Nail Aliyev

MODERN ŞİİRDE “PİRUS YENİLGİSİ”

ALPER TUNÇYÜREK’İN WATERLOO’DA BİR AKŞAM ŞİİRİNE ŞERH DENEMESİ

Türk edebiyatı Türkiye sınırlarına sığamıyor. Diaspora edebiyatına baktığımda bunu çok net görebiliyorum. Özellikle diasporadaki Türk şiiri üzerine konuşmamız gerekiyor.

Bu edebiyatı temsil eden “Telve” dergisini mümkün mertebe sıkı takip etmeye çalışıyorum ve her sayıda elim istemsizce ilk şiir bölümüne gidiyor. Bir isim var ki “Acaba bu sayıda nasıl şiir yazmış?” diye merak etmeden duramıyorum.

Belki çok iddialı olacak ama Alper Tunçyürek ismi Türk şiirinin geleceği için ziyadesiyle “stratejik” bir kalem. Stratejik çünkü zaten birçok farklı katmanı kendinde barındıran şiir türünde marjinal eserler üreterek onu hem “idea” hem de teknik açıdan daha da katmana “boğuyor.” Biliyorum, bunlar ciddi argümanlar. Somut bir örnek üzerinden ilerlemem lazım. Yazıya başlığı veren ve “Telve” dergisinin 19. sayısında yayınlanan Waterloo’da Bir Akşam şiiri bu açıdan birebir. Hem teknik hem de hikâye bağlamında “kompakt” bir şiir. Bir futbol terimiyle ifade etmem gerekirse “box-to-box” bir şiir.

Waterloo Savaşı Napolyon Bonapart’ı gerçek anlamda bitiren bir yenilgiydi. Nitekim Elba Adası’ndaki sürgününden kurtularak yeniden bir savaşa giren Napolyon bu savaşta hem İngilizleri hem de Prusyalıları alt etmeye çalışsa da başaramamış, büyük bir hüsrana uğratılarak klişe bir ifadeyle “tarihin tozlu sayfalarına gömülmüştür.” Fakat Tunçyürek’in Napolyon’u yenilse de bu yenilgiyi yeniden yaşamaya başlamanın anahtarı olarak görmektedir. Şiirin ilk mısraında yaşamayı sert bir tezatla açıklıyor:

Bir idam sehpasının yapıldığı ağaca konan kuşların şarkılarına eşlik etmek demekti, yaşamak.

Şiirin Napolyonu idam sehpasında son demlerini yaşasa bile o sehpanın yapıldığı ağaca konan kuşların sesine eşlik etmeyi bırakmıyor. Tıpkı Tarihin Napolyonunun yenileceğini bile bile savaşa girmesi gibi. Hemen ardından Tunçyürek ekliyor:

Yaşamak, mağlup olsak da galibiyet demek değil miydi?

Öyleyse yaşasın yenilgilerin mayhoş tadı

Yaşasın unutulsa da yürümekte ısrarcı olanın adı

Tunçyürek’in Napolyon’u, yaşamayı mağlubiyetten doğan galibiyet olarak görüyor. Tersten Pirus Zaferi misali. Ya da Pirus Yenilgisi mi demeli? Çünkü bu yenilginin mayhoş bir tadı bulunmakta. Kaybederken kazanma mayhoşluğu. Bu tat ise sadece bir gün unutulsa da yürümekte ısrarcı olanların dillerinde vardır.

Bugün hâlen daha hatırlansa da Tarihin Napolyonu unutulmak korkusuyla yürümekte, savaşmakta ısrarcı olmuştur. Kendini Fransa’yla özdeşleştirmiş, âdeta etten kemikten bir ülke hâletiruhiyesine girmiştir.

Şiirin Napolyonuysa evrensel bir figürü temsil etmektedir. Onun unutulmak gibi bir korkusu yoktur. Şair, şiirin devamında bu evrenselliği giyotinin gölgesinde serinleyen herkesin timsalinde ifade ediyor:

Yaşasın o giyotinin gölgesinde serinleyen

Yaşasın tüm ırksız endişeler

Yaşasın ana dilinde ümit edenler

Irksız endişeler ve ana dilinde ümit edenler… Şair; geçmiş, şimdi ve gelecek üçlü sarmalında ırk ve dil dayatmalarını yaşamanın haykırışıyla yenmeye çalışıyor. Ya da belki de şairin hiç böyle derdi yok. Çünkü ırksız endişeler ve ana dilinde ümit edenler zaten mağlup olmuş ve bu yenilgiye rağmen hâlen daha yaşıyorlarsa galibiyeti elde etmişler demektir.

Onlar mağlup diyelim. Peki kazananı var mıdır bu savaşın? Tunçyürek’e göre yoktur:

İlk insan da denedi, ben de denedim

İki bin beş yüz yaşındayım sanki

İkinci fasıla geçerken şair bir “Napolyon mahcubiyeti”nden bahsetmektedir:

Bir Napolyon mahcubiyeti içimde

Yansam da ayrılmaz bir sevdanın mahcubiyeti

Mahcubiyet… Aslında bu kelime şiir için; yaşamak, yenilmek, galibiyet gibi kelimelerle aynı değere sahip. Hatta hepsini kendinde birleştiren heterojen poetik bir yapı. Burada yine Şiirin Napolyonuyla Tarihin Napolyonu arasında paralellik kuruluyor. Zira Tarihin Napolyonu yanmayı yani ağır bir yenilgiyi göze alarak savaşa girdi. Onu savaşa götüren, ayrılmaz bir sevdanın, Fransa olmanın mahcubiyetiydi.

Tunçyürekse Napolyon mahcubiyetini yine evrensellik motifiyle düğümlüyor. Onu, “ilklere” dayanarak Tarihin Napolyonu timsalinde Şiirin Napolyonuna dönüştürüyor:

İlk uykusu dünyanın

İlk savaşı

İlk sevdası

İlk yenilgisi

Dünyanın ilk uykusu. İlk savaşı. İlk sevdası. İlk yenilgisi… Bütün bu sıralanan ilkler şiirin devamında yine yenilgi-zafer antogonizmasına eviriliyor. Bu evrim kendisini Tabut taşırken de gülebilmenin endişesi’nde buluyor. Tarihin Napolyonu o tabuta kendisini sığdırdı. Tarihe gömülüp bütün hırslarını da yanına aldı ve Fransa’yı kaybetse de en azından ona erişebilme ihtimalinin “tarifsiz endişesi”nden kendini mahrum etmedi.

Kaybetsek bile kazanmanın hâkimiyeti

Zaman zaman toprak da çatlıyor

Büyür göğsümde, tüter peygamber çiçekleri

Tarihin Napolyonu kuru bir tahta parçası içinde toprağa gömülse de şaire göre Şiirin Napolyonu olan insan, kaybettiği anda bile kazanmanın hâkimiyetine sahip olduğu için üstüne atılan toprak zaman zaman çatlıyor.

Ve son mısra:

“Büyür göğsümde, tüter peygamber çiçekleri”

Peygamber çiçeği, birçok kültürde umudu ve sadakati simgelemektedir. Tıpkı Şiirin Napolyonunun yaşama olan umudunu ve kaybederken kazanmaya olan sadakatini temsil ettiği gibi. Ayrıca şu açıdan da önemli bir detaydır: Bilimsel adıyla “centaurea cyanus” yani peygamber çiçeği Fransa’da savaş gazilerini anmak için kullanılmaktadır.

Tarihin Napolyonu için Waterloo’da kaybettiği savaşın anısına peygamber çiçeği tasvir edilebilir. I. Wellington Dükü’ne ve Prusya’ya karşı savaşmış, yenilmiş ve göğsündeki peygamber çiçeğiyle 1821 yılına kadar bir savaş gazisi olarak yaşamıştır. Fakat Şiirin Napolyonu insan; ilk insandan beri savaşmakta, savaşırken kaybetmekte, kaybederken kazanmakta, kazanırken de üzerine atılan toprak ne kadar ağır olsa da zaman zaman çatlamaktadır. Çatlayan bu toprak kaybederken kazanmayı, “Pirus Yenilgisi”ni temsil etmektedir.

WATERLOO’DA BİR AKŞAM

Bir idam sehpasının yapıldığı ağaca konan kuşların şarkılarına eşlik etmek demekti, yaşamak.

Yaşamak, mağlup olsak da galibiyet demek değil miydi?

Öyleyse yaşasın yenilgilerin mayhoş tadı

Yaşasın unutulsa da yürümekte ısrarcı olanın adı

Yaşasın o giyotinin gölgesinde serinleyen

Yaşasın tüm ırksız endişeler

Yaşasın ana dilinde ümit edenler

İlk insan da denedi, ben de denedim

İki bin beş yüz yaşındayım sanki

 

Bir Napolyon mahcubiyeti içimde

Yansam da ayrılmaz bir sevdanın mahcubiyeti

İlk uykusu dünyanın

İlk savaşı

İlk sevdası

İlk yenilgisi

Tabut taşırken de gülebilmenin endişesi

Kaybetsek bile kazanmanın hâkimiyeti

Zaman zaman toprak da çatlıyor

Büyür göğsümde, tüter peygamber çiçekleri

 

Alper Tunçyürek

 

Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir