Hasan Bildik

ÇAĞDAŞ TÜRK EDEBİYATINDA KENDİNE YÖNELİK ÖFKE VE REKABETÇİ OTORİTERLİK SARKACINDA TOPLUMSAL SIKIŞMIŞLIK

Edebiyat sosyolojisi, edebi metinlerin inşa edildiği dönemin sosyo-politik, ekonomik ve psikolojik atmosferinden bağımsız düşünülemeyeceğini savunur. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren Türkiye’de kurumsal yapıların erimesi, laik ve seküler alanın daralması, rasyonel hukuk zeminlerinin tasfiyesi ve popülist çoğunlukçuluk; toplumun entelektüel ve düşünen kesimlerinde derin bir anomi ve çıkışsızlık hissi yaratmıştır. Bu toplumsal travma, çağdaş Türk edebiyatının öncü isimlerinin eserlerinde biçimsel ve tematik bir kırılmayı beraberinde getirmiştir. Bu makale; ilk dönem Cumhuriyet edebiyatındaki dışa dönük, sınıfsal öfkenin, günümüz edebiyatında nasıl içe dönük, oto-destrüktif (kendine yönelik) bir cinnet ve pasif-agresif bir üsluba evirildiğini, ülkenin güncel sosyo-politik gerçeklikleri (özellikle yerel yönetimlerin dönüşümü ve kurumsal çöküş) ekseninde incelemektedir.

1.“Düşman”ın Evrimi: Somut Ağadan Görünmez Labirente

Erken Cumhuriyet dönemi edebiyatında (Toplumcu Gerçekçiler; Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Kemal Tahir vb.) toplumsal sancılar ve sömürü mekanizması son derece somut figürler üzerinden şekillenir. Karşıda marabanın emeğini çalan somut bir “Ağa”, yozlaşmış bir tefeci ya da zalim bir bürokrat vardır. Düşmanın somut ve mekânsal olarak sınırlandırılabilir olması, öfkenin de net bir hedefe yönelmesini sağlar. Karakter dağa çıkar, eşkıya olur ve sisteme silah doğrultur; çünkü düşman yok edilirse düzenin düzeleceğine dair teleolojik (amaca yönelik) bir umut mevcuttur.

Modern ve çağdaş edebiyatta ise güç ve sömürü mekanizması mekânsızlaşmış ve görünmez bir ağa dönüşmüştür. Karşıda kurşun sıkılabilecek somut bir figür yoktur; onun yerine bürokrasi labirentleri, dijital simülasyonlar, kontrol edilemeyen ekonomik çarklar ve hegemonik bir baskı mekanizması mevcuttur. Birey, bu devasa ve rasyonel olmayan sistem karşısında mutlak bir çaresizlik hissettiğinde, dışarıya yönlendiremediği o yıkıcı öfke zorunlu olarak içe patlar. Öfke artık bir kılıç değil, içe akıtılan bir zehirdir.

2.Bedenin İşgali ve Hücresel Tecrit

Toplumcu gerçekçi metinlerde maraba çile çekse de kolektif bir dayanışmanın parçasıdır. Ortak kader kitleleri örgütler ve öfkeyi toplumsal bir protestoya tahvil eder. Günümüz Türkiye’sinde ise modern kent yaşamının getirdiği atomizasyon (parçalanma) ve siyasi baskının yarattığı korku iklimi, bireyi hücresine tecrit etmiştir.

Şehirlerin “açık hava tımarhanelerine” dönüştüğü, gençlerin ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle kamusal alandan ve sosyalleşme imkânlarından dışlandığı, rasyonel seküler kesimlerin ise konforlu bir cehalet içinde “efsunlanmış” kitlelerin tahakkümü altında yaşadığı bu düzende kolektif bir eylem zemini kaybolmuştur. Bu sıkışmışlık içinde yalnızlaşan çağdaş edebiyat karakteri, çaresizliğini kendi bedenine yansıtır. Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikâyeleri eserindeki Efsun Abla karakterinin, kendisini sömüren celladına yaranmak ve o tekinsiz dünyada hayatta kalabilmek için kendi bacağını feda etmesi (kendi etini kesmesi), toplumsal Stockholm Sendromunun ve makro düzeydeki rasyonellik yitiminin en uç edebi metaforudur. Dünyayı değiştiremeyeceğini anlayan birey, egemenlik kurabileceği son alana, yani kendi zihnine ve bedenine zarar vererek deliliği bir kaçış ve direniş olarak seçer. Hakan Günday edebiyatında da bireyin marjinalleşmesi ve nihilist bir çizgiye kayması, dışarıya yönlendirilemeyen öfkenin bedensel ve ruhsal oto-destrüksiyonla (kendini yok etme) sokağa sızmasının bir diğer tezahürüdür. Alper Canıgüz ise bu varoluşsal tıkanmayı ve dünyanın adaletsizliğini kara mizahın ve absürt ironinin arkasına gizleyerek pasif-agresif bir dil kalkanı oluşturur.

3.Çağdaş Edebiyatta Diğer İzdüşümleri: Siyasi Kıyamet ve Güvenli Adacıklar

Bahsi geçen içe dönük öfke ve klostrofobik atmosfer, çağdaş edebiyatın diğer öncü kalemlerinde de farklı estetik ve tematik varyasyonlarla karşımıza çıkar. Murat Uyurkulak, bu izlek içinde siyasi öfkeyi büyülü ve absürt bir gerçekçilikle harmanlayan en radikal isimlerden biridir. Başta Tol ve Har romanları olmak üzere Uyurkulak’ın evreni, rasyonel rüyaların bittiği yerde başlayan birer cinnet ve kıyamet anlatısıdır. Karakterleri, toplumsal yozlaşma ve görünmez sisteme karşı duydukları öfkeyi marjinalleşerek, kendi zihinlerini ve hayatlarını uçlarda hırpalayarak dışa vururlar. Bu yönüyle Uyurkulak edebiyatı, makro yapıların yarattığı klostrofobinin bireyde yarattığı ruhsal depremin edebi kaydıdır.

Buna karşılık, bu cinnet evreninden radikal bir sivil geri çekilmeyle kaçan ve mikro düzeyde sığınaklar inşa eden çizgide ise Barış Bıçakçı durmaktadır. Bıçakçı’nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Sinek Isırıklarının Müellifi gibi eserlerinde karakterler, makro siyasetin gürültüsünden, kabalığından ve haksızlığından kaçarak evlerine, kitaplarına, dostluklarına ve naif melankolilerine sığınırlar. Bu durum, sisteme karşı doğrudan eyleme geçme imkânı kalmayan entelektüel bireyin “kendi küçük ülkesini kurma” çabasıdır. Bıçakçı edebiyatı, dışarıdaki tımarhaneye kapıları kapatarak akıl sağlığını korumaya çalışan modern insanın “içsel göç” manifestosudur.

4.“Oyun Bitti” Hissi ve Sandık İllüzyonunun Çöküşü

Siyaset biliminde “Rekabetçi Otoriterlik” olarak adlandırılan rejimler, yapısal meşruiyetlerini korumak adına seçim mekanizmasını bir simülasyon olarak sürdürürler. Ancak kurumsal denetim ve yargı bağımsızlığı ortadan kalktığında, sandıktan çıkan seçmen iradesinin idari kararlarla bypass edilmesi kaçınılmazdır. Türkiye’nin yakın dönem siyasi haritasında, yerel seçimlerin ardından muhalefet belediyelerinin kitlesel kayyum atamaları, siyasi transferler ve meclis içi hamlelerle neredeyse tamamen el değiştirmesi, kitlelerin “kurallı dünya” algısını yerle bir etmiştir.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) gibi anayasal üst kurulların kararlarının kesin ve itiraz edilemez oluşu, bireyde “başvurulacak hiçbir mahkemenin kalmadığı” fikrini tesciller. Bu kurumsal çöküş, muhalif siyasi aktörlerin “ilk seçimde sandıkta hesap soracağız” söyleminin kitleleri evde tutan ve toplumsal öfkeyi emen bir pasifize etme aracına dönüştüğünü gösterir. Kuralların sadece yönetilenleri cezalandırmak için var olduğunu gören toplum, derin bir sinizm (hiçbirlik) ve nihilizm dalgasına kapılır. Seçimlerin ve hukukun anlamını yitirdiği bu “tiyatro” atmosferi, çağdaş yazarların dünyasındaki o tekinsiz, absürt ve boğucu çıkışsızlığı besleyen en gerçekçi yakıttır.

5.Demografik Yanılsama ve İçsel Göç

Toplumun rasyonel ve seküler kesimlerinde, yaşlı muhafazakar nüfusun demografik olarak azalması ve yeni kuşakların (Z ve Alpha nesli) sisteme dâhil olmasıyla otomatik bir dönüşüm yaşanacağı beklentisi hâkimdir. Araştırmalar gençlerin geleneksel dindarlık pratiklerinden uzaklaştığını gösterse de, bu durum doğrusal bir “kurtuluş” vaat etmez. Çünkü kurumların niteliksizleştiği, eğitim sisteminin ideolojik olarak dönüştürüldüğü bir yapıda bağnazlık sadece form değiştirir; dini muhafazakârlığın yerini seküler radikalizm veya dijital yabancı düşmanlığı alabilir. Dahası, ülkeyi dönüştürme potansiyeli olan en nitelikli genç nüfus, bu cinnet atmosferinde yaşlanmayı beklemek yerine hızla yurt dışına göç etmekte; geride kalanlar ise apolitikleşmektedir.

Bu makro klostrofobiden kaçışın bireysel düzeydeki en somut karşılığı “sineye çekilmek” ve içsel göçtür. Birey, değiştiremeyeceği büyük yapıları (devlet, siyaset, sandık) terk ederek, kendi evinde, kitaplarında ve dostlarında “kendi küçük ülkesini” kurmaya yönelir. Kamusal alanın tamamen egemen güce bırakılması anlamına gelen bu sivil geri çekilme, makro ölçekte toplumsal durgunluğu kalıcı hale getirse de, bireysel akıl sağlığını korumanın tek rasyonel yolu haline gelmiştir.

Sonuç

Çağdaş Türk edebiyatındaki zifiri karanlık, pesimist ve pasif-agresif ton; entelektüel bir fantezi veya planlı bir protesto manifestosu değildir. Bu dil, maruz kalınan sistematik psikolojik şiddetin, çürümenin ve adaletsizliğin yazarın zihninde yarattığı hasarın kaçınılmaz bir şekilde kâğıda sızmasıdır. Eski neslin dağa çıkan, hesap soran karakterlerinin yerini bugün çaresizlikten deliren, acıyı kendi bedenine gömen veya naif sığınaklara çekilen karakterlerin alması, Türkiye’nin sosyo-politik olarak rasyonel dünyadan kopuşunun edebi tescilidir. Oyunun bittiği, mahkemelerin sustuğu yerde edebiyat, topluma bir kurtuluş reçetesi sunmaz; ancak kurulan bu karanlık ortaklıkla, hücrelerine tecrit edilmiş bireylere bu delilik dalgasında yalnız olmadıklarını fısıldayan tekinsiz bir ayna görevi görür.

Daha fazla Panzehir makaleye  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir