Ahmet Haşim Güler

KENDİ ROMANIMLA YÜZLEŞMEK

Bir romanın son noktasını koyduğumda, anlattığım insanlarla aramdaki hesabın da kapanacağını düşünmek isterim. Oysa kitap yayımlanıp kendi yoluna çıktığında geride kalan yalnızca yazmanın yorgunluğu değildir; bazı karakterlerin yeterince duyulmamış sesleri, bazı sahnelerin başka türlü kurulabileceği düşüncesi ve yazarken sormaya cesaret edemediğim sorular da benimle kalır.

Kırık Mızrak’a bugün yeniden baktığımda, onu ortaya çıkaran niyetlerimle sayfalarda gerçekten karşılık bulan şeylerin her zaman birbirini tamamlamadığını görüyorum. Yazarı olmak, bir metnin neden o şekilde kurulduğunu açıklama imkânı verir; fakat açıklamanın eksikliği gidermeye yetmediği yerde, insanın kendi cümlelerinin karşısında durup onları dinlemesi gerekir. Bu yazıda yapmak istediğim de romanıma sonradan bir anlam yüklemekten çok, anlattıklarımla anlatamadıklarım arasındaki mesafeye bakmak ve o mesafede kendi payımı aramak.

İnsan kendi eksiklerinin nerede başladığını çoğu zaman başkalarından önce sezer, fakat onları bilmekle açıkça kabul etmek arasında, kendisini korumak için biriktirdiği gerekçeler bulunur. Yazdığım bir metne geri dönerken beni zorlayan da kusurlarını görmekten çok, o kusurların karşısında niyetlerime sığınmadan durabilmek, anlatmak istediğim şeyin değerini anlatabildiğim şeyin yeterliliğiyle karıştırmamaktır. Kendi cümlelerime duyduğum bağlılık, onların eksiklerini görmeme engel olduğunda, başkalarının eserlerine yönelttiğim dikkati kendi yazımdan esirgemiş olurum, oysa yazarlığın sorumluluğu benim için biraz da insanın emek verdiği metne, onu savunma ihtiyacını bir süre susturarak bakabilmesinde başlar.

Aşk üzerine bütünüyle yeni bir hikâye anlattığımı ileri süremem, çünkü birbirine yönelen insanların, o yönelişin dışında kalanların, verilen sözlerin ve bozulan dengelerin edebiyatta benden çok önce başlayan bir geçmişi var. Kırık Mızrak’ın ana çatışmasına yalnızca olay örgüsü üzerinden baktığımda, tanıdık bir aşk coğrafyasında yürüdüğümü kabul ediyorum, ancak beni yazmaya götüren şey olayların daha önce anlatılmamış olması değil, bildiğimizi sandığımız bir duygunun içinde kolayca gözden kaçırdığımız kırılmalardı. Bir insanın; sevdiğini söylerken kendisinden neleri saklayabildiğini, mutluluğuna doğru yürürken geride bıraktığı hayatı hangi gerekçelerle küçülttüğünü ve arzularına verdiği isimlerin sorumluluğunu nasıl değiştirdiğini düşünmek istedim. Bugün romanı yeniden okurken de hikâyenin tanıdıklığını savunmaya çalışmak yerine, o tanıdıklığın içinde neyi görebildiğime ve nerede yeterince derine inemediğime bakıyorum.

Yazarken zihnimi meşgul eden soru, kimin kimi sevdiğinden çok, sevmenin insana ne ölçüde haklılık kazandırdığıydı, çünkü bir duygunun sahici olmasıyla o duygunun ardından gelen davranışların haklı olması arasında çoğu zaman görmek istemediğimiz bir mesafe bulunuyor. İnsan sevdiği için ne kadar masum sayılabilir, kendi içinde bütün açıklığıyla hissettiği bir yakınlık başka birinin hayatında yıkıma dönüştüğünde yalnızca duygusunun gerçekliğine sığınabilir mi? Bu sorulara karakterlerimin yerine cevap vermek istemedim, onları seçimlerinin, suskunluklarının ve kendilerini ikna etme biçimlerinin içinde bırakmaya çalıştım. Yine de bir yazarın hüküm vermekten kaçınması, kurduğu anlatının kendiliğinden tarafsız olacağı anlamına gelmiyor, çünkü kime daha çok söz verdiğim, kimin geçmişini açtığım ve hangi acının üzerinde daha uzun kaldığım, açıkça söylemediğim bir hükmün yerini tutabilir.

İki insan arasında başlayan bir yakınlığın üçüncü bir hayatın sınırına ulaştığı anda değişmesi, romanın benim için en huzursuz edici meselelerinden biriydi. Duygu onu yaşayan kişiye ait olsa da sonuçları yalnızca onun hayatında kalmıyor, sadakat, ihanet, vicdan ve sorumluluk, insanın kendisine ayırdığını sandığı o mahrem alanın içine giriyordu. Karakterlerimin yalnızca ne hissettiklerini değil, hissettikleri şeyin başkalarının hayatında neye dönüştüğünü de görünür kılmak istedim. Bugün kendime sorduğum soru, bu sonuçları romanın bütün kişileri için aynı dikkatle izleyip izlemediğim. Birinin arzusunu içeriden anlatırken diğerinin kaybını dışarıdan göstermek, okurun duygusal yakınlığını daha başlangıçta belirleyebilir ve aşkın bedelini sorgulamak isteyen bir roman, farkına varmadan o bedeli ödeyen kişiyi anlatının kıyısında bırakabilir.

Kitap içinde kitap yapısına şimdi bu sorunun çevresinden bakıyorum, çünkü mitolojik bir çağda yaşanan aşkla günümüzde yaşanan aşkı yan yana getirmek, benim için iki ayrı hikâyeyi aynı romanda buluşturmaktan daha fazlasını ifade ediyor. Farklı toplumların, inançların ve hayat biçimlerinin içinde doğan insanların, birbirinden uzak zamanlarda benzer çatışmalarla karşılaşması, özgürlük dediğimiz şeyin ne kadarının değiştiğini düşünmeye açılan bir alan sağlıyor. Eski çağın insanı tanrıların, geleneklerin ya da topluluğun hükmü karşısında dururken modern insan kendi seçimini yapabildiğini düşünüyor, fakat aile, evlilik, sadakat, toplumsal kabul ve kendi vicdanı bu seçimin çevresinde başka sınırlar oluşturuyor. Bir çağda yasak sayılanla başka bir çağda kabul edilemez bulunan şey aynı olmayabilir, buna karşılık kaybın, suçluluğun, dışlanmanın ve geride bırakılan bir insanın acısının birbirini hatırlatan yanları var. Bu iki zamanı birbirine yaklaştırırken aralarındaki farkları silmek istemem, çünkü her aşkı aynı hikâyenin tekrarı saymak, onu doğuran dünyanın özelliklerini de görünmez kılar. Beni ilgilendiren, çağların bütün ayrılıklarına rağmen insanın arzusuyla yaşadığı düzen arasındaki gerilimin sürmesi ve bu gerilimin bedelini her zaman yalnızca sınırı aşanın ödememesi.

Bu yapının bende bıraktığı soru, aşkın zamanla özgürleşip özgürleşmediği kadar, insanın özgürlüğünü anlatırken başkalarının hayatına ne kadar yer ayırdığıdır. Geçmişteki hikâyenin bugünkü ilişkiyi açıklayan kolay bir örneğe dönüşmesi de bir tehlike taşır, çünkü benzerliklerin gücüyle hareket ederken her karakterin kendisine ait çelişkisini ihmal edebilirim. Romanın iki katmanı arasındaki bağı bu nedenle yalnızca biçimsel bir tercih olarak görmüyorum, aynı zamanda anlatının taşıması gereken bir sorumluluk olarak düşünüyorum. İç içe geçen hikayeler birbirlerine yeni sorular açabildikleri ölçüde anlam kazanıyor, birbirlerinin söylediklerini tekrar etmeye başladıkları yerde ise kurduğum yapının çekiciliği, onun gerekliliğini kanıtlamaya yetmiyor.

Kırık Mızrak’ı yazarken büyük olaylardan çok, küçük davranışların içinde biriken anlamla ilgilendim, çünkü insanın kendisini ele verdiği anın her zaman büyük bir itirafın ya da kesin bir kararın içinde bulunmadığını düşünüyorum. Bir bakışın uzaması, bir cevabın gecikmesi, yaklaşmak isteyen birinin geri çekilmesi ya da söylenmesi gereken sözün başka bir cümleyle örtülmesi, ilişkinin yönünü açık bir açıklamadan daha derin biçimde hissettirebilir. Romanda bu ayrıntılara yaslandığım yerleri bugün de önemsiyorum, fakat ayrıntının kendisini çoğaltmakla bir insanı derinleştirmek arasında fark olduğunu da görüyorum. Anlatıya aldığım her tereddüdün bir karşılığı olmalı, her suskunluk karakter hakkında yeni bir şey duyurmalı, aksi halde yoğunluk kurmak için kullandığım unsurlar aynı duyguyu yeniden anlatan işaretlere dönüşebilir.

Düşüncenin, hikâyenin içinde nasıl yer bulduğu da kendi metnime bakarken üzerinde durduğum meselelerden biri, çünkü aşkın çevresinde biriken ahlaki ve felsefi soruları önemsemem, karakterlerimi o soruların sözcüsüne dönüştürme hakkı vermiyor. Onların benim düşüncelerime uygun davranan kişiler olmalarından çok, düşüncelerimi zorlayan insanlar olarak yaşayabilmelerini istiyorum. Yazarken kurmaya çalıştığım denge, okurun ilişkinin hareketini izlerken altında işleyen sorularla da karşılaşmasıydı, fakat bugün bir sahnenin ne söylemesini istediğimi bilmekle o sahnenin kendi başına ne söylediğini duymak arasındaki farkı daha çok önemsiyorum. Karakterin davranışı zaten bir çelişkiyi taşıyorsa ardından gelen açıklama onu aydınlatmak yerine daraltabilir, yazarın düşüncesi duyulsun diye uzatılan bir cümle de hikâyenin kendi sesini örtebilir.

Bedensel yakınlığı anlatırken de benzer bir denge aradım, çünkü cinselliği ilişkiden ayrı, yalnızca fiziksel bir yoğunluk olarak ele almak istemedim. Dokunmanın, beklemenin, bakışın ve geri çekilmenin içinde hem arzunun hem de o arzuyla birlikte taşınan tedirginliğin hissedilmesini önemsedim. Yakınlık arttığında sorumluluğun ortadan kalkmadığını, insanın kimi zaman bedenine yaklaşırken kendi vicdanından uzaklaşmaya çalıştığını düşündüm, bu yüzden bu sahnelerin ilişkilerin psikolojik gerilimiyle birlikte okunmasını istedim. Yine de bir sahneye yüklediğim niyet, onun romandaki yerini tek başına haklı çıkaramaz, çünkü bedensel ayrıntının karakter hakkında ne açtığını, ilişkinin hangi yönünü değiştirdiğini ve anlatıya ne kattığını kendi metnime de sormak zorundayım. Yazarken gerekli bulduğum bir yoğunluğun, yeniden okurken aynı ölçüde gerekli görünmemesi, yüzleşmenin kaçınılmaz parçalarından biri.

Bütün bunların içinde beni en fazla durduran kişi Zeynep, çünkü romanın önemli bir duygusal kırılmasının merkezinde bulunmasına rağmen ona ayırdığım alanın taşıdığı imkanla aynı genişlikte olmadığını görüyorum. Kendi yerine başka bir kadının tercih edildiği yerde sessizliğine yaslanmışım, fakat bir sessizliğin güçlü görünmesi, onun arkasındaki hayatın yeterince anlatıldığı anlamına gelmiyor. Bugün Zeynep’e baktığımda, onun nasıl sevildiğini, yaşadığı aşkın gündelik hayatın içinde hangi biçimleri aldığını ve bir zamanlar değerli bulunan ilişkinin nasıl değiştiğini daha fazla açmam gerektiğini düşünüyorum. Anlatmadığım geçmiş, yalnızca eksik bir bilgi olarak kalmıyor, okurun onun kaybına yaklaşabileceği yolu da daraltıyor.

Zeynep’in eksikliğini yalnızca bir yan karaktere daha fazla yer ayırabilirdim düşüncesiyle açıklayamam, çünkü bu tercih romanın sorgulamak istediği ahlaki çatışmayı da etkiliyor. Geride bırakılan ilişkinin değeri yeterince hissedilmediğinde, başka birine yönelmenin ağırlığı da olması gerekenden daha hafif görünebilir, yeni aşkın görünürlüğü eski hayatın kaybını gölgeleyebilir. Oysa Zeynep’le yaşanan bağın geçmişini daha açık kurmak, yeni ilişkinin gücünü azaltmak zorunda değildi, tersine yapılan tercihin neyi geride bıraktığını daha belirgin hale getirebilirdi. Kendime sormam gereken, aşkın bedelini anlatmak isterken o bedelin önemli bir bölümünü taşıyan kadına kendi hayatını yeterince verip vermediğim, onu yalnızca başkasının kararından incinen kişi olarak bırakıp bırakmadığım. Bir karakterin sessizliğine anlam yüklemekle ona ses vermek arasındaki farkı en açık burada görüyorum, çünkü onun sustuğunu yazmış olmam, söyleyebileceklerine kulak verdiğim anlamına gelmiyor.

Bu eksikliği fark etmek, romanın bütün sorularını geçersiz kılmıyor, fakat onları daha dikkatli biçimde kendime çevirmemi gerektiriyor. Sevmenin insanı kendiliğinden haklı çıkarmadığını düşünürken, yanlış zamanda ya da verilen sözlerin dışında doğan bir duygunun yalnızca bu yüzden sahte sayılamayacağını da göz ardı etmek istemiyorum. İnsan sevebilir ve zarar verebilir, bir duygu gerçek olabilir ve yıkıcı sonuçlar doğurabilir, mutluluğa yönelmek başka birinin mutsuzluğunun sebebi haline gelebilir. Yazarken bu çelişkinin içinden kolay bir hüküm çıkarmak istemedim, ancak hükmü okura bırakabilmek için çatışmanın bütün taraflarını duyulur kılmam gerektiğini bugün daha açık görüyorum. Yazarın cevabı söylememesi yeterli değil, sorunun cevabını etkileyen hayatları anlatıda yeterince yaşatması da gerekiyor.

Romanın adıyla aramda kurduğum bağ da buradan değişiyor, çünkü kırılan şeyi yalnızca bir ilişki ya da yarım kalmış bir aşk olarak düşündüğümde, insanın kendi masumiyetine duyduğu inancın nasıl parçalandığını eksik bırakıyorum. Başkasının hayatına dokunmadan yalnızca kendi hikayesini yaşayabileceğini sanan kişi, seçiminin sonuçlarıyla karşılaştığında başlangıçtaki yerde kalamıyor, sevmiş olmasının yaptıklarını açıklayabildiğini fakat bütünüyle haklı çıkaramadığını fark ediyor. Benim için romanın üzerinde düşünmeye değer taraflarından biri bu fark ediş, ancak ona ne ölçüde ulaştığımı belirleyecek olan, yazarken taşıdığım niyetin büyüklüğü değil, karakterlerin yaşantısında bunun ne kadar karşılık bulduğu.

Kırık Mızrak’a döndüğümde; iç içe geçen zamanları, küçük davranışlara ayırdığım dikkati, arzu ile vicdanı birlikte düşünme çabasını hala önemsiyorum, bunun yanında Zeynep’in yeterince açılmamış dünyasını ve düşüncenin anlatıya yük olabileceği yerleri de görmezden gelemiyorum. Bir romanı yazmış olmak, onunla ilgili son sözü söylemiş olmak değil; bazen yayımlanmış sayfalar insanın karşısına yazarken fark etmediği bir soruyla yeniden çıkıyor. Bu kez beni durduran soru, karakterlerimin kendi seçimlerinden ne kadar sorumlu olduğu kadar, benim onların hangi hayatlarını görünür kıldığımdır. Romanımda aşkın geride bıraktığı bedeli ararken, kendi anlatımın geride bıraktıklarına da bakmam gerekiyor, çünkü bir insanın sesini yeterince duymadığım yerde onun suskunluğunu ne kadar güzel anlatmış olduğum, artık içimi rahatlatmaya yetmiyor.

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir