakmıştı. Dünkü toplantıya on iki kişi girmiş, masada on üç kirli fincan kalmıştı. Haluk Bey deftere değil fincanlara baktı.

Şermin kırk yedisindeydi. Masasındaki dosyalar; ruhsat, müşteri kaydı ve hesap işleri içindi. Kahve filtresi hiçbir dosyada geçmezdi. Filtre tıkandığında, müşteri sesini yükselttiğinde, birinin doğum günü yaklaştığında bakışlar aynı masaya dönerdi. Şermin’in sandalyesi her toplantıda iki kez gıcırdardı; otururken, fincanlar eksik denince yeniden kalkarken.

Küçük yemek bölümündeki çerçevenin camı, gerçek masayı fotoğraftaki üçgen masanın içine alıyordu. Otuz dokuz yerin önünde, on üç kirli fincan yüzüyordu. Altındaki küçük etikette The Dinner Party yazıyordu. Şermin bakışını hemen indirdi. Vedat kendi fincanını masanın ucuna itti.

“Müşteri gelmeden şunlar kalksa iyi olur.”

Şermin kalkmadı. “Aracı içeri alırken, sola dönüşten sonra direksiyon ortayı bulmadı” dedi. “Sıcak motorda, sağ tam turda destek kesiliyor.”

Serkan telefonundaki en ucuz lastiği iki parmağıyla büyüttü.

“Hava basıncıdır. Bu yaşta araba biraz naz yapar.”

Şermin, “Lastik değil. Direksiyon kolonunda işlem görmüş parça var” dedi. Haluk Bey satış dosyasını Vedat’a uzattı.

“Önce kahveler.”

Şermin on üçüncü fincanı gereğinden uzun tuttu. Kurumuş kahve, dibinde ince bir halka bırakmıştı. Öğle arasında aynı uyarıyı servis defterine geçirdi. Aynı cümle toplantı notunda Şermin Ergin imzasıyla duruyordu. Toplantı notunu kapattı. Servis kaydının altına kalemi kaldırmadan “Ş. Usta” yazdı.

“Bu kim?” diye sordu Haluk Bey.

Şermin defterin yağlı kapağını tırnağıyla kazıdı.

“Dışarıdan bakıyor. Eski araçları iyi bilir. Görünmeyi sevmez.”

Haluk Bey “Usta Bey’in numarasını sonra alırım” dedi. Şermin “Bey” sözüne dokunmadı.

Ş.Usta’nın şirketteki ilk işi, henüz görünmeden aracı ilandan çektirmek oldu. Ertesi sabah direksiyon altı açıldığında çıkma mafsalın sıkıştığı görüldü. Serkan pedal boşluğundan başını çıkarıp “Usta iyi yakalamış” dedi. Haluk Bey fincanını iki eliyle tuttu.

“Şermin Hanım, bunu dün niye böyle anlatmadın?”

“Böyle anlattım.”

Ş. Usta’nın adı dosyalardan iş takvimine geçti. Vedat vermek istemediği indirimi ona yükledi. Serkan pahalı parçayı onun önerdiğini söyledi. Sinirli müşterinin karşısında bu kez satış görevlisi oturdu. Ustanın cuma günü gelebileceği duyulunca Haluk Bey kendi fincanını yıkadı. Tezgâhtaki iki kirliye dokunmadı. Murat onu musluğun başında görünce “Patronum, eliniz de yatkınmış” dedi.

Kahveyi Murat hazırladı. Dört fincanlık suya altı kaşık koydu. İlk yudumda yüzler buruştu. Kimse ona bir şey demedi. Bir gün önce filtreyi Şermin değiştirmiş, şekeri almış, temiz fincanları dolaba dizmişti. Vedat’ın doğum günü de o haftaydı. Pastayı erkekler aldı. Kutunun üstünde ‘Veysel’ yazıyordu. Vedat iki dilim yedi, adını düzeltmedi.

Şermin takvimde perşembe öğleden sonralarının karşısına “Ş. Usta dosya görüşmesi” yazdı. O iki saatte telefonu çaldı, Şermin açmadı. Sandalyesinden kalkmadı. Hazır kahvesi ilk kez sıcakken bitti. Bir nota önce “Bir kez daha bakabilir miyiz?” yazdı. Altına ‘Ş. Usta’ imzasını atınca soruyu sildi, yerine “Bugün çıkmaz” yazdı. Haluk Bey pazarlığı kesti, Serkan parça listesini çıkardı.

Bir toplantı dağılırken Vedat dosyasını masada bıraktı. Şermin dosyayı arkasından götürmedi. Vedat kapıdan dönüp kendisi aldı. Şermin o sırada kalemini çantasına koyuyordu.

Bir cuma Şermin ustanın sabah yedide gelip aracı gördüğünü söyledi. Tek anahtar o sırada masasının kilitli çekmecesindeydi. Serkan, Şermin’in çekmeceyi açmadığını görmüştü. “Erken gelmesi iyi olmuş” dedi. Ertesi sabah Ş. Usta’nın raporu yetişsin diye dükkânın ışıklarını Şermin açtı.

Kısa sürede herkes Ş. Usta’yı kendine göre konuşturmaya başladı. Bir müşteri ekspertiz kâğıdındaki yağ terlemesini gösterip ustanın da aracı uygun bulup bulmadığını sordu. Şermin’in telefonu masada karanlıktı. “Uygun buldu” dedi. Müşteri yağ terlemesi yazan satırın üstünde başparmağını bir an tuttu. Kaparoyu gönderdi, ekranı Şermin’e çevirmeden telefonu cebine koydu.

Ertesi hafta defterde hatırlamadığı bir kayıt buldu.

“Sağ arka çocuk kilidi teslimden önce açılacak. Ş. Usta.”

Ş’nin alt çengeli Şermin’in yazdığı Ş’lerdeki kadar sola dönmüş, t’nin çizgisi de sonraki harfe değmişti.

“Bunu kim yazdı?”

Serkan satıra eğildi.

“Usta.”

“Anahtar bende.”

“Demek öbürü ondadır.”

Gülmedi. Vedat telefonuna döndü. Kimse “Öbürü kim?” demedi.

Şermin çevre yolu bağlantısına kadar sürdü. Direksiyon, sağ avucuna gecikmiş bir direnç verdi. Dikiz aynasını her düzelttiğinde aynada yüzünün başka bir bölümü görünüyordu. İş yerine dönünce anahtarı masaya bıraktı. Haluk Bey seslendiğinde onu alışkanlıkla sağ cebinde aradı. İlan için aracın geçmişini yazmak da ona kaldı. Defterde silinmiş adlar, eksik kilometreler, farklı renklerde kalem izleri vardı. Boşlukları torpidodan ve koltuk aralarından çıkanlarla doldurmaya başladı.

Cevdet 2016 yazında direksiyonu iki eliyle, başparmakları aynı hizada tutardı. Maaşı artmadan taksitleri başlamıştı. Düğmeyle çalışan yeni modelleri küçümser, kontak anahtarını avucunda saklardı. Telefonu çalınca camı kapatıp “Şeflik işi ne oldu” diye alçak sesle sorar, konuşma bitince camı yeniden açardı. Sol kapıdaki çiziği metalik gri kalemle örttü. Ağustos ışığı rötuşu bir gösterip bir siliyordu. Aracı, arka duvar gölgeye girince gösterdi. İki yıl sonra satışta direksiyon boşluğunu yolun eğimine bağladı. Yeni sahibi sokağın başına varmıştı ki Cevdet peşinden koşup torpidonun altından kararmış bir lira aldı.

“Uğur param.”

Fiyatı yeniden konuşmadı. Şermin bu sahnenin sonunu, devir formunun kenarındaki “Torpidodan çıkan bir lira sahibine verildi” notundan kurmuştu. A. Topçu’dan geriye silik bir hastane otopark kartıyla son iki hanesi okunmayan telefon numarası kalmıştı.

CD gözü müzik taşımayı bırakıp telefon tutucusuna ayak olduğunda araç Bülent’teydi. Sürücü koltuğunun solu çökmüş, teslimat fişlerindeki kolonya kokusu aylar içinde dezenfektanın altında kalmıştı. Bülent direksiyonu sol eliyle üstten tutar, sağ eliyle ekrandaki adresi büyütürdü. Hastane otoparkında motoru kapatmadan paketi bırakır, dönüşte açık radyonun sesini kısar, bir sonraki işin ücretini kontrol ederdi.

Direksiyon ağırlaşınca yenisi yerine çıkma mafsalı seçti. “Ne kadar gider?” dedi. Usta omzunu kaldırdı.

“Kullanıma bağlı.”

Bülent parayı katladı.

“Bizim patron da böyle. Gün vermez.”

Arızanın ayrıntıları yerine fişe “ayar yapıldı” yazdırdı. Bir akşam Bülent oğlunu kurstan alırken çocuk arka kapının koluna asıldı. Bülent kilidi anahtarın ucuyla çevirdi, yuva aşınınca geri açamadı. “Şimdilik böyle kalsın” deyip kapıyı dışarıdan açtı.

Şermin telefonda Ş. Usta’yı sorunca Bülent “Şakir miydi?” dedi. Karşı tarafta bir tabak tezgâha bırakıldı.

“İyi baktıysa parasını vermişizdir.”

Sesi uzaklaştı, sonra geri geldi.

“Arka kilit hâlâ kapalı mı?”

Şermin onun ağzına önce “Bir ay götürsün” cümlesini vermişti. Koltuk cebindeki fişte yalnızca “çıkma parça müşteri isteği” yazdığını görünce cümleyi çizdi.

Sevim ile Metin aracı Ankara’ya taşınacakları sabah teslim aldılar. Apartman girişindeki belediye şeridi bir ucundan çözülmüştü. Öğlene kadar eski evin anahtarını görevliye bırakmaları gerekiyordu. Kızları Ela arka koltukta, iki kez katlanmış battaniyenin üstünde uyuyordu. Elinde yarım poğaça vardı. Bagaja iki valiz, kutular ve sökülmüş yatak başlığı girdi. Demir ayaklı dikiş makinesi sehpası kaldırımda kaldı. Sevim makinenin başını kucağına aldı. Metin yakıt göstergesini sordu. Bülent “İlk istasyona girmeyin. Uygulamadan bakın, ilerideki ucuz” dedi.

Çocuk kilidi açılmayınca Sevim kızına baktı.

“İyi de ben içeride kalsam kapıyı kim açacak?”

Yolun yarısında direksiyona geçti, koltuğu Metin’in ölçüsünde bıraktı. Pedallara yetişmek için öne eğildi. Navigasyon yeni blokların arasında aynı dönüşü ikinci kez söyledi. Metin paspasın altından kayan eski Ankara haritasını ayağıyla geri itti. Kapılar açıldığında ıslak kumaş, plastik ve poğaça kokusu kaldırıma yayıldı.

Şermin önce “Ela poğaçasını bitirip uyudu” yazmıştı. Koltuğun altında kâğıda yapışmış sert parçayı bulunca “bitirip” sözcüğünü çizip yerine “elinde bırakıp” yazdı. Masurayı bulduktan sonra dikiş makinesini eklemişti. Sevim’e söylettiği sorunun yanına küçük bir soru işareti koydu. R. Keskin’den ise telefona gönderilen faturanın çıktısı, sağ ön koltukta derin bir iz, açılmayan bir karekod ve başka renkte yazılmış kilometre kaldı. Fatura kıvrıldığı yerden çatlamıştı.

Direksiyon arızasıyla çocuk kilidi aynı dosyada buluştu. “Ş. Usta ikisi giderilmeden onay vermiyor” dedi Şermin. “Ben de…”

Dosyayı kapattı. Haluk Bey toplamı görünce başını kaldırmadan kahve istedi. Şermin Murat’a baktı. Murat mutfağa gitti.

Şirket ay sonunda karşıdaki daha küçük yere taşındı. Döşemeciyle egzozcunun kapalı kepenkleri öğleden sonra soluk sarıya dönüyordu. Yeni dükkânda boya ve ıslak sıva kokusu vardı. Boyacı çerçeveyi duvardan indirip Şermin’e verdi. Şermin The Dinner Party yerleştirmesini gösteren çerçeveli fotoğrafı gri aracın arka koltuğuna, camı döşemeye bakacak biçimde koydu. Araç çukura girince cam emniyet kemerinin tokasına çarptı. İnce çatlak, üçgen masanın bir köşesinden ötekine uzandı.

Sağ arka kapıyı dışarıdan açtı. Çerçevenin karton arkalığı gevşemişti. Köşeyi doldurmak için ikiye katlanmış sarı bir servis fişi kullanılmıştı. Tarih 2016’ydı, şasi numarası gri aracınkiyle uyuşuyordu: “Sağ tam turda destek bir an kesik. Sıcak motorda tekrar dinle.” Altında Ş. U. vardı.

Ş’nin alt çengeli Şermin’in yazdığı Ş’ler gibi sola kıvrılıyordu. U ise Serkan’ınkiler kadar dardı. Şermin o yıl şirkette işe başlamıştı. Fişin kuru kenarını başparmağıyla yokladı. Bu cümleyi yazdığını hatırlamıyordu. Çerçevenin arkasına kimin koyduğunu da.

Haluk Bey fişin tarihine baktı, fincan kolisinin nereye konacağını sordu. Serkan “Demek ilk günden not düşülmüş” dedi. Şermin “Kim düşmüş” diye sorunca Serkan kâğıdı ona geri verdi.

“Altına iki harf koyan.”

Vedat ilan metninin sonuna “Ş. Usta’nın kontrolünden geçmiştir” yazdı. Şermin cümleyi çıkardı. Vedat dosyayı on dakika sonra telefondan açtığında cümle yeniden yerindeydi. Şermin yazmadığını söyledi. Vedat ekranı ona uzatmadı. Serkan mafsal kutusunun bandını tırnağıyla açmayı sürdürdü. Haluk Bey de o sırada fincan kolisini sayıyordu.

Mafsal değişti, çocuk kilidi açıldı. İlana kilometrenin doğrulanamadığı yazıldı. Fiyat düştü. Dilek Hanım sözleşmeyi okurken annesinin evini ay sonuna kadar boşaltmaları gerektiğini söyledi. Her rakamın altında parmağını bir an bekletti, kaparoyu iki karta böldü. Çatlak çerçeve gerçek masanın karşısındaki duvara dayanmıştı. Camında Şermin’in omzu, açık servis defteri ve ötekilerden uzakta duran fincanı görünüyordu. Öğleden sonra ışığı çatlakta kesiliyor, fincanın yalnız kulpu aydınlıkta kalıyordu.

Dilek Hanım direksiyonun neden onarıldığını sordu. Şermin çıkma parçayı, sıcak motordaki kesintiyi, açılmayan kilidi anlattı. Vedat iki kez öne eğildi, iki kez sustu.

“Ş. Usta son kez gördü mü?”

Şermin servis defterini ona çevirdi. Sayfaların arasından sarı fişin ucu çıktı.

“Gördüğü ne varsa burada.”

Dilek Hanım anahtarı alıp kapıya yöneldi. Şermin ceketinin sol cebindeki sertliği o zaman fark etti. İkinci anahtarı açık sözleşmenin üzerine bıraktı.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir