Ayşe Yeşim Özcan

KIRLANGIÇ DANSI

Düştüğü kuyuda kimseden medet ummadan öylece kalabilmeli insan kişisi. Durumuna ille de bir isim takmadan, anlamlandırmaya çalışmadan durmalı, durabilmeli.

Bazen kaybolup gidersin, dibe en dibe düşersin.

Ama bilmez misin, o kayboluşun o en dipte olması gerektiği kadar kalma halinin sona ermesiyle başlar dönüşüm.

İnsan kişisi kaybolduğu o dipte kalmayı da bilmeli. Tek satır yazamamayı, okuduğunun, dinlediğinin farkında olmamayı, dahası dibin dibini gördüğünü bilip kabul etmeyi ve sonra tam da oracıkta kalması gerektiğini… Bilmeli ve ne kadar kalınması gerekiyorsa kalabilmeli.

Belki susup da hiç konuşmamak. Belki bambaşka hani “bu hiç tarzım değil” dediği ne varsa, dudak büküp, omuz silkelediği her şeyi bir bir yaşamalı.

Düştüğü kuyuda kimseden medet ummadan öylece kalabilmeli insan kişisi. Durumuna ille de bir isim takmadan, anlamlandırmaya çalışmadan durmalı, durabilmeli.

Şimdi bana böyle n’oluyor?

Soru sormadan, paniklemeden kalmak… Durmak, hiçbir eyleme geçmemek.

“Vardır bunun da bir sebebi” diye kendimi sorguladığım bir kuyuya düşmüş gibiyim. Dipsiz bir kuyunun ta en dibindeyim. Telaşla tüm duvarlarına tek tek tırmanmayı denedim o kuyunun içindeyken; malum, güçlü kadınız ya; serde kimseye muhtaç olmamak da var.

Hopladım, zıpladım, oradan oraya koşup durdum bir zaman. Olmadı.

Böyle ne kadar zaman geçirdim, bilmem. Bildiğim, çabaladığımla kalışım ve epey yorulduğum.

Baktım ki olmuyor, bıraktım debelenmeyi. Önce küçük küçük harflerle ardından bağıra bağıra yardım istedim: “kurtarın beni!”

Yardıma ilk, sesimi bilenler, küçük harflerimden beni tanıyanlar geldi. Çığlığımı duyup da gelenler, kuyuya eğilip görmeye çalışanlar, ip sallayanlar. “Şuradan tırmanabilirsin, bak o köşede taşların arasında çıkıntılar var” diyenlerle, kuyunun başında bekleşenlerle epey mesai yaptım kurtuluşum için. Bol bol tavsiyelerini dinledim.

“Çıkarın beni buradan” diye avazım çıktığı kadar bağıra bağıra kuyunun başındakilerle kavga ettim.  Onlar kuyunun başında, ben dibinde. Ne çok laf anlatmaya uğraştım. Bir iki kafasını uzatıp bakan oldu, hepsi de öncekiler gibi kuyuya sarkıtıp kafalarını akıl verdiler. Bazısı da sanki ilk kendisi akıl etmişçesine aşağıya ip sarkıttı o günlerde. Bir umut yerimden doğrulup, ipe sıkı sıkıya tutunup, “yukarı çekin beni” dediğim her denemem hüsrandı. Hatta bir gün tam kuyunun ağzına gelmiştim ki ipin ucunda, çeke çeke çıkarmıştı üç beş kişi. Salladıkları ip, ağırlığıma dayanamadı da koptu yarı yolda. Bir başka sefer yarısında, “biz yorulduk, ipi bırakıyoruz” deyip çekip gittiler beni yarı yolda bırakıp insanlar.

Oysa baktığımız yer farklıydı.

Ben kuyunun dibinde bağırıp dururken ne çok eğilip de bakan oldu o kör kuyudan içeri.

Ama olmadı.

Kimse beni o kuyudan çıkaramadı. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum bir süre sonra artık kuyunun başına gelen giden kalmadı.

Ben mi?

Hoplayıp zıplamaktan ve yardım çığlıkları atmaktan çok yoruldum. Harfleri yorgun; eli kolu, kaşı gözü yara bere içinde, canı yanar halde kalakaldım.

İşte o, sesimin kısılıp, kuyunun başına gelen gidenin de tükenmeye yüz tuttuğu günlerden biriydi. Durdum. Durdum ve ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Bu kuyuda, insanlar gelip beni bulsun, kurtarsın diye çığlık atmaktan, tırmanmayı becerememekten. İnatla çabalamaktan, kurduğum cümlelerden yorulduğumu dahası gücümün nasıl tükendiğini görüp de ağlayıp sızladım.

Ne yapacaktım?

Önce kuyudan çıkmak için yukarılara bağırıp çağırıp başkalarından medet ummak yerine, kuyunun dibinde öylece kalmaya karar verdim. İhtiyacım olan, orada tıkılıp kaldığımı kabul etmekti. Böyle yazdığıma bakmayın, hiç kolay değil elbet bu kabul, neme lazım. Elbette ara sıra kafamı kaldırıp yukarıya seslendim: Ben buradayım!

Bu sabah, hep uyuduğum köşeden farklı bir tarafta uyandım. Düştüğüm ilk günden beri hep üzerine kıvrılıp yattığım o rengi solmuş, hırpalanmış şalım altımda değildi. Kendime yatacak yer, diye bellediğim o köşenin çok başka bir tarafında uyandım bu sabah ve “bu kuyudan çıkmam lazım, işim gücüm, beni bekleyenler var, sadece buna odaklanmam lazım” demek yerine kafamı kuyunun ağzına kaldırıp, yukarı baktım.

Kuyunun bittiği yerde masmavi bir gökyüzü vardı ve kırlangıçlar dans ediyordu.

Her yıl vakti geldiğinde binlerce kilometre yol kat eden kırlangıçlar; yüzyıllardır cesur denizciler için yelken deneyimlerini ve maceralarını gösterdikleri büyük bir sembolik değer taşıyor. Açık denizde görüldüğünde karanın yakın olduğunu fısıldayan, eve dönüşün işareti.

Doğanın döngülerinin ve zaman akışının bir hatırlatıcısı kırlangıçlar kuyunun ağzında, sabahın o güzelim kuytusunda çatal kuyruklarıyla döne döne, alçalıp yükselerek dans ediyordu. Sanki sadece kendilerinin duyabildiği bir müziğin ritmiyle birbirine çarpmadan.

İşte bu sabah, iki günde bir kuyudan o eski kovayla sarkıtıp bıraktıkları kahvemi gökyüzünü izleye izleye dahası kırlangıçların dansına dikkat kesilip evine dönmeyi bekleyen denizcileri düşünerek içtim. Ve uzun zamandan beri ilk kez bu sabah, bu dipsiz kuyunun en dibinde olduğumu boş verip, gökyüzü mavisinin ve simsiyah bir siluet halinde uçuşan kırlangıçların dansıyla kahvemin tadını çıkardım. Unuttum karanlık bir kuyunun içinde oluşumu. Sadece gökyüzü, kırlangıçlar ve ben vardım. Belki de ilk kez, bir kuyunun dibinde değil de masmavi bir gökyüzünün altında oturduğumu hissettim.

Sonra birden fark ettim; kırlangıçlar yeni gelmemişti, belki de bu kuyuya düştüğüm ilk günden beri her sabah orada dans ediyorlardı. Onlar bu dansa yeni başlamamıştı. Başını kaldırıp gökyüzüne bakmayı akıl eden bendim. İşte o an anladım ki insan bazen o kuyudan çıkmadan da dönüşebiliyormuş.

Bu sabah masmavi bir gökyüzünün altında, uçsuz bucaksız bir denizin tam ortasındayım. Acele etmiyorum.  Kırlangıçların dansını tekrar izleyeceğim karaya dönüşümü beklemek yerine rüzgârın sesini dinleyerek kahvemi içiyorum. Ve ben kırlangıçların iyi şans getirdiğine inanıyorum. Bazen dönüşüm, duvarları aşmakla değil; gökyüzünü yeniden fark etmekle başlıyormuş.

Günaydın.

 

(Kırlangıç Dansı, 19 Temmuz 2026- Ankara)

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir