KARINCA PANSİYON / Zülal Asmalı Kunt
KARINCA PANSİYON
İnsanlardan pek azı ancak bir şiir dinlerken aynı anda karpuz yiyebilir. Karpuz yemek dikkat ister, hem de ne dikkat. Üzerine damlatmadan o ilk çatalı batırıp, ağzının kenarından sızacak damlaları da önceden kestirip tedbirli olmak gereklidir. Eğer sağ elini kullanarak yemek yiyorsan sol elinde, sol elinle yiyorsan da sağ elinde mutlaka bir peçete bulundurmalısın. Hadi ilk dilimi bitirdin diyelim kazasız bir şekilde. Sakın sevinme, karpuz lekeleri hep son dilimden gelir.
Anlayacağınız, karpuz yemek tek başına bu denli zorken, bir de yanında şiir dinlemek nasıl olur? Doğrusu, bilemiyorum. Bence insan ya şiirden geri kalır ya da karpuzdan. Aynı anda zor, çok zor.
Şinasi için o gece işte böyle zor bir geceydi. Hangisinden vazgeçseydi ki? Anasından mı? Yoksa Cavidan’dan mı? Biri kalbinin sağ yanıysa, diğeri sol yanıydı.
Ağustos ayının ilk perşembesi, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Şinasi ve annesi uykularının en derin yerindeyken, Mücella Hanım’ın konağının kapısı daha önce hiç olmadığı kadar sert bir şekilde yumruklanmaya başladı. Kapıdaki adamın konaktakilerle bir derdi olduğu öfkeli sözlerinden belliydi.
“Şinasi. Aç ulan şu kapıyı, serseri herif! Aç ulan. Aç da göstereceğim sana kimmiş Hikmet.”
Mücella Hanım geceliğinin üzerine siyah entarisini geçirip mavi oyalı yemenisiyle başını örttü. Aceleyle oğlunun odasına geçti.
“Şinasi, uyan oğlum, uyan! Vallahi evi başımıza yıkacak bu herif.”
Evlerini başlarına yıksalar da çok bir şey değişmezdi ya Şinasi için. Rahmetli pederi pek varlıklı bir ihtiyardı. Fatih’in yarısı onlarındı. Bu evden çıksa başka bir mahallede kendilerine yeni ev bulurlardı. Kendine tam gelememiş, uyku sarhoşu hâlde bir sordu Şinasi:
“Ne o, anacığım, harp mi çıktı yoksa?”
“Evin ortasında cephe kursalar, biraz uyuyup geleyim diyeceksin. Yok, evladım yok. Kimsenin seni cepheye çağıracağı da yok. Kapıda bir adam bağırıp duruyor, duymaz mısın? Haydi kalk!”
O an da kapıdaki adamın sesi daha çok yükseldi.
“Duymuyor musun beni Şinasi Efendi? Cesaretin varsa gel karşıma. Hadi in aşağıya, yoksa ben ne yapacağımı bilirim.”
Şinasi korkuyla yerinden fırladı. Üzerine çeki düzen verip parmakları titreyerek kapıyı açtı.
“Hayrola, efendi. Kimsin sen? Gecenin bu saatinde kapımıza dayandın. Bu ne cüret?”
Mücella Hanım da Şinasi kapıyı açarken, rahmetliden kalma kurusıkıyı eteğinin arkasına sıkıştırmıştı. Ne de olsa gecenin bu vaktinde gelen adamın niyeti hâl hatır sormak olmayacaktı. Ne olur ne olmazdı.
Şinasi de adamı tanımıyordu. Ancak adam öfkeden deliye dönmüş hâlde bağırıp çağırmaya, hakaretler etmeye devam ediyordu. Mücella Hanım da araya girdi.
“Ne oluyor efendi? Gecenin bu vaktinde ne bağırıp durursun mahalle ortasında?”
“Hanımanne, sen içeriye geç. Benim derdim oğlunla.”
Şinasi, olanlara bir anlam verememiş halde sordu:
“Neymiş benimle derdin yahu? Seni tanımıyorum bile. Bir yanlışlık olmasın?
“Daha ne olacak? Sen kimsin de benim kardeşime yan gözle bakarsın? Yaşatır mıyım ulan seni ben? Şimdi burada alsam canını, kim bana ne yapabilir?
O an anlamıştı Şinasi. Bu adam Cavidan’ın ağabeyi olmalıydı. Belli ki aralarındaki gönül meselesini artık öğrenmişti. Şinasi korku içinde bakarken Mücella Hanım araya girdi.
“Sen ne dersin be Efendi. Benim oğlumun ne işi olur senin kardeşinle. Hem siz de kimsiniz? Şinasi ay sonunda Şaziye kızım ile nişanlanacak. Belli ki sen yanlış bir Şinasi’ye geldin. Haydi, var git evine daha fazla olay çıkmadan.”
“Ne? Bir de başka biriyle mi nişanlanıyorsun. Ulan seni şerefsiz. Geberteceğim ulan seni” diyerek boynuna atladı Necati, Şinasi’nin. Mücella Hanım pek akıllı kadın. Baktı ki olaylar büyüyecek daha da. Hemen kalp krizi geçiriyormuş gibi fenalaştı. Kendini bağırarak yere atan Mücella Hanım’ı görünce Hikmet, kadıncağızın sebebi olurum korkusuyla hemen uzaklaştı. Şinasi de panikle “Anacığım, anacığım! Aç gözlerini, iyi misin?” diyerek salondaki komodinin üzerine kolonya aramaya koştu. Kadıncağız, Necati’nin evden uzaklaşması sonrası gözlerini açarak öfkeyle “Ah benim kas kafalı oğlum, ah eşek oğlum. Ne diyor bu herif! Söyledikleri doğru mu” diye sordu.
Mücella Hanım ellerini dizlerine vurup dövünürken başlarına gelen bu felaketin altında ezilmiş, oğluna öfkesinden deliye dönmüştü. Şinasi annesinin bulduğu kızla nişanlanmak istemiyordu. Sırf kaymakam kızı diye, sevmediği biriyle ömür geçer miydi? Ay sonu nişanı olacaktı. Şinasi ise aylardır birlikte gezdiği Cavidan’a “Vallahi anneme senden bahsedip o nişanı bozacağım. Sadece biraz zaman. Anam çok düşkündür, anlar halimden, hiç üzmez beni. O zaman gelip isteyeceğiz seni” diyerek oyalamıştı. Ancak en sonunda ağabeyi bu ilişkiyi öğrenmiş, şimdi ise bu şekilde annesi de Cavidan’ı öğrenmişti.
Annesinin sorusu üzerine Şinasi, Cavidan ile ilişkilerini inkâr etmedi. Onu anlayacağını düşündü.
“Sevemedim Şaziye’yi anacığım. Olmayınca olmuyor bu işler. Sana anlatacaktım ama üzülmeni istemedim. Alacağım Cavidan’ı. Madem olaylar bu kadar büyüdü, yarın Kaymakam’ın kızıyla konuşacağım. Haber salalım Cavidan’a. Haftaya gidelim, isteyelim kızı, he?”
“Sen ne dersin deli oğlum? Benim akılsız oğlum. Kaymakam kızının nişanı atılır mı? Ne derim ben şimdi el âleme? Neler söylerler hakkımızda. Nasıl çıkarız mahalleye. Olmaz vallahi olmaz. Bitti bu iş. Yarın ilk iş git Kaymakam Bey’in kapısına. O duymadan sen anlat olanları. Bir yanlışlık olmuş deyiver. Kapat konuyu. O kızı da unut gitsin. Nişanına bir ay kala… Ah benim aptal oğlum ah!”
“Ana bak! Sen benim canımsın. Üzmedim seni bu zamana dek. Ama yok ana. Bu kez olmaz. Ben Cavidan olmadan yaşayamam. Kaymakam da kimmiş hem? O da bir âdem. Usulünce bir şekilde kapatırım konuyu ben. Meraklanma.”
“Bak hele bak, usulünce kapatacakmış. Oğlum, usul bilsen bu işler gelmezdi başına. Çekil karşımdan. Bu konu burada kapandı. Unut o kızı.”
“Ana, olmaz o dediğin iş. Sen de razı olsan iyi edersin. Gelinin olacak Cavidan.”
“Eğer o kızı bırakmazsan, sana olan hakkımı haram ederim, bilesin. Yıkıl git karşımdan şimdi!”
Mücella Hanım öyle ağır konuşmuştu ki, Şinasi ne yapacağını şaşırmıştı. Başını çaresizce yere eğdi. Gözü yemek masasının altında, yere düşmüş ekmek parçasına ilişti. Sonra başını kaldırıp masa üzerindeki annesiyle olan fotoğraflarına baktı. Ne mesutlardı. Şinasi annesinin kendisinden vazgeçemez olduğunu düşünüyordu ve son hamlesini yaptı.
“O vakit beni de artık oğlun sayma. Cavidan ile nikâhlanıp gidiyorum buralardan. Daha da göremezsin yüzümü.”
“Git haydi git. Bak bakalım hazır para olmadan kaç gün dayanabiliyorsun?”
Şinasi annesinin ondan asla vazgeçmeyeceğini sanarak ettiği bu laf ile başını yakmıştı. Ancak söz ağızdan çıkmıştı bir kere. “Tamam, ana, hakkını helal et. Ben gidiyorum” diyerek odasına çıktı. Konağın ahşap merdivenleri titredi ayak vuruşlarından. Birkaç gömlek, birkaç pantolon alarak çıktı konağından.
O geceyi tanıdık bir dostunun evinde geçirdi. Sabah saatlerinde ise gizlice Cavidan’ın evine gidip ağabeyinin çıkışını bekledi. Ağabeyi evden çıkınca Cavidan’ın odasının penceresine küçük bir taş atarak aşağıda buluşmak istediğini işaret etti.
Cavidan odasının penceresini, bir hayli korkmuş halde araladı. Kendisini bekleyen Şinasi’yi görünce gizlice bahçeye indi. Annesinin mutfak işlerine dalmasını fırsat bilen Cavidan, Şinasi’yi görür görmez “Neden geldin, Şinasi! Var git artık kendi yoluna” diyerek, cevap vermesini beklemeden arkasını dönüp merdivenlere yöneldi.
Şinasi “Cavidan, sen ne dersin, güzel sevdiğim? Seni almaya geldim ben. Kaçalım, herkesten uzakta gidelim. Yeni bir hayat kuralım kendimize, haydi güzelim, haydi hazırlan” diye yalvarsa da Cavidan kararlıydı.
“Beni bunca ay oyalayan bir adama güvenmekle çok hata ettim. Ağabeyim dün gece çıldırmış gibiydi. Annem araya girmese, şu an ne haldeydim bilmiyorum. Şinasi, ağabeyim nerede olsak bulur bizi.”
Şinasi ne kadar ısrarcı olsa da, Cavidan hızla çıktı merdivenleri. Arkasına dahi bakmadı Şinasi ümitlenmesin diye. Şaşkındı Şinasi. Üzgün ve kırgındı. Artık evine dönemezdi. Annesi onu evden kovmaktan beter etmişti. Cavidan içindi bu vazgeçiş. Evinden, annesinden ve her şeyden. Oysa Cavidan ondan çoktan vazgeçmişti.
Hızlıca oradan uzaklaştı Şinasi. Ne yapacağını düşünüp bir karar verdi sonra. Bu şehirde kalsa Şaziye’nin babasıyla Cavidan’ın ağabeyi peşini bırakmazdı. Korkuyla çıktı oradan. Artık bu şehirden kaçma vakti dedi kendi kendine. Ama nereye? Düşündü, en yakın kaçış noktasının en iyi yer olduğuna kanaat getirdi. Memleketi… Memlekete gitmeyeli beş sene olmuştu ancak hala görüştüğü sayılı dostlarından Niyazi’den yardım isteyebilirdi. Hemen aradı.
“Niyazi nasılsın dostum?”
“Ooo, Şinasi. Dostum, sen yaşıyor muydun yahu? Biraz daha aramasan cenaze törenine beni davet etmeyi unuttular diye düşünecektim.”
“Ah be Niyazi. Bilmez gibi konuşma. İstanbul burası, yutar adamı. Babadan kalma işleri bırakıp gelemiyorum biliyorsun.”
“Hangi işleri dostum? Buralarda hazır para yiyor diyorlar senin için. Babadan kalma dükkânlardan birinin başına geçmişsin de batmak üzereyken Mücella Teyze yeğenine devretmiş dükkânı, toparlasın diye.”
“Ah şu el âlem yok mu? Şehirden uzakta, şehirden haber alırlar he? İşleri güçleri iftira, dedikodu, onu bunu çekiştirmek. Yalan yahu.”
“Öyle diyorsan öyledir, dostum. Eee, hayrola. Sen ne için aramıştın beni?”
“Dostum, kalacak bir yere ihtiyacım vardı. Ama bu durumdan hiç kimsenin haberi olmayacak. Annem dahi. Sana güvenebilir miyim? Biraz bozuştuk annemle. Ona bir ders vermek için birkaç ay evden uzaklaşacağım. Anlasın kıymetimi Mücella Hanım.”
“İlahi Şinasi, ne adamsın yahu. Çocuk musun sen?”
“Sen bana yardım edecek misin onu de hele. Yoksa başkaca dostlarımı ( sanki varmış gibi) arayacağım vallahi.”
“Tamam yahu, dur biraz. Fabrikadan bir arkadaşın Safranbolu tarafında bir pansiyonu var. Ne dersin. Yakışmaz senin gibi birine ama idare edersin biraz belki.”
“Olsun, tabii. Yalnız ücreti ay sonu ödeyeceğim. Beni biraz idare eder değil mi bu pansiyon sahibi.”
“Hallederiz dostum, tabii. Nasıl olsa varlıklı adamsın. Ödemeyecek, kaçacak değilsin ya canım.”
“Sadece bir iş bulana kadar. Malum annemin tek kuruşunu almadan çıktım evden.”
***
Şinasi doğruca arkadaşının bahsettiği pansiyona gitti. Niyeti hemen yerleşip vakit kaybetmeden iş aramaktı.
“Selamünaleyküm, efendim. Ben Şinasi. Niyazi bahsetmiştir. Birkaç ay konaklayacağım burada, sonra yoluma bakarım. Eşyaları bırakıp hemen çıksam?”
Pansiyon sahibi Cevdet Bey “Aleykümselam beyim. Niyazi demişti sizi. Nasıl uygun görürsen tabii” diyerek odasının anahtarını Şinasi’ye uzattı.
Şinasi o an iç geçirdi. Ah be Şinasi, koca konaktan düştüğün hale bak be. Odaya girdi, şöyle bir uzandı yatağına. Yatağın yayları bozuk olsa gerek. Gıcır gıcır gıcırdıyordu. Odada küçük bir televizyon ve mini bir buzdolabı vardı. Birkaç kanal dışında ise hiçbir kanal çekmiyordu. Lavaboya kalkan Şinasi, yatak ve lavabo arasındaki kısa geçitte, yerde yığınla karınca fark etti. Bir küçük kırıntı peşine düşmüş onlarca karınca. Üzerlerine basmamak için ayağını yana atıp geçti. Elini yüzünü yıkayıp hızlıca hazırlanıp çıktı. Aşağıya indiğinde pansiyon sahibini gördü.
“Cevdet Abi. Odamdan bir yığın karınca gördüm. Yazık, ezmekten çekindim. Rica etsem temizleseniz.”
“Tabii beyim. Hanımı gönderiyorum, sen rahat ol.”
Pansiyondan çıkıp yol boyu dizili ahşap konakların arasından geçerken, yan mahalledeki lokumcu dükkânından gelen mis gibi kokuya yönünü çevirdi. Girdiği dükkânda ilk önce selam verip sonra yardımcı eleman arayıp aramadıklarını sordu. Ancak eli boş döndü. Aynı yolu sanki oralara çok hâkim bir mahalle sakiniymiş gibi devam etti. Sokak başında bezelye ayıklayıp muhabbet eden hanımlar, az ileride kahvehanede çay içen beyler ve mahallenin haylaz veletlerinin oyunlarının arasından geçerken içlerinden biri bağırdı
“Elim sende!”
Ne hoş diye geçirdi içinden. Keşke tek derdim benimde bu olsaydı. Gün boyu Safranbolu sokaklarında gözüne kestirdiği bütün dükkânları dolaşmış ancak kimsenin iş vermeye niyeti olmadığını anlamıştı. Biraz hayal kırıklığı içinde biraz da yorgunluktan pestili çıkmış halde pansiyona döndü. Cevdet Bey girişteydi.
“Beyim hoş geldin. Benim hanım çıktı senin odaya bakındı. Ama karıncalar orada değildi.”
“Hadi ya, tamam. Gitmiş olmalılar” diyerek odasına çıktı Şinasi. Tam yatağa uzanacaktı ki, aynı yerde yine karıncaları gördü. Tekrar aşağı tekrar inmeye niyetlendiği anda içeriden bir ses geldi.
“ Hoş geldin Şinasi. Yorgun musun? Geç otur.”
Şinasi çok ürktü. Sesin geldiği yönü anlamaya çalıştı. Sonra başka bir ses duydu.
“Annesinin koca konağı yetmedi Şinasi’ye. Ee haklı adam. Rahatlık da nereye kadar? Rahat battı yemin ederim, değil mi koca çocuk!”
Nasıl olduğunu anlamadı Şinasi. Eğer aklımı kaybetmediysem şuan aşağıdaki karıncalar benimle konuşuyor diye düşündü. Kulaklarını kapattı ve kaçmak için kapıya yöneldi. Başka bir ses o an “Liseden beri pısırığın tekiydin. Bak Cavidan bile hemen bıraktı seni. Valla, anan desen hemen vazgeçti evladından. İyisi mi sen şimdi al şu yere düşen kırıntıyı. Biz de dağılalım. Biz dağılalım ama sen toparlan” dedi.
***
Şinasi annesiyle tartışırken Mücella Hanım’ın konağında, o gece yarısı gelen kapıyı açarken yere düşürdüğü ekmek kırıntısına üşüşen karıncaları fark etti Şinasi. Düşen lokmasını kaldırırken annesinin “Git, haydi git! Bak bakalım hazır para olmadan kaç gün dayanabiliyorsun” sözlerine şöyle cevap verdi.
“Anacığım, nereye gideceğim. Cavidan bir hataydı. Dediğin gibi ben halledeceğim. Dur şu nimeti kaldırayım da karıncalar üşüşmüş başına. Maazallah, yok yere ezilmesin hayvanlar!”
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
