ARAYAN / Arzu Şentürk
ARAYAN
“Bütün ömrümce aradığımı bulduğumda, oturup ağlayacağım bir deniz kıyısında.”
Ataol Behramoğlu
Ali Dede, Ahi Erbasan Mezarlığı’ndaki ebedi istirahat hanesinden kalktı, Abdurrahman Paşa Bayır’ından aşağıya keyifle inmeye başladı. Bugün, yıllar sonra bir arayanı karşılayacaktı. Nadiren de olsa bir çağrıya, kalbi tortulanmış sorularla yorulmuşlara ya da yönünü bulamayanların yoluna ışık olmaya çalışıyordu. Gerçi bu gelenle işi biraz zordu. Onun uzun süredir neyi aradığını ve bulamadığını, neyi çözmeye çalışıp çözemediğini, çözse bile yine de bazı şeyleri adil bulmayarak kafa tutup isyan edeceğini biliyordu. Yüzüne bir gülümseme yayıldı, kafasını iki yana salladı, işte sabah sabah ilk küfrü bastı bile dedi. Asi çocuğunun her huyunu bilen ve ne olursa olsun arkasında duran bir baba gibi anlayışla karşılıyordu bu hâllerini.
Ali Dede’nin de dünyanın düzenine ve gördüğü haksızlıklara isyan ettiği, inançsız, kalbi kırık, yalnız olduğu, çıkış yolunu bulamadığı bir bataklığa saplanıp kaldığı zamanlar olmuştu. Ta ki şefkatli bir el uzanıp onu aralarına çekene kadar. Tutunacak dal bulduğunda iyileşmiş, sonrasında o da yardıma ihtiyacı olanlara omuz vermiş, hep beraber bir olma yolunda yürümüşlerdi.
Bayırın sonundaki kendisi gibi hayalet haline gelmiş konağın önüne gelip durdu, her köşesine tekrar özlemle baktı. Uzun süredir kapısını kimselerin çalmadığı, her yanından örümcekler sarkan evinin duvarlarından içeriye sızdı sessizce. Yüzlerce yıldır zamana meydan okuyan bu konaktan hakikate ulaşmaya çalışan kaç mürit, kaç seyyah ve evsizin yolu geçmişti kim bilir? Ali Dede öğrencisi olsun olmasın ihtiyacı olan fakir fukarayı, yatacak yeri olmayan seyyahları ya da yolu kasabadan geçen tüccarları evinde ağırlardı. Cömertlik, doğruluk, sabır ve iyi ahlak konusunda çevresine örnek olan, herkesin sevgi ve saygıyla andığı, gelenlerin kalpleri aydınlanarak yanından ayrıldıkları bir üstattı.
Eskiden yaptığı gibi parke taşlarla kaplı sokağını seyre daldı bir süre, misafirini beklemeye başladı. Mademki arıyor, yerinde duramayan huzursuz adımları ve merakı onu bugün mutlaka buraya getirecek dedi içinden, umarım sabah sorduğu sorunun cevabı geldiğinde anlar ve kalbi biraz huzura kavuşur.
Seyran gece yarısı gözlerinden uyku akarken uyandı yine. Birazdan kalkacak otobüse yetişmek için telaşla hazırlandı. İş nedeniyle yıllardır her hafta başka bir yerde olmak, gece gece yollara düşmek canına tak etmişti. Saatlerce yolculuk yaptıktan sonra gittiği yerlerde de geç saatlere kadar çalışmaya ne isteği kalmıştı ne de enerjisi. Gözlerini dikmiş, her şeyden vazgeçmesine sebep olacak son bir damlanın daha akıp bardağını taşırmasını bekliyordu sabırsızlıkla. Uzun süredir şehirlere, kasabalara, ayaklarının rastgele götürdüğü yerlere gidiyordu. Annesi “Sen doğduğun günden beri böyleydin, hep sokakta olmak isterdin, akşama kadar kucağımızda ses çıkarmadan gezer daha evin kapısından içeri adım atarken yaygarayı koparırdın” diyordu. Adı gibi dolaşmayı, keşfetmeyi seviyordu. Bu dünyayı seyretmeye gelmiş gibi damlarına eski püskü çamaşırların asılı olduğu gecekondu mahallelerinin renkli boyalı evlerine, çamurlu yollarında salya sümük oynayan çocuklara, gittiği kasabalardaki tedavülden kalkmış zerzevatın sergilendiği dükkanların vitrinlerine, ara sokaklarına sinmiş hayatlara bakmayı seviyordu. Ama bitmeyen ve aslında onu aradığı huzura, umut ettiği hiçbir yere ulaştırmayan yollardan, yolculuklardan bıktı usandı sonunda. Artık bir kaplumbağa gibi içine çekilip, günlerce uyuyup, arada uyanınca da kimseyle tek kelam etmeden minik adımlarla yürüyüp ardından tekrar uykuya yatmak istiyordu. Yoksa bu yorgunluk, öfke ve yas hali bitmeyecekti. Hızlı hızlı yürüyüp dünyayı bilmem kaç kere tavaf etmenin de anlamının olmadığını anladı. Hepsi boşuna dedi, ömür boyu sarfedilen onca çabaya karşılık vardığım yer sadece bir arpa boyu yol. Toprağına görünmez iplerle bağlıymış da çok da fazla uzağa gidemezmiş gibi yakın çevresinde döne dolaşa koşa koşa evine dönüyordu son zamanlarda, dünyanın neresine gidersen git görüp görebildiğin kendi içindeki aydınlığın ya da karanlığındı ne de olsa.
Otobüs yola çıkalı birkaç saat oldu. Karanlık, yıldızsız, ıssız gecede bitip tükenmeyen kasabaların şehirlerin içinden, lambaları tek tük yanan evlerin arasından geçip gidiyordu Seyran. Balkon demirlerine mavi naylon brandalar geçirilmiş eski apartmanlara, boş parklara, çöp bidonlarının yanında kavgaya tutuşmuş birkaç köpeğe, geceyle birlikte daha da karanlık gözüken servi ağaçlarıyla çevrili yalnız mezarlıklara bakıyordu. Yağmurun ıslattığı asfalta düşüp uzayan sokak lambalarının ışıklarıyla birlikte yol da gittikçe uzuyor bir türlü bitmiyordu. Başını cama dayamış, düşünüyordu. Arada karşıdan gelen bir kamyon farı aydınlatıyordu koridoru. Ön koltuklarda, başı yana düşmüş üç beş yolcu uyukluyordu. Kısa süre önce ölen Meryem Ninesi geliyordu yine aklına, gözünü uyku tutmuyordu. Sevdiği insanların yok olması, bilinmez diyarlara göç etmesi ve aslında dünya üstündeki hiçbir Allah’ın kulunun, inanılan birkaç akıl almaz rivayet dışında bu konu hakkındaki gerçeği bilmemesi onu öfkelendiriyor, bunun insanların canını boşu boşuna yakan bir haksızlık olduğunu düşünüyordu. Mola için durdukları benzin istasyonunda otobüsten aşağıya atlayıp, gecenin ıslak ve mazot kokan sisine, hızlı hızlı içtiği sigarasının dumanını üflüyordu hırsla. Siniri de üzüntüsü de geçmeyince önce sırasıyla aklına kayıtlı küfürleri saydırıyor, ardından da isyan ediyordu:
Neden bu kadar adaletsizsin dünya, hadi kendimi geçtim çoğu kişi büyük acılar içinde kıvranırken, yalvarıp senden yardım isterken hiçbirini duymadın mı, iyiler horlanıp itilip kakılırken, yok yere hastalıklarla cebelleşip fakirlik içinde ölürken nerelerdeydin? Ya ben? Yıllardır yorgun argın sürekli yollardayım. Kan ter içinde çalışıp, yorgunluktan uyumadığım çok gece oldu. Her şey neden bu kadar zor? Üstelik onca emeğimle, çabamla alay eder gibi elimde kalan sadece bir saman demeti. Şimdi de kimseye zararı olmayan bu hayatta iki gün yüzü görmemiş pamuk ninemi aldın bizden. Koca dünyada bir benim küçücük nineme mi yer yoktu? Hiç değilse sevdiklerimizin nereye gittiğini, onları tekrar görüp göremeyeceğimizi bilseydik. Eninde sonunda zaten canımızı alacaksan, bitmeyen mutlu etmeyen işleriyle, hastalıkları, üzüntüleri, huzur kaçıran bin bir derdiyle neden bu kadar yordun, neden getirdin bizi bu dünyaya?
Bunları düşüne düşüne uyuya kaldı, otobüs kasabaya vardığında karşıdaki tepenin üstünden pırıl pırıl parlayan bir gökkuşağına gözlerini açtı. Eskiden olsa bir kelebek, gökkuşağı ya da tesadüf olamayacak kadar çok karşılaştığı aynı rakamların her şeyin iyi gideceğine dair bir işaret olduğuna inanırdı. Ama umut ettiklerinin sürekli tersiyle sınanınca rakamlarda, rüyalarda ya da eş zamanlılıklarda bir şeyler aramayı, onlara inanmayı bıraktı. Aklından geçenlerin anlık olarak televizyonda konuşan spiker tarafından dile getirilmesi, düşündüklerinin yanından geçtiği bir tabelada ya da okuduğu gazetede belirmesi, kaldığı otel odaları, yaşadığı evler ve kafelerde oturduğu masa numaralarının hep aynı numara olması, ertesi gün gerçekleşen rüyaları aslında hiçbir şey ifade etmiyordu. Bunlar ilk ne zaman başlamıştı diye düşündü, hatırladı. 20’li yaşlarında İstanbul’a yeni geldiğinde Anka Kuş’uyla ilgili bir kitap okumuş, ardından ertesi gün İstiklal Caddesi’nde düzenlenen festivalde iki üç metre boyunda kocaman bir Anka Kuşu kuklasıyla karşılaşmıştı. Evet evet, bundan sonra başlamıştı bütün tesadüfler. O gün bugündür de ne anlama geldiklerini çözememişti.
Yürüye yürüye ilk toplantının yapılacağı okul binasına gitti önce. Bahçesine girer girmez okulun simgesi olan Anka Kuşu heykeliyle göz göze gelip durdu, yıllar sonra aklına düştüğü anda tekrar karşısına çıkmasına çok da fazla şaşırmadı. Alışmıştı düşündüklerinin yanı başında belirmesine. Özlediği bir dosta kavuşmuş gibi sevindi bu duruma ama eskiden yaptığı gibi herhangi bir anlam yüklemeden gülümsedi, selam verdi geçti gitti yanından. Toplantılar bitti ve kalacağı otele doğru yollandı günün sonunda. Şu sokağı geç, oradan sola dön, sonra sağa dön diye uzayıp giden bir tarifle yürüdü yürüdü, kendini karmakarışık sokakların içinde buldu. Akşam çökmeye başlamış yorulmuştu, pes etti oteli aramaktan vazgeçti. Köşedeki duraktan taksiye atlar, başka yer bakarım diye düşündüğü anda sanki çok eskiden tanıdığı bir dünyanın içine düşmüş gibi kalakaldı. Her şeyiyle çocukluğu duruyordu karşısında. Gecenin sisi ve yanan soba dumanlarının birbirine karıştığı parke taşlı ıssız bir bayır, ışıkları yanan birbirine yaslanmış cumbalı ahşap evler.
Büyülenmiş gibi girdi sokağa. Çok iyi bildiği, sevdiği bir hayatın içine tekrar dalmış gibi hiç korku duymadan, her kokusunu içine çeke çeke, her detayına özlemle bakarak, sessiz gecenin içinde kaybolarak ilerledi. Çok mu yürüdüm soracak kimse de yok, bu bayır nereye çıkıyor acaba diye düşünürken Ali Dede gözüktü uzaktan. Sislerin içinden kendisine doğru geliyordu gülerek. Pembe yanakları, ışıl ışıl gözleriyle insanda huzur ve güven uyandırıyordu. Yan yana gelince durdular.
Ali Dede “Ne işin var bu saatte burada evladım” diye sordu.
“Otelimi ararken kayboldum, yolum buraya düştü, bayırın sonunda ne var diye merak ettim” dedi Seyran.
“Yukarıda mezarlık var evladım, daha fazla gitme hırsız uğursuz çok olur oralarda, Ali Dede’ni dinle geri dön, sana bir otel tarif edeyim orada rahat rahat kalırsın.”
“Tamam dede, sen bu mahallede mi oturuyorsun?”
“Eliyle karanlık konağı işaret etti, ben şurada oturuyorum evladım. Vakti zamanında çok çalıştım yoruldum, şimdi artık dinleniyorum. Ama zaten öldük be çocuğum öldük biz artık.”
Bunları söylerken gözleri doldu gibi geldi Seyran’a. İnsan kaç yaşında olursa olsun, ruhu yaşlanmıyordu; dinç olduğunu, her daim bir çınar ağacı gibi sağlam ve uzun ömürlü olacağını duymak teselli edilmek istiyordu belki.
“Olur mu öyle söyleme Ali Dede, çok iyi gözüküyorsun daha çok uzun yıllar yaşayacaksın inşallah.”
“Sen de kafanı her şeye takmadan mutlu yaşa, hayat hediyedir, hediyeni iyi kullan” dedi Ali Dede. Seyran gözden kaybolana kadar sevgiyle arkasından baktı, eninde sonunda huzurlu bir yol bulacak illaki diye geçirdi içinden. Dilinde neşeli bir türkü acele etmeden bayırı tırmandı, üzerinden gölgesini eksik etmeyen çam ağacının dibine görevini yerine getirmiş olmanın mutluluğuyla uzandı yattı.
Tarife uyarak oteli buldu, yorgun argın kendini lobiye attı Seyran. Anahtarını aldı odasına çıkacak ama asansör aşağı iniyor, yukarı çıkıyor bulunduğu kata bir türlü gelmiyordu. Beklemekten sıkıldı ofladı pufladı, merdivenlere yöneldiği anda birden durdu. Otelin lobisinden merdivenlere kadar uzanan büyük duvar, boydan boya çiniden yapılmış kocaman mavi bir Anka Kuşu’yla kaplıydı. Gözlerine inanamayarak uzun uzun baktı. Kendi kendine güldü, tesadüfler yine benimle oyun oynuyor ama nafile, onlarda bir anlam aramayı çoktan bıraktım ben dedi.
Gece bütün gün olanları düşünüp uykuya dalmak için telefonuna bakarken ateşler içinde yanan Anka’nın hikayesi çıktı tekrar karşısına. Bu kadar rastlantıdan sonra yıllar önce okuyup unuttuğu hikâyeyi merakla yeniden okumaya başladı.
Efsaneye göre Anka kuşu, bilgi ağacının dallarında yaşar ve akıllara gelebilecek her şeyi bilir. Öyle ki bütün kuşlar başları sıkıştıkça ondan yardım isterler. Kuşların başına bir gün bir talihsizlik gelir Anka’ya danışmaları gerekir. Ama onun uzun süredir hiç görünmediğini fark edip aramaya başlarlar, bulamayınca da umudu keserler. Tam her şeyin bittiğini düşündükleri anda, uzaklardaki bir ülkede Anka’nın kanadından bir tüy bulunur. Bütün kuşlar, birlik olup oraya gidip onu bulmaya karar verirler. Ancak bu ülke, etekleri bulutların üstünde olan Kaf Dağı’nın tepesindedir. Dağa ulaşmak için yedi dipsiz vadiyi, irade, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, dedikodu ve ben vadilerini geçmek gerekmektedir. Bu vadiler öyle zorludur ki, bir sürü kuş yola devam etmekten vazgeçerler. Ve nihayet Kaf Dağı’na vardıklarında, kuşlardan geriye sadece otuz tanesinin kaldığını görürler. Zorlu vadilerdeki sınavlardan geçen bu kuşlar, yuvaya vardıklarında Anka Kuşu’nun “otuz” demek olduğunu, yani yedi vadiyi geçen, iradesine hâkim olan, umudunu kaybetmeyen, düşünen, kendini geliştiren, iyiliğe inanan, hep birlikte hareket edilmesi gerektiğini bilen, dedikodu yapmayan ve en önemlisi egosunu eğitip diğerlerine sevgi, saygı gösteren bilge kuşların tamamının Anka’yı oluşturduğunu anlarlar. Artık sınav bitmiş huzur ve birlik günleri başlamıştır, bundan sonra sonsuza kadar mutlu yaşarlar.
Sabah sorduğu ‘bizi neden dünyaya getirdin’ sorusu geldi Seyran’ın aklına. Bizi yoran ters giden işlerin, tırmana tırmana bitiremediğimiz dağların tepelerin, isyan ettiğimiz dertlerin, dünyaya gelişimizin nedeni bu hikâyenin içinde mi gizli acaba diye sordu kendine. Yedi vadiden de sabırla yılmadan, vazgeçmeden, inancını yitirmeden ve iyi insan olmanın özelliklerini kaybetmeden geçmek, varmak istediğimiz yeri, sınavda olduğumuzu unutmamak, isyan edip doğru yolu bırakmamak.
Üzüntüsü ve öfkesi azaldı biraz, gözlerini kapattı rahat derin bir uykuya daldı o gece. Rüyasında yıllardır peşini bırakmayan kabuslar yerine renk renk kuşların uçtuğu bir vadide cam gibi bir gölde yüzdüğünü gördü. Ertesi sabah uyandığında uzun süredir ilk defa dinlenmiş ve mutlu hissediyordu. Ali Dede geldi aklına. Gönderdiği otelin duvarındaki Anka Kuşu ve internetteki rastlantı sayesinde hikâyeyi tekrar okuması, uzun zaman önce kaybettiği huzuru yeniden bulmasına sebep olmuştu. İçinde büyük bir minnet ve heyecanla Ali Dede’yi tekrar görüp konuşmak, tavsiyene uyarak hediyeyi iyi kullanmaya çalışacağım demek istedi önceki gün onu gördüğü sokağa yollandı. Ali Dede’nin yaşadığını söylediği evin gün ışığı altında hiçbir yaşam belirtisi göstermeyen perdesiz kirli camlarına, yer yer dökülmüş boyalarına, çürümüş ahşap kapısına anlam veremeden boş boş baktı. Yan taraftaki bakkaldan evin yıllardır kullanılmadığını, vakti zamanında burada Ali Dede adında muhterem bir zatın yaşadığını ve yukarıdaki Ahi Mezarlığı’nda yattığını öğrenecekti şaşkınlıkla. Her şey bu kadar gerçek gözükürken yaşadığı şey neydi çözemedi kafası karıştı. Tepede kendisine gösterilen çam ağacının altındaki mezara gitti. “Mülkün gerçek sahibi Allah’tır, O ebedî kalıcıdır. Er kişi bağışlanmış olarak vefat etmiştir” yazıyordu mezar taşında. Yaşadığı onca gizeme bir yenisi daha eklenmişti; bu dünyanın sırrını çözmeye akıl ermez diyerek bağışlanmış kişiye dua etti. Bundan sonraki yıllarını, sırtında yaratanın elini hissederek huzurlu olacağı bir vadiyi aramakla geçirmeye karar verdi. Yolun sonunda kendisine kardeşlik edecek kişilerle bir olmayı dileyerek yeniden yollara düştü.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.


