GÖLGENİN HİKÂYESİ / Cem Demirok
GÖLGENİN HİKÂYESİ
Size bir hikâye anlatacağım. Okkalı, dolambaçlı ve hakikaten de yaşanmış bir hikâye. Ahşap tozunun, reçine kokusunun ve gıcırdayan tahtaların arasından çıkardığım bir sır. Adım Gepetto. Doğru duydunuz, ben o kukladan çocuğun babası olarak tanıdığınız Gepetto ustayım. Dinleyeceğiniz masal, benim masalım.
Hakkımda şimdiye kadar kulağınıza çalınan şeylerin pek çoğu doğru değil. Ben ne birilerinin döne döne anlattığı gibi baba olmak isteyen kibirli bir adam oldum, ne de sihirli bir kütük bulunca ondan kukla yontup satarak zengin olma hayali kuran bir ayyaş. Hepi topu herkes kadar yalnız, yeryüzü kadar yorgun ve sizler kadar küskün bir adamım. Marangozum, oyuncak yontarım. Farkım budur, oyuncakları önemserim.
Doğduğum günden bu yana yetmiş seneden fazla zaman geçmiştir. Sık ağaçlarla örülü çam ormanlarının bitip sivri kayaların başladığı şu yamaçta yer alan, şu dört evden birinde doğdum. Annemi hiç tanımadım. Hem karnımı doyurmak hem de babamı unutmamak için, o öldükten sonra onun işini yapmaya devam ettim. Çam kestim, dalları budadım, kasabadan gelen gürültülü makinelere yükleyip günün sonunda yevmiyemi alarak yaşadım. Sekiz yaşından beri ağacın her türlüsüyle hemhal oldum. Bir çamı meşeden ayırmak için onun kokusunu almam yetti. Sonra büyüdüm, kollarım güçlendi, ruhum seyreldi. Dört kişi bir kütüğü zor taşırken ben ikisini birer omzuma almaya, gerekirse yamacın sonuna kadar taşımaya muktedir oldum. Köylüler arasında adım Porsuk’a çıktı.
Sonra yine büyüdüm, bu defa kütük taşıyan ellerim nakış işleyen terzilerinkilere benzedi; ağaçları işler oldum. Kendime irili ufaklı aletler edinip tabureler yapmaya, sandalye ayakları tamir etmeye başladım. Derken bebek beşikleri yaptım, köylülere siniler, kilerlere dolaplar, evlenecek olanlara geniş karyolalar yonttum. Adım artık Marangoz oldu.
Zaman durmadı, ben yine büyüdüm. Yüzümden yaşımın anlaşılmadığı, gözlerime bakınca genç, ellerime bakınca yaşlı olduğum zannedilen yıllara geldim. Topuklarımın bittiği yerde bir uçurum taşımaya başladım. Anasıyla dedesiyle dükkânıma gelen çocuklara hediye olur diye kuklalar, küçüklü büyüklü tayyareler, ahşaptan kırmızılı morlu gemiler yontar oldum. Bıyığı terlemiş yeni yetmeden, anasının kovuğunda doğmayı bekleyen bebeye kadar içeri giren her çocuğa birer tane hediye ettim. Hayatta en çok oyuncak yontmayı sevdim.
Yıllar biraz da böyle geçti. Ünüm köyden taştı; komşu kasabalardan ana babalarının ellerini tutup gelen çocuklar da dükkanıma doldu taştı. Onlara karıştım, onlarla oynadım, analarının babalarının söylediklerini duymadım. Oyuncakların çocuklarla konuştuğuna inandım. Sonra yaşlandım. Derim sarktı, yüzüm sarardı. Yanımda yürüyenler yanımdan geçer gider oldu. Tahtadan yonttuğum oyuncaklarım yıllara meydan okurken ben zamanın çarkının altında ufalandım. Ellerim artık ağacı işleyemez, zihnim yıllarca emrime amade çalışan ahşaba söz geçiremez oldu. Gözlerim gördüğünü anlatamıyor, kulaklarım olmadık sesleri tutup aklımın içine getiriyordu. Haksızlığa uğradım; öyle oldu sandım.
Artık böyle yaşıyordum. Raftaki oyuncaklar azalıyor, boğazımdaki sızı yutkunsam da geçmiyordu. Aklımda, yıllar evvel dükkânıma gelen kırmızı şekerli çocuğun görüntüsü dönüyordu. Bana “senin oyuncağın hangisi” diye sormuştu. Gri bulutlar içime sığmadan çok önceydi bu, burnumdaki gözlük çekmeceye girmeden çok önce. Sonra da cevabı dinlemeden arkasını dönüp gitmiş, bana hiç oyuncağımın olmadığını o gün, o çocuk öğretmişti. İçim sıkıldı, midem bulandı. Aldığım nefes, dimağıma gitmemeye başladı. Kırmızı şeker tutan iri gözlü o çocuğa da onun sorup cevap alamadığı içimde yaşayan fidana da verecek bir cevap bulamadım. Cevabım olsun istedim. Bir oyuncağım olsun, o da benimle konuşsun istedim. İşte döne döne hikâyelerini okuduğunuz Pinokyo’yu yapmaya, böylece karar verdim.
O gün bir gayret yerimden kalktım, bacaklarımın güçsüzlüğüne aldırmadım. Gözlüğümü taktım, aklımda kırmızı şekerli çocuğun iri gözleri, önümde bahçede duran kütüklerin en büyüğüyle paslanmaya yüz tutmuş tezgâhımın başına son bir kez yeniden kuruldum. Kütüğü saatlerce doğradım. Doğrarken terledim, terim akarken gözlerimdeki sisi de alıp gitti. Keskiyi tutan ellerim yeniden göz bebeklerimi takip etmeye, zımpara kâğıdı da eskisi gibi elimle bütünleşmeye başladı. Kırmızıyı aldım, siyahı sürdüm. Pinokyo’yu parlatabildiğim kadar parlattım. Üçüncü günün akşamına gelince artık elimin altındaki tombul kütük gitmiş, yerine kısa pantolonlu, siyah ayakkabılı, iri gözlerindeki şaşkın bakışlarıyla bir kukla gelmişti. Geçmiş karşıma oturmuş, cansızlığına meydan okuyacağı anı beklemeye koyulmuştu.
Yaklaştım. Cesaretimi topladım, derin bir nefes aldım ve ona ilk olarak “Sen benim oyuncağımsın” diye seslendim. “Seni kimseye vermeyeceğim, sen de bir yere gidemezsin.”
O konuşmayınca da ekledim, “Oyuncakların konuştuğunu bilirim ben kukla çocuk, çocukların tümü çözemediği şeyleri oyuncaklarına götürür, böyle gördüm böyle öğrendim” dedim. “Madem öyle benim de sorum olacak sana bir tane” diye devam ettim. “Gecikmiş bir soru, çözemediğim bir konu.” Sonra durdum, derin bir nefes daha aldım. Ellerimi kenetledim ve “Söyle bakalım bu dedeye şimdi, nereye gider yaşamayanlar ve çok önce yaşamış olanlar” dedim. Sonra sustum. Kukla da sustu. Sustu, sustu, susmaya devam etti. Bütün oyuncakların yaptığını yapıp görünüşünden hiç ödün vermedi. Anlamadı mı, bilemedi mi, yoksa sorduğum sorudan korktu da dilini mi yuttu diye düşünürken, ağzından çıktığını hiç görmediğim kelimeler gelip aklımın duvarlarına çarpmaya başladı.
“Nereden geldiler ki onlar usta” diye sordu bu ses önce. Sonra birden kesildi, sonra yine devam etti. “Anneni tanımadın, babana üzülmedin. Kendini yaşamaya bir türlü başlayamamış saydın. Yaşamış olanlar nereye gider bilinmez ama hiçbiri bir daha geri gelemez, bu bilinir usta. Bilmek istemeyip durduğun şey de nihayetinde budur.”
Pinokyo da konuşmuş sonra susmuştu. Onu duyan zihnimse konuşmayı unutmuştu. İçimde kabarmaya başlayan kelimeler dışarı çıkamamış, sonunda da beni olduğum yere yığmıştı. Bir saat sürdü ağladım, sonra bir saat daha. Sonra kalktım yavaşça, ellerimi yıkadım. Pinokyo’yu aldım onu da bir güzel yıkadım. Ona dükkânımın en güzel yerinde bir köşe yaptım. O günden bugüne, beni bir çukura koyacakları bugünüme gelene kadar da bir tek Pinokyo’yla konuştum.
Demem o ki size; Pinokyo, Gepetto ustaya unuttuğu çocukluğundan haber taşısın diye vücuda gelmiştir. Onun hikâyesi durmadan devam etmiş ama artık benimki bitmiştir.
Zaman yeniden akınca ve ucu sonların en sonuncusuna çıkınca dolambaçlar bitmiş, tüm patikaların çukura açıldığı yere gelmişiz demektir. Elimi bırakırsanız müsaadenizle ineyim şimdi çukura. Pinokyo da otursun başucumda, iri gözleriyle gülsün dursun gelen geçene.
Olur da içinizden oyuncakların konuştuğuna inanan biri çıkacak olursa da, buyursun bizi ziyarete gelsin. Şu tükenmez reçinenin kokusunu içine çeksin. Topuğunu kendi uçurumundan bir adım öne atmayı unutmasın sakın ve her kim olursa buraya gelebilen, Pinokyo’yu mutlaka kendi çocukluğu saysın.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
