DÜN BATIMI / Neslihan Bağlaç
DÜN BATIMI
Bir gömleğin iki yakasını birleştiren yaka iğnesine benziyor köprü. Bütün yaşamını temize çeken takım elbiseli adamlar gibi efendiliğini korumaya devam eden şehir, bu görüntüsüyle kafasının içindeki çarpık kentleşmeyi örtmeye çalışan efendi bir adamı andırıyor. Tıpkı onun gibi. O da çekti mi üzerine bir takım elbise, efendi bir adama benzerdi kendince. Kimse bilmezdi onun içini. Dışı görkemliydi ya, gerisi önemli değildi. Ama sen bilirdin ufaklık. O giyinip kuşansa da sen bilirdin. Her şeyini bilmene rağmen yine de severdin. Koşup boynuna atlamak istediğinde seni iteklerken de severdin. Hep severdin. Anlamaya çalışırdın onu. Çok yoruluyor derdin içinden. Beni çok seviyor aslında ama saklıyor diyerek kendini avuturdun kumdan kalelerini yaparken.
Hatırlıyor musun? Hani pazar sabahları kapı aralığından onun yatakta yatışını izlerdin. Pazar sabahları; onu görebildiğin tek sabahlardı. O anların tadını çıkarırdın kapı eşiğinde. Kapının arasına sıkışmış, çabucak kaybolacağını bildiğin küçük bir mutluluk bulduğun için uzatabildiğin kadar uzatırdın o anı. Bazı sabahlar uyanık olurdu, tavanı izlerdi boş boş. Sen de parmak uçlarında, biraz da çekingen gidip yanına uzanırdın. Gittiğin gibi kolunu kafasının üstüne koyar, gözlerini yumardı. Ya da sırtını dönüp uyuyor gibi yapardı. Üzülürdün, üzüldüğünü söylemezdin kimseye.
Arkadaşların okulda yaz tatili hikâyelerini anlatırdı öğretmen sorduğunda. Sen de bir keresinde babam bana yüzmeyi öğretti bu yaz tatilinde diye kendince süsleyip püsleyerek anlatmıştın sınıfta ballandıra ballandıra. Hayatımın en mutlu yaz tatilini geçirdim demiştin hayran hayran dinleyen arkadaşlarının bakışları arasında. İlk o zaman öğrenmiştin yalan söylemeyi. Bu, sana sahte bir huzur vermişti. Oysa o yaz baban sana yüzme öğretmeye çalışırken sıkılmıştı senden, korkaklığından. Ahtapot gibi, onun vücuduna sarıldığın için çok sıkılmıştı. “Tatilimi seninle boşa harcayamam, korkak! Senden adam olmaz” diyerek kurtulup atmıştı kendini denizin enginliğine. Sen yine kumdan kaleni yapmaya devam etmiştin. Dalgalar, yaptığın kaleleri yıktıkça sen yenisini yaptın.
Peki ya kıskanmayı ne zaman öğrenmiştin ilk? Hatırlamıyor musun? Ben hatırlıyorum. Teyzen gelirdi bazı hafta sonları. Arabaları sevdiğini bilirdi. Çarpışan arabalara binmeye götürürdü seni de. Serkan’la enişten bir arabaya, teyzenle sen başka bir arabaya binerdiniz. Çarpışıp dururdunuz devamlı. Onlar gülüşürken sen somurturdun. Serkan’la enişteni kıskanırdın içten içe. İlk o zamanlar öğrendin kıskanmayı.
Hâlâ aynı koltukta oturuyorsun ufaklık. Hâlâ utangaç ve ürkeksin. Hiç büyümeyecek gibisin. Büyüme zaten. Büyümek anlamaktır. Sen hiçbir şeyi anlama. Anlayınca büyürsün, büyüyünce canın yanar ufaklık. Seni almaya geldim ufaklık. Yıllar önce buralardan giderken seni götürememiştim yanımda. Şimdi benimle gelmeni istiyorum. Gideceğimiz yerde yaka iğnesi takılmış gömleğe benzeyen köprü yok. Biliyorum sen çok seversin köprüyü. Bütün gün pencere kenarında oturup köprüden geçen arabaları sayardın. Mavi, yeşil, beyaz, sarı, kırmızı… Oyuncak arabalarını dizerdin pencere pervazına. Sonra yorgun başın, kolunun üstüne düşerdi onu beklerken. Ne dersin, gelecek misin benimle? Hiç ona bakma, eli kolu bağlı onun. Hem dili de bağlı, konuşamaz seninle. Ondan izin almana ya da korkmana gerek yok artık. Sadece ben varım, ben. Bana güven.
Hayır hayır, ağlama sakın. Sen çok ağladın kumdan kaleler yaparken. Nereye bakıyorsun? Evet, hatırladım. Ne hayaller kurmuştun ufaklık. Babalar ve oğulları okulda takım kurmuştu. Okullar arası futbol turnuvası yapılacaktı. Siz de gidecektiniz; en azından sen öyle sanmıştın. Çünkü sana “Bakarız” demişti. Bakmadı. Sana bir kere olsun gören gözlerle bakmadı. Ağlama ufaklık. Bazen kabuk bağlayan yaranın üstüne kara bir sinek konar, yaranın üzerinde gezindikçe kaşırsın yarayı, kaşıdıkça kanatırsın. Zamanla küçülür yara. Kabuk düşer, yaranın izi kalır.
Sonra futbol turnuvası yerine, iş toplantısına sürükledi seni peşinden. Koca göbekli, takım elbiseli adamların arasında sen de takım elbisenle küçük bir adamdın. Nefret ettin takım elbiselerden. Onlar ağzı kulaklarında gülümsemelerini bırakırken zamana, sen gözyaşlarını bıraktın. O kadar zamandan sonra kurudu mu ufaklık? Kurumaz.
Tozlu camın üstüne kocaman bir damla düştü. Silmeye çalıştın, çamurlaştı. Camın arkasında küçücük bir damla, duruyor hâlâ. Silmeye çalıştın, ölümsüzleşti.
Yoruldun ufaklık. Yarın uzun bir yolculuğa çıkacağız seninle. Siestayı çok severdin, hâlâ seviyor musun?
Bak, gün batmaya hazırlanıyor. Hadi dünü batıralım.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
