Dilek Üstündağ

MOR ÇORAPLI KADIN

İş merkezinden girer girmez gözüm karşı duvardaki panoya takılıyor. İçinde eski sinema afişleri asılı; siyah beyaz bir Yeşilçam filmi, altın harflerle süslenmiş bir 80’ler komedisi ve Amerikalı bir yıldızın sadece yarısı görünen yüzü. Aralarına sıkıştırılmış, yıpranmış bir bilet dikkatimi çekiyor. Biletin üzerindeki yazıyı okuyabilmek için yaklaşıyorum.

“Kılıçoğlu Sineması – Salon 2, Saat: 19.00”

Gitmem gereken yer, aynı binanın üçüncü katı No: 310. Aralık duran kapıyı hafifçe ittirerek giriyorum, etrafta kimse yok. Bir muayenehaneye göre çok sessiz ortalık. Cam kenarındaki deri kaplı kırmızı koltuğa geçip oturuyorum. Bekleme salonuna açılan üç kapı var, hepsi kapalı. Böylesi sessizliği sevmem hiç. Hastane odasındaki yalnızlığımı hatırlarım. Uykuyla uyanıklık arasında geçen zamanlarımı.

Dışarısı kalabalık. Öğle saati tabii, yemek derdinde herkes. Porsuk’un karşısındaki küçük kafeyi biliyorum. Sandviçleri oldukça lezzetlidir. Üstelik ucuz hem de doyurucu. Pek çoğu sandviçlerini kafeden alır ama oturmak için Porsuk kenarındaki yeni nesil kahveciyi tercih eder. Selim de genelde öyle yapar. Ne tuhaf… Bense oranın rengârenk boyalı küçük tahta masalarını, sıcak ve samimi ortamını seviyorum.

Sanırım, şal desenli elbisesinin altına mor çorap giymiş şu kadın da seviyor orayı. Geldiğimde son lokmasını yemişti ama hâlâ oturuyor. Kalkmaya niyeti yok gibi.

Uzun siyah saçlarını sımsıkı atkuyruğu yapmış bir genç kadın, yanımda bitiverdi. Doktorun yardımcısı olmalı.

“Bir şey içmek ister misiniz?”

“Çay lütfen.”

Ardından ‘Biraz demli olsun’ diyecektim ki, lafımın sonunu beklemeden dönüp gitti.
Oturduğum yerde kıpırdandım huzursuzca. Gözlerim kadının hafif kamburlaşmış sırtına takılmışken ‘Biraz demli olsun’ diye tekrar edip tamamladım içimden. Bundan böyle hep içimden tamamlayacağım belki sözlerimi. O gün ne demişti Selim?

“Daha otuz beş yaşındayız. Seni ne kadar düşündüğümü görmüyor musun, bu inat niye?”

Susmuştum. İnat sözcüğünü düşünmeye başladım. Demek bilmediğim bir anlamı daha var. Yoksa kocam böyle davranmazdı. Necla da benzer şeyler söylemişti. En yakın arkadaşım. Ta ilk gençlik yıllarımdan. Elinde tuttuğu içi sünger dolu sutyeni takmak istemediğimde ısrarla söylenmişti.

“Kızım amma da inat ettin be! Herkes bunları takıyor, sen daha bol elbiseler giy, kamburunu çıkara çıkara yürü, e mi?”

Gülümsedim. O devam etti.

“Yok yok, o da yetmez, çelikten bir sutyen yaptır, içine sakla sen iyisi mi memelerini.”
Bu sefer dayanamayıp gülmüştüm ama o kapıyı çarpıp çıktı…

“Çayınız”

“Teşekkür ederim.”

Çayı sehpaya bırakıp gitti kadın. Ne biçim bir yer burası. Benden başka kimse yok. İçeriden de çıt çıkmıyor.

Çaya tek şeker atıp karıştırdım uzun uzun. Oysa şekersiz içerim. Olsun, kaşığın bardakta çıkardığı şıngırtı bekleme salonunun sessizliğini bozuyor ya.

Karşı duvarda Eskişehir’in sepya tonlarında eski bir fotoğrafı asılı. Çerçevenin köşeleri hafifçe aşınmış. Fotoğrafta Porsuk buz tutmuş; çocukların kimi kollarını yana açmış dengede durmaya çalışıyor kimi de düşe kalka kayma derdinde. Buzun üstünde ince çizgiler var; sanki o çizgiler camın yüzeyinden bekleme salonuna taşmış gibi.

Necla beş dakika sonra geri dönmüştü. Kapıdan yavaşça başını uzattı.

“İyice saçmalıyorsun kızım, yazık etme şunlara.”

Ben de elindeki sutyeni alıp takmıştım, sonra sarılmıştık. Selim de bulduğu doktorun web sayfasına bakarken fısıldamıştı.

“Yazık değil mi bize?”

O böyle mırıldanırken bilgisayara kaymıştı gözüm. Çeşit çeşit meme fotoğrafları vardı ekranda.

Hâlâ Porsuk kenarındaki küçük masada oturuyor mor çoraplı kadın. Acaba benim yerimde olsa ne yapardı? Anlayabilmek için uzun uzun inceliyorum onu. Ne kadar dingin. Yüzünü güneşe dönmüş çayını yudumlarken siyah uzun saçları pırıl pırıl parlıyor.

Yıllardır verdiğim savaşın sonunda, yaramla yaşamaya, acılarımı mutluluğa bağlamaya karar verdim. Böylesi bir duyguyu daha önce hissetmemiştim. Biraz nefeslenmek istiyorum. Olduğum gibi kalmak, böyle kabul görmek istiyorum.

Selim, kemikli elleriyle saçımı okşarken sohbeti döndürüp dolaştırıp aynı yere getirmişti.

“Sadece kendimi düşünüyormuşum gibi davranıyorsun sevgilim. Yapma böyle, üzülüyorum. Duyan da senin için kötü bir şey istiyorum zannedecek.”

Öyle ya, daha ne yapsın? Günlerdir internette araştırmadığı doktor, bakmadığı klinik kalmadı. En iyi doktoru, doğala en yakın memeyi bulmak için saatlerini, hatta günlerini harcadı kocam.
Doğallık önemli tabii.

“Şımarıklık ediyorsun Suzan. Bu imkânı bulamayan kaç kadın var ülkede biliyor musun?”

Bilmek istemiyorum. Sadece bu dertten kurtulduğuma sevinip, yaşantımıza kaldığımız yerden devam edelim istiyorum.

Muayenehanedeki kapalı kapılardan biri açıldı. Biraz önce çay getiren doktorun yardımcısı ya da bence öyle olan kadın yanıma geldi. Sesinin tınısından mahcubiyetini hissettim.

“Suzan Hanım, bugün Doktor Bey’in acil bir işi çıkmış. Kusura bakmayın lütfen. Sizi biraz daha bekleteceğiz.”

“Sorun değil, vaktim var.”

Oturduğum yerden etrafı izliyorum. Kafedeki kadına ikinci çay geldi. Bir yudum aldı. Ne zamandır bacaklarının dibinde yatan siyah köpeğe laf atıyor şimdi. Başını okşuyor usulca. Köpek bildiğin gülüyor.

Mevsim sonbahar, güneş fazla ısıtmıyor. Kadın deri montunun yakasını kaldırdı. Eteğini düzeltip, bacak bacak üstüne attı. Çorabının rengi ne kadar güzel. Kısa aralıklarla birkaç kez saatine baktı, ardından yüzünü Kılıçoğlu İş Merkezi’ne çevirdi. Huzurlu bir gülümseme yüzünde. Yoksa bana mı öyle geldi?

Muayenehanede hâlâ başka kimse yok. Selim haklı, bu imkânı bulamayan kadın çok belli ki. Kolumdaki saate göre, randevum geçeli on beş dakika olmuş.

Anadolu Üniversitesine gittiğim yıllarda olsaydık, uçar gibi çıkardık şimdi sınıftan. İçimizden biri mutlaka seslenirdi.

“Tamam on beş dakka doldu millet. Hoca gelmedi. Ders düştü. Kimse bize laf edemez. Kaçalım hemen.”

Selim uzanıp elimi tutardı.

“Haydi Suzan, çıkalım. Bakarsın hoca gelir, yakalanmayalım.”

Bazen dersten sonra Selim’le sinemaya giderdik. Dışarıdan bakınca sade, hatta eski moda bir yerdi Kılıçoğlu Sineması ama içeride ışık başka türlü yanardı. Bir keresinde, koltukların arasındaki boşlukta elimi tutmuştu, perdeye değil sadece birbirimize bakmıştık. Filmin adını hatırlamıyorum ama elimi tuttuğu sıcaklık hâlâ parmak uçlarımda. O sinema şimdi yok. Yerine yapılan bu iş merkezinin 310 numaralı dairesinde beklerken o karanlık salondaki ışığı özlüyorum.

Okul yıllarında olduğu gibi doktor gelmeden hemen kaçsam mı buradan? İki yıl boyunca gördüğüm doktor, çektiğim acı yetmedi mi? Hatta çektiğimiz acı. Bunca zaman boyunca Selim’i kara kara düşündüren şey neydi? Bu illetten kurtulup kurtulamayacağım mı, yoksa bundan sonra benimle nasıl sevişeceği mi? Haksızlık ediyorum galiba. Beni seviyor, biliyorum. Ama taburcu olduğum gün, elbisemi giyerken bana bakmayıp gözlerini pencereden dışarıya çevirdiği zaman, sevgi denen şeyin, evliliğimiz için yetmeyeceğini anladım. Belki o da anladı. O yüzden beni ikna etmek için günlerce uğraştı.

“Neden böyle yapıyorsun sevgilim, istemez misin her şey eskisi gibi olsun?”

Eskisi gibiyim zaten. Ben yine Suzan. Bankada çalışan, elbise giymeyi, çay içmeyi, sonbaharda güneşte oturmayı seven Suzan. Son yıllarda ölüme bir yaklaşıp bir uzaklaşan ama sonunda hayatta kalmayı başaran Suzan. Yaşadığım onca şey karşısında ondan benim gibi davranmasını mı bekliyorum? Öyle değil de aslında anlayış bekliyorum.

Yanıma yaklaşan kadın ilk defa gülümsüyor.

“Doktor Bey yoldaymış. Bir çay daha alır mısınız?”

“Olur.”

“Olur, al randevuyu ama yalnız gitmek istiyorum” demiştim, haftalardır yatakta sırtını dönüp yatan kocama. Bunu duyunca yüzü mutlulukla aydınlandı.

“Tamam sevgilim, nasıl istiyorsan. Oh nihayet. Tabii önce aklın karıştı. Gayet normal. Anlıyorum seni. Gör bak, her şey çok güzel olacak. Bu doktora ünlüler bile aboneymiş. Bakalım randevu bulabilecek miyiz?”

Nerede bu ünlüler? Hepsinin işi mi çıktı bugün? Gelen giden kimse yok. Sadece arada yanımda nasıl bittiğini anlamadığım o kadın var. Onun da tek bildiği “Bir şey içer misiniz” diye sormak.

Oldum olası açık havada otururken acıkırım ben. Yetmedi o sandviç bana.

“Pardon bakar mısınız? Bir sandviç daha alabilir miyim? Yanında çay. Demli olsun lütfen.”

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir