GEÇERSİZ KART / Sevim Alkan
GEÇERSİZ KART
Çünkü hayat bana dedi ki, “Bu kadar eğlendiğin yeter. İlk defa her meselenin bir sonuca bağlandığını düşünüp huzur içinde yaşayıp gidiyordun. Böyle karakter mi olur canım, şimdi her meselenin altını üstüne getireceğim. Tozu toprağı da ellerine süreceğim ki suçlayacak birini bulmak için çırpınan ruhlar rahat etsin. Söylediğin her bir sözü unutkan zihnine yedireceğim. Her gece başını yastığa koyduğunda ne dediğini düşünedur, böylelikle belki maziye referansta bulunursun da daha çok acır canın.”
Ne tiratmış bu arkadaş derim ben de. Besbelli beni alaşağı etmek istiyorsun kendi ellerinle. Suçu da benim parmaklarıma yüklüyorsun, olur mu hiç böyle? Bir insanın aldığı aksiyon saçmaysa saçma diyeceğim. Efendim, suçun alası mı oluyor bu dünya düzeninde? Defolun gidin be oradan! Ben bu oyunu oynamam.
“Hep böyle yapıyorsun. Oyunbozanlıkta üstüne yok Defnecim. Üstüne oturduğun kartları çıkar da kimmiş mızmız görelim ha, ne dersin?”
“Üstüme iyilik sağlık, hiçbir yerimde kart falan yok benim. Hem biz niye evin en güzel yerinde oturmuş oyun oynuyoruz ki? Herkes uzansın yere sırt üstü. Ne konuşmak istiyorsanız öyle konuşun.”
Geçmiş senelerde ninem derdi ki sırt üstü yatan bir insan yalan dolandan anlamazmış. Bir bakarmış ki yalana bulandırmak istediği kelimeleri kıvrıla kıvrıla doğruya yüzüyor. İş mi bu şimdi diyeceksiniz. Yalan söylediğime dair varsayımlarda bulunacaksınız. İçiniz ferah olsun; çünkü sırt üstü uzanıyorum.
“Ne saçmalıyorsun Defne, bizi de alet ediyorsun bu tembelliğine. Oyunbozanlığın ortaya çıkmasın diye yaptığını bilmiyoruz sanki.”
Bedenimi sağa doğru çevirip kartları alıyorum kalçamın altından. Yeniden sırt üstü yatıp kartları kaldırıyorum havaya. Elimde tuttuklarım kâğıttan değil de gümüştenmiş gibi geliyor o an. Üzerindekiler sayı değilmiş de bir şifreymiş falan filan. Hikâyeden tayyare.
“Söylesenize” diyorum tepkisizce. “Kartlarda yazanlar basit birer sayı destesi yerine günahlarımız olsaydı, kazanan kim olurdu aramızda? Hangimizin günahı bir diğerine kıyasla daha ilgi çekici gözükürdü de galibiyeti kapardı kirli elleriyle?”
Herkes susuyor. Ne dedim sanki canım, her birimiz bir sürü yalan söylemiyor muyuz gün içinde? Yok pembeymiş beyazmış diyerek masumlaştırmıyor muyuz günahlarımızı? Madem bu kadar alelade işleniyor tüm bu günahlar, öyleyse kolayca söylenebilmeli ta en içimizi acıtan suçlar.
“Sen olmayacağın kesin” diyor hemen yanımda uzanan Nil. “Niçin” diyorum. Yaptığım oyunbozanlıkları bile anında açıkladığımı anlatıyor çabucak. Yalan söylemeyi beceremezmişim mesela. Birinin bir yardıma ihtiyacı oluversin, ilk ben koşarmışım koşmak kalbimi yorsa da. “Menüsküsün de yırtık senin” diye ekliyor pencerenin dibinde uzanan Fahriye. Koşmalarımın verdiği acı bile yetermiş beni temize çekmeye. Onlar düşünedursunmuş, ben ne de olsa bir şekilde aklarmışım kendimi kendi karakterimle. Gülüyorum. Bulunduğumuz yerlerin yakınlığı uzaklığımızı bağırıyor o sırada. Kimsecikler de duymuyor, bir ben biliyorum. Bir ben.
“Mesela” diyor Nil. “Siz hiç, bir böceği bile isteye, sizi rahatsız dahi etmiyorken ayağınızla basıp öldürdünüz mü? Ben öldürdüm. Ortada bunu yapmam için tek bir sebep bile yoktu. Sadece canım istedi, ben de yaptım. En büyük günah, dilediğimizi yapabilme gücümüzün farkında olup çizgiyi aşmamız değil midir?”
“Değildir canım, hiç de değildir. Tamam, yaptığın oldukça acımasızmış. Yalan söyleyemeyeceğim bu konuda. Fakat dilediğimizi yapabilme gücünün herhangi bir çizgisi olduğunu düşünmemiz daha büyük bir günah bence. Sana kalırsa bir aksiyonun ahlaki olup olmaması onun çizgiyi geçip geçmemesine bakıyor. Bana kalırsa da bu saçmalığın daniskası. Çizgiyi geçmezsin çünkü çizgi denen şey esasında senin vicdanındır; esasında çizgi denen şey yoktur. Yanlış mıyım Defne?”
Bir kelime etmeye kalmadan konuşmaya atlıyor Nil. Kaşları çatık duruyor. Belli ki konuşulanlar pek de hoşuna gitmemiş.
“Ahlaki ikilemleri sorgulamayı bırakıp kendi günahını söylesene o zaman Fahriye. Ne o, galip gelmekten mi korkuyorsun yoksa” diyerek ateşi harlıyor. Fahriye hiç de korkmuşa benzemiyor. Ellerini iki yana açıp başlıyor konuşmaya. Bir yandan da sol eliyle tül perdeyi kavrıyor. Rüzgârın estiremediği perdeyi şekle sokmayı başarıyor. Ortamı bir anda bürüyor nostalji. Fena mı canım, ben de uzandığım yerden izliyorum uçuşan tülü.
“Alın size günahlarımdan biri; geçen ay kirayı ödeyeyim diye verdiğiniz borç parayla gittim kendime o hep istediğim maskarayı aldım. Siz de ne çok üzülmüştünüz kirayı ödeyemeyecek duruma düştüğüme. Biliyorum, yalandan nefret edersiniz. Valla ne yalan söyleyeyim, o an biraz üzüldüm ben de ama maskarayı alınca tüm pişmanlığım yok olup gitti. Davetin güzeli bendim. Kimseden geri kalmadım sayenizde. Bu bile yeter size söylediğim pembe yalanın aklanmasına.”
“Neden bize söylemedin ki gerçeği, ne aptal bir insansın sen ya. Hâline üzülmemiz egonu mu okşadı, sevildiğini falan mı hissettin, nedir yani? Gerçeği söyleseydin yine verirdik sana o parayı. Ayrıca doğum gününde o maskarayı hediye edecektik zaten sana, böyle oyunlara gerek yoktu. Kes! Lafımın arasına girip durma. O yalanına da renkleri katıp meşrulaştırma günahını. Sen de bir şey desene Defne, orada uzanmış aptal aptal izliyorsun perdeyi. Ayak üstü yalan söylemiş bize Fahriye Hanım, yalandan nefret ettiğimizi bile bile hem de. Sen anca uyu.”
Esasında Fahriye’nin bize yalan söylemiş olması hiç de sinirime dokunmuyor. Beni rahatsız etmesi bir kenara, içimde bir yerlerde herhangi basit bir hayal kırıklığını bile harekete geçiremiyor. Halbuki hissetmekte hiç de zorlanmadığım bir duygudur. Garip.
Zihnimde dolanan olaylar silsilesi yalnızca tek bir sonuca ulaştırıyor beni; bu oyunun galibi ben olacağım. Zihnim kazanmaya odaklı bir makine gibi açgözlülükle tarıyor tüm yaşamımı.
“Hakikaten bu kadar mı günahsızsınız ya? Bu kadar mı affedilebilecek meseleleri koydunuz önüme bir halt diye? Bir de durmadan övüyorsunuz aklığımı. Hakikaten ne yalancı insanlar olup çıktınız başıma.”
Kimse konuşmuyor. Nil uzandığı yerden kalkıyor. Tepeme dikilip bakıyor yargıç gibi. Hayret, kaşları çatılı değil bu sefer. Herkes bana ilk bakışında çatar kaşlarını sorun benmişim, sorun benim varlığımmış gibi. Evet, hatırla yahu, sen de yapmıştın bunu Can. Nil, Fahriye ya da bir başkasının bunu bana defalarca yapmış olması, senin tek çekimlik sahnen kadar üzmedi beni. Hatırı sayılır bir oyuncusun, unutmak olur mu senin çehreni hiç? Ben bana bakıyorsun diye kendimi nimetten sayarken, sen o sırada varlığıma katlanamıyormuşsun gibi çatıyordun kaşlarını. Çok da geriye gitme, dört yıl öncesi kâfi. Zihnimde o anı kaç kere durdurdum, kaç kere yalnızca ben canlı kaldım o sahnede biliyor musun? Spot ışıklarının altında kaldım bir başıma. Yansımamdan kaçındım. Bir tek gölgem sarıp sarmaladı beni. Halbuki sen o sahnenin yolunu bile bilmiyorsun, hiçbir zaman da bilemeyeceksin.
“Ülkü’yü hatırlıyor musunuz? Yüzünüz düştü, demek ki hâlâ hatırlıyorsunuz. Ne zaman konusunu açsam başka meseleleri anlatmaya başladığınız için neredeyse onu unuttuğunuzu düşünmeye başlayacaktım. Fahriye, lütfen bölme lafımı. Sen de başımda dikileceğine otur Nil. Oyunu kazanmama sebep olacağını düşündüğüm günahımı anlatacağım size şimdi. Yalansız dolansız söyleyeceğim hem de, uzanıyorum bakın; istesem de yalana başvuramam. Bir gün, sıradan olduğunu sandığım bir gün Ülkü girdi kapıdan içeri. Yüzü, gözü ne bileyim, tüm bedeni aynıydı ama bakışları… Bakışlarında bir ulaşılmazlık, bir hüzün vardı ki o zamana kadar duyduğum tüm hüzünler onun irislerinde saklanan hüzün kadar can acıtıcı olamazmış gibi gelmişti. Diğerleri de aynı görüşte olacak ki, sordular bana, bir sıkıntısı var mı diye. ‘Bilmiyorum’ dedim. Gidip soralım öyleyse deyip sorduk. Hiçbir şeyin olmadığını söyledi sessizce, kâğıda belirsiz şekiller karalarken. Bunlar önemsiz detaylar. Gerçi onun kısa ömrüyle alakalı olan hiçbir anı önemsiz olamaz ya, orası ayrı. O gün değişikti Ülkü. Kendi gibi değildi. Öyle ki, çıkmamıza dakikalar kala geçmiş günlerde atıp tuttuğumuz kişilerle konuşmaya katılmış ve bizi unutmuş. Hissettiğim duygu geride kalmışlığın verdiği ezilme miydi yoksa yapay bir öfke miydi bilemiyorum. Diğer arkadaşıma dönüp Ülkü’nün yaptığına karşılık döktüm zehrimi. İçimden ne geliyorsa söyledim o an. Bir daha yakın olmamamız gerektiğini söylediğimi de hatırlıyorum. Gerisini biliyorsunuz. Birkaç saat sonra Ülkü fenalaşmış. Ertesi gün gelen acı haberle öğreniyorum tüm bunları. Bir gün önce arkasından eften püften bir olaydan dolayı konuştuğum arkadaşım, ertesi gün sonsuza gitmiş. Kırgınlığımın yapaylığı yüzüme vurulmuş kendim tarafından. Hiçbir meselenin önemi kalmamış falan fistan. Bunlar neyi kanıtlar ki? Böyle aptal bir oyuna kalkışmamın sebebi neydi, söyleyin bana. Yıllardır bunu sizinle paylaşamamamın nedeni neydi, niye kendimi zehirlemişim bu ağırlıkla, niye bir kez olsun benliğimi temize çıkaracak bir yola başvurmamışım? Zehir denen meretten haberi yokken ruhumun niçin zehirlenmiş gibi davranıp durmuşum yıllardan beri? Ne faydasız bir eylemdir bu. Ey Rabbim, bir kişi de çıkıp dememiş ki bana bağışlamak yalnızca sana mahsustur. Kimden ne eli beklemişim ben; saçmalık.”
Susuyorum. Sanki hiç konuşmamış ve konuşmayacakmış gibi yutuyorum söylemek istediğim diğer kelimeleri. Fahriye ve Nil yanımda bağdaş kurup oturmuşlar. Üzgün gözlerle beni izleyen iki surat. İşte katlanamayacağım bir diğer mesele.
“Çocuktun sen de. Bu yaptığın seni hatalı kılmaz. Bilemezdin. Kendini bunca yıl böyle bir konu için suçlaman çok yersiz olmuş Defne. Bilmek istersin diye söylüyorum, oyunun galibi değilsin. Bir galip var mı onu da bilmiyorum. Bu tarz oyunlarda her zaman mağlup olacak olanın sen olduğunu biliyorum sadece. İçini ferah tut, hiçbir şeyi yanlış yapmadın sen.”
Gülüyorum Nil’in söylediklerine. Bir bakıma haklı olması, bir dramaya tutunup hayata başka bir gözle bakmanın muhteşem perspektifini silmiyor. Onun yerine üstümdeki tozları siliyorum parmaklarımla.
“Yalancı” diyorum, “bunları söylerken yere uzanmamıştın ki”.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
