Sülbiye Yıldırım

DERS: EDEBİYAT, KONU: CİNAYET

“Yeryüzünde anlatılmayan hikâye kalmamıştır” denir ama her gün yüzlerce öykü yazılmaya, bir o kadarı da anlatılmaya devam eder. Jorge Luis Borges belki de bu sözden hareketle insanlığın bütün anlatılarının birbirinin yankısı olduğunu yineler sık sık. Joseph Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’yla bir monomit ortaya koyar. Yapıtında, şimdiye dek yazılan kahramanlık hikâyelerinde bu anlatı gramerinin kullanıldığı tezini kanıtlamaya çalışır. Bu yüzden de yeni bir hikâye yoktur, yeni bir anlatı biçimi vardır.

Çünkü insan deneyimleri sınırlıdır ve temel çatıyı bu sınırlı deneyimler oluşturur; aşk, kayıp, kıskançlık, ölüm, doğum, yalnızlık, ihanet, kısaca sosyal yaşam. Bu yüzden temel çatılar tekrar eder. Bu yüzden yeni hikâye yoktur, yeni anlatım biçimi vardır. Bu yüzden insanlık aynı birkaç büyük korkuyu ya da rüyayı yeniden yeniden anlatır. Unutmamalıdır ki her anlatan, hikâyeye kendi sesini bırakır.

Hikâyeyi yeni yapan olay değil, bakış açısıdır.

Bu anlamda edebiyat tarihinin iki dev yazarını ve onların yaratısı iki muhteşem cinayet hikâyesini anmadan geçmek olmaz. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve eşsiz romanı Suç ve Ceza, Edgar Allan Poe ve sarsıcı öyküsü Gammaz Yürek.

Her ikisi de öldürme ve öldürülmeyi anlatır. Her ikisi de edebiyat estetiği anlamında başyapıtlarıdır. Her ikisi de sadece okumakla kalınmayan, üzerinde durup düşünmeye zorlayan metinlerdir. Bu yapıtlarda yazarın ortaya attığı sorun hakkında, neredeyse iki yüz yıldır süregelen sorgulamalar, felsefi tartışmalar devam etmektedir. Her ikisi de, bu sorgulamalara daha ilk cümleden okuru da dâhil edip, onu etkin kılar.

Edebiyat tarihinin bu iki devi, farklı türde yarattıkları eserlerinde, cinayet eyleminden yola çıkarak insana bakarlar. Dostoyevski katil karakteriyle, toplumsaldan yola çıkarak bireyi sorgulatır. Poe ise bireyi dürtülerine indirgeyen, hastalıklı bir zihnin sanrılarından yola çıkarak yarattığı karakteriyle birey psikolojisine dair sorgulatmalar yaptırır, güvenilmez anlatıcısının peşinden sürükler okuru.

Her iki yazarın eserlerine konu olan hikâyede, ortada bir cinayet ve katillerini cinayete sürükleyen kendince geçerli nedenleri var. Her iki eserde de katil ve katilin vicdanı ana izlek olarak kurgulanmıştır. Her iki eserin kurgusu, ana izleği besleyen olaylarla okuru aktifleştirip peşinden sürüklemekte, canlı bir okuma edimi yaratmaktadır. Her iki eserde de katillerle vicdanları arasındaki hesaplaşmalar çok çarpıcıdır.

Vicdan, insanın kendine derinlikli dönüşüdür. Kendimizi fark etmemizi sağlayan, kendi içimizdeki uyumun bilincidir.

Erich Fromm’un dediği gibi:

“Vicdanımızı dinleyebilmek için kendi kendimizi dinlemeye gücümüzün yetmesi gerekir. İnsanın kendini dinlemesi güçtür. Çünkü bu sanat, modern insanda pek ender rastlanan bir yeteneği, kendi kendisiyle yalnız kalabilme yeteneğini gerektirir. İnsanın kendi kendini dinlemesi çok güçtür.”

Her iki öyküde de ana karakterler Fromm’un işaret ettiği vicdan belirlemesine uygun davranırlar. Kendileriyle yüzleşme cesareti göstererek, hareketlerinin sorumluluğunu alırlar, cezalarını çekmeye razı olurlar.

Katillerimizden biri Suç ve Ceza romanının ana karakteri Raskolnikov’dur. Ataol Behramoğlu roman üstüne yazdığı bir denemesinde katilimizin isminin hiç de tesadüf olmadığını düşünmektedir:

“Rusça ‘raskolot’ fiili, günlük konuşma dilinde parçalara ayırmak, birliği bozmak, bir çevrede görüş ayrılığı yaratmak gibi anlamlara geliyor. Bu fiil suç işlemiş birini konuşmaya zorlamak anlamına geliyor.”[1]

Behramoğlu bunları derken ileri sürdüğü sava getirdiği açıklama oldukça ikna edici. Çünkü roman boyunca Raskolnikov’un dünyasına girip, onun birçok değişik, hatta birbirine zıt görüşü içinde barındıran iç hesaplaşmalarına tanık oluruz. Romanın sonunda da adına yakışır eylemi gösteren karakterimiz içsel baskısının zorlamasına dayanamayarak konuşur, suçunu itiraf eder.

Yazar olmanın ötesinde bir düşün ve eylem insanı olan Dostoyevski’nin yarattığı karakterlerine, onların kişiliklerine ve dönemin toplumsal olaylarına uygun isimler seçtiği, romanlarının da dönemin toplumsal olaylarının yansıttığı bir gerçektir.

Çağına, toplumuna ve bunların bütünün kapsayan sorunlara duyarlı bir sanatçı olarak, yazdığı Suç ve Ceza romanı da, konusu ve kurgusuyla derin toplumsal çözümlemenin yapıldığı bir edebiyat eseridir. Edward Hallet Carr’ın Dostoyevski isimli incelemesinde yazdıkları adeta bu gerçeği dile getirir:

Suç ve Ceza’nın yazıldığı yıllarda Moskova’da bir öğrenci, bir tefeciyi Raskolnikov’unkine benzer dürtülerle öldürmüştü.”[2]

Bu anlamda elbette Dostoyevski’yi gününün toplumsallığından ayrı düşünmek mümkün değildir.

1866 yılında yazılan romanın tarihsel arka planına baktığımızda dünya genelinde büyük dönüşümlerin meydana geldiği çağa tanıklık ederiz. Sanayi devriminin ortaya çıkardığı yeni ekonomik ve sosyal ilişkiler, ekonomik ve toplumsal anlamda yepyeni bir dünyanın ipuçlarıdır. Rus İmparatorluğu da dünyayla birlikte bu değişim ve dönüşümü bütün şiddetiyle yaşamakta, yaşamın her alanını kapsayan modernleşme hareketlerine sahne olmaktadır. Ayrıca, aynı dönemde serfliği kaldırması da büyük toplumsal değişimleri hızlandıran olgulardan biridir. Köylüler ucuz emek olarak şehirlere yığılmaya başlamış, yoksulluk ve sefalet toplumun çok büyük kesimine hâkim olmuştur. Toplum keskin sınıfsal aykırılıklar yaşamaktadır. Yoksulluk ahlaki çöküntüyü yaratmış, hukuksuzluk, “güçlünün adaleti” toplumsal çözülmeyi ve çürümeyi derinleştirmiştir. Suç ve Ceza işte bu kargaşa ortamının romanıdır.

Ana karakterimiz Raskolnikov, zamanın bütün sıkıntılarını, acılarını yaşayan, yoksul bir hukuk öğrencisidir. Döneme damgasını vurmuş, görenin hayran kaldığı gösterişli, modern Petersburg’un görünmeyen yüzünde, tozlu yolların, pis evlerin, seyyar satıcıların, meyhanelerin yer aldığı, yoksul bölgesinde yaşamaktadır. Sürekli çevresindeki yoksul insanları gözlemler, gördüklerini okuyup öğrendiği kuramlarla karşılaştırır. Onların yaşam biçimleriyle, refah içinde her türlü hareket serbestisine sahip zengin sınıfların yaşam biçimleri arasında karşılaştırmalar yapar. Vardığı sonuç hiç de umutvar değildir. Bırakın insani yaşam biçimini, işledikleri suçun cezalandırılmasında bile ne toplumsal kurallar, ne de hukuk, sınıflar arasında eşit olarak işlememektedir.

Yoksullar için büyük suç sayılan davranışlar, zenginler tarafından işlendiğinde görmezden gelinir. Üstelik yalnız kendisinin değil, bu düzen içindeki binlerce insanın yazgılarının kaçınılmaz olarak yoksulluk, hastalık, erken ölüm olduğunu görür. İçinde yaşadığı toplumsal eşitsizlikler üzerine düşünürken, tarihsel kişiliklerin toplumsal mücadelelerdeki rollerini de gözden geçirir ve insanların iki grup olduğuna karar verir. Her hakka sahip olağanüstü insanlar ve sıradan insanlar.

Olağanüstü insanlar dünyayı değiştirecek yetkinliğe ve cesarete sahip olduklarından, sıradan insanlara uygulanan yasalar, ahlak kuralları onlar için geçerli değildir.

Tarih boyunca geniş yığınlar her türlü eşitsizliğe, haksızlığa boyun eğerken, Napolyon, Muhammed gibi olağanüstü insanlar her türlü toplumsal kuralı çiğneyerek tarihin gidişini değiştirmişlerdir. Üstelik dönemlerinde suçlanıp lanetlenen bu insanlar zaman içinde büyük kurtarıcılar olarak kabul edilmişlerdir. Görür ki “İktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir.” (sf.335)* Vardığı hüküm hiç de yanlış değildir. Çünkü Napolyon ya da diğer olağanüstü insanlar, döktükleri kanlar pahasına iktidarı eğilip almışlardır. O zaman kendisi de neden o olağanüstü insanlardan birisi olmasın diye düşünür Raskolnikov.

Kendi kendine sorar:

“Ben de herkes gibi bir bit miydim, yoksa bir insan mı? Önüme çıkan engeli aşabilir miydim, aşamaz mıydım? Eğilip iktidarı yerden almaya cesaret edebilecek miydim, edemeyecek miydim? Titreyen bir yaratık mıydım, yoksa hakları olan biri mi?” (sf.336)* 

Kalabalıklar gibi, “bit” olmaktansa, milyonlarca insanın kanını döken “Napolyon” gibi olağanüstü insan olmaya, insanların sefilliğinden yararlanıp onların mahvına sebep olanlardan toplumu temizlemeye soyunur. Eyleme geçer, cinayet işler. İnsanları sömürerek geçinen yaşlı bir tefeci kadını ve onun kız kardeşini öldürür. Bundan sonrasında ise artık kendi kendisiyle dayanılmaz hesaplaşmalara girdiği bir sürece mahkûm olur. İşlediği cinayet midir yoksa toplum yararına bir eylem midir? Yaptığının Napolyon’un yaptığından farkı nedir?

Roman bundan sonrasında Raskolnikov’un kendi iç çatışmalarıyla, ahlaksal felsefe tartışmasına dönüşür. Dostoyevski, sadece Raskolnikov’u değil, okuru da içinden çıkılmaz sorgulamalarla huzursuz eder. Cinayet, suç, iktidar ilişkisini sorgulatır. Yeni dönemin toplumda yarattığı çürümeyi, yozlaşmayı ortadan kaldırmaya çalışan, olumsuzluk yaratan yeni ahlaki değerleri çiğnemek hakkına sahip olmak isteyen, zararlı bir kişiyi ortadan kaldırma hakkını kendinde gören biri olarak Napolyon olabilecek midir?

Seneca vicdanı, eylemlerimizi ahlaksal niteliklere göre suçlayan ya da savunan içsel ses olarak tanımlar.

Bu tanımdan yola çıkarak Raskolnikov yeni düzenin dayattığı ahlaki kuralları çiğnemek istemiş ama ortaya çıkan sonucun ağırlığında, içsel sesinin suçlamalarına dayanamamıştır. Ama asıl önemli olansa, tefeciyi öldürmenin sorunu çözmek yerine, daha da karmaşık hale getirdiğinin ayırdına varmıştır. Bu önemli belirlenimdir. Toplumu parçalayan, kendi yeni ahlak kuralları dayatan yeni sistemde, tefeci kadın da bir kurbandır çünkü. Çünkü yeni düzen insanla birlikte, topyekûn toplumu ahlaksızlaştırmaktadır. Çünkü sınıflı toplum insan doğasına aykırıdır, suçu, suç işlemeye meyli içinde taşır. İnsanı mutsuz, karamsar ve kaygılı kılar. Bu anlamda Dostoyevski Suç ve Ceza romanında kapitalizmin yarattığı toplum yapısını, yarattığı yeni ahlaksallığı tartışmış, okura da tartıştırmış, kapitalizm var olduğu müddetçe de kapitalist ahlaksallığı tartışmanın süreceğini göstermiştir. O yüzden hâlâ günceldir.

Bir ideal uğruna cinayet işleyen Raskolnikov’dan sonra, Poe’nun isimsiz katiline baktığımızda ise cinayet işleme amacını tartışacağımız, düşüncelerine olumlu ya da olumsuz dâhil olacağımız, davranışlarını sorgulayacağımız ya da yargılayacağımız bir katil yoktur karşımızda.

Karşımızda psikolojisine odaklanarak, onu cinayete sürükleyen nedeni çözmeye çalıştığımız bir katil vardır. Okur, cinayete tanıklık ederken aynı zamanda da katilin eylem sırasındaki duygu ve düşüncelerini anlamaya çalışırken bulur kendini.

Katilin hikâye boyunca okuru deli olmadığına inandırmaya çalışması, aslında kendisiyle vicdanı arasındaki tartışmaya tanıklıktır. Anlatı biçimi, gotik atmosferi, psikolojik sorunlarının yönlendiriciliğinde hareket ederek cinayet işleyen bir karakterin kısacık öyküsünü okurken, Poe’nun yarattığı karakterin ve öykü evreninin canlılığında, öykünün ritmik yürek seslerini duyarsınız bütün gerçekliğiyle.

“Doğru! Sinirliydim ve hâlâ sinirliyim; ama deli olduğumu nereden çıkarıyorsunuz? Hastalık duyularımı keskinleştirmişti, yok etmemişti. En çok da işitme duyum güçlenmişti. Yerdeki ve gökteki her şeyi işittim. Cehennemdekileri de. İşte bu yüzden deli diyemezsiniz bana! Dinleyin! Dinleyin de olup biteni serinkanlılıkla ve aklıselim bir tavırla anlatabileceğimi görün.”** (sf.5)

Bu satırlarla başlayan öyküde, cinayet işlediği halde suçsuzluğuna değil, deli olmadığına okuru ikna etmeye çalışan bir karakterle karşı karşıyasınızdır. Deli olmadığına inandırmak için cinayeti ne kadar akıllıca işlediğini anbean anlatmaya başlar.

Daha ilk cümlelerde katiline yakışır tuhaf, tekinsiz atmosferde başlar öykü. Her adımı merakla izlenen bir cinayete doğru katille birlikte yol alan okur, bu tekinsiz, güvenilmez karakterle baş başa, onun normal bir insan olmadığını bile bile, sanrılarının yansıması olan anlatısını dinlemeye gönüllü, üstelik anlattıklarını hiç yadırgamadan öykünün içindedir artık. İsimsiz katilin gözlerini gözlerinde hissederek soluksuz seyreder onu. Öyle bir an gelir ki anlatımın sahiciliğine kapılıp yatağında yatan, gözlerinden biri akbaba gözüne benzeyen, üzerine bir tabaka inmiş soluk mavi gözlü yaşlı adamı, katilin bir an önce öldürmesini ister. Çünkü öykünün kendi içindeki matematiksel uyumunun yarattığı ritmik döngüde, katilin davranışlarıyla, ihtiyar adamın, gecenin korkutucu sessizliğinde duyulan dayanılmaz yürek çarpıntılarının yarattığı gürültü, okurun kulağında asap bozucu bir şekilde yankılanır. O yürek; öldükten sonra bile, katilimizin onu döşemenin altına sakladığı yerden atmaya devam eder, hiç susmaz, katille birlikte okuru da huzursuz eder.

Poe’nun anlatıdaki ustalığıyla, yarattığı karakterin sahiciliğine okuru inandırması olağanüstüdür.

Bence anlatıdaki ben dilinin ikna ediciliği, bir insanı öldürmeye neden olmayacak önemsiz bir ayrıntıyı büyük bir nedene dönüştürmekte de inandırıcılık kazandırmaktadır. Katil karakterimizin, okuru deli olmadığına inandırma çabaları boşa çıkar. Vicdanı ile şizofrenik ruh hali arasında sıkışan katilimiz, maktulün kalp seslerinin kulaklarına yaptığı baskıya dayanamaz cinayeti işlediğini itiraf eder. Duyduğu gammaz yüreğin sesi değil, suçluluk duygusudur.

Raskolnikov’un baltasından damlayan kanı, vicdanın sesine dönüştüren susmayan gammaz yürekler insanlık miraslarıdır.

Yüzyıllar ötesinden gelmişler, yüzyıllar sonrasına yollarına devam ederler. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve Edgar Allan Poe da, edebiyatın önemli kilometre taşları olarak, sapasağlam durmaya devam edeceklerdir. Her ne kadar bugün aşılamamış olsalar da, kalemi kuvvetli yazarlarımızın varlığı bir gerçektir. Çağa tanıklık edenler arasından, bugünlerde işlenen cinayetleri de aktaracak, suçluları ifşa edecek edebiyat eserlerinin doğacağına dair inancı canlandırmak isteğiyle bu denemeyi yazdım.

*Fyodor Dostoyevski, Suç Ve Ceza, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2006, 1.Basım

**Edgar Allan Poe, Seçme Öyküler, Epsilon Yayıncılık

[1]https://www.romankahramanlari.com/raskolnikov-adinin-kokeni-uzerine/

[2] Edward Hallett Carr Dostoyevski

 

Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir