Binnur Çolak

FOUCAULT SARKACI ÜZERİNE (1)

Foucault Sarkacı Üzerine Teolojik ve Kabalist bir Okuma

Kitabın kapağına dokunduğumda parmaklarım bir kapının soğukluğunu hissetti. Meşe ağacından, demir çivilerle dövülmüş, açılmayı hem davet eden hem reddeden bir kapı. Yavaşça açtım.

Uzun süre kapalı kalmış şeylerin çıkardığı, büyük bir sesle aralandı.

İçeriden soğuk hava geldi. Latince el yazmaları, harfler, sayılar sayfalar uçuştu. Sarkacı gördüm. Tavandan inen kalın telle, usul usul sallanıyordu. Üst üste yığılmış haritalar, yarım kalmış şifreler; kimler yazdı bilinemez. Duvarda birbirine bağlı semboller ve resimler var. İçeriden yazarın sesi yankılandı.

“Giriyorsun.”

“Evet” dedim.

Bir süre sessizlik.

“Peki hazır mısın? Kabala için, Tapınak şövalyeleri için, Felsefe ve Ezoterizm için, binlerce yıllık bir komplonun ağırlığı için. Ben sekiz yılda yazdım bu romanı; Ortaçağ tarihinin yoğun bilgisini içeren kurgusu, dünün tarihinin bugüne yansıması. Otuz bin kitaplı arşivimin belgeleri. Beni bilmeden okuyamazsın. İlk romanım Gülün Adı’nı okumadan geçemezsin. Aşmış olman gereken bilgiler var. Tek bir edebi türe sığmam, ben Eco-Roman’ım. Bazı edebiyat eleştirmenleri Ansiklopedik Roman olarak tanımlar. Bunları okumadan aşman zor.

“Okuyorum zaten.”

“Okumak başka şey. Casaubon da okuyordu. Belbo da. Bak ne oldu onlara. Soru şu; bir anlam örüntüsünün içine düştüğünde, o örüntünün kurgu olduğunu hatırlayabilecek misin? Yoksa sen de inanmaya başlayacak mısın?”

Kapının önünde bekliyordum. Eco devam etti, sesi biraz daha alçaldı.

“Burada her şey birbirine bağlı. Tapınakçılar, Bacon’a, Bacon Hermetizm’e, Hermetizm sana. Aşırı yorumla ortaya çıkan felsefeye, takıntılı düşünürlere. Tarihe, bilime ama dikkat et; bağlantıyı kuran zihin senin zihnin olacak. Ve o en tehlikeli labirent.”

“Yine de girmeliyim.”

Eşiği atladım. Kapı yoktu artık. Yalnızca sayfalar. İçeride sarkaç dünyanın dönmesini gözlerimin önünde sergileyerek salınıyordu…

Umberto Eco,  “Kurmaca bir dünyaya adım atmak, gerçekliğin işleyişini anlamak için egzersiz yapmaktır” demiştir. Foucault Sarkacı ise bu egzersizi tersine çevirir.

Roman Eco’nun dediği gibi ansiklopedik bir eserdir. Her ansiklopedi gibi keşfedilmeyi bekler. Bu yazı, okura rehber olan için o keşfin haritasını çıkarmaya çalışıyor. Burada durup bir şeyi açıklamak gerekiyor. Eco’nun, edebiyat dünyasına kazandırdığı en önemli kavramlardan ikisi Ampirik Okur ve Örnek Okur ayrımıdır. Eco bu kavramları Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı eserinde detaylandırır. Ampirik okur, metin karşısında özgür olan sıradan okurdur. Kendi yaşamını, önyargılarını, anılarını korkularını ve anlam arayışını metne taşır. Metnin asıl niyetini göz ardı ederek bakış açısına göre esnetebilir. Yorumu kendi anlam dünyasına taşır. Örnek okur; metnin hedef olarak seçtiği, iş birliğine çağırdığı ideal okurdur. Metnin kendi katmanlarını tarihsel, kültürel, dilsel bilgiyi kullanarak satır aralarındaki boşlukları yazarın ipuçlarını takip ederek doldurur. Yazarın kurduğu tuzakları fark eder yorumunu metnin yapısına göre şekillendirir. Metni kendi hayatına uydurmaz; kendini metnin gerçekliğine göre konumlandırır. İyi bir metin sadece bir kurgu anlatmaz, aynı zamanda o kurguyu doğru okuyabilecek kendi örnek okurunu da adım adım eğitir ve yaratır. Foucault Sarkacı’nın yapısındaki deha tam bu iki kavram arasındaki gerilimde yatar. Eco örnek okuru son derece yüksek bir çıtaya çeker. Bilgiye aşina olan okur “bilgi bu okumada belki de seni kurtaramaz” diye ince bir çizgi çeker. Bu örnek, okurun farkında olmadan ampirik okura kayabileceği şüphesidir. Roman gerçek bilgiyi barındırır yazarın tuzakları metnin içinde gezinir.

  • Gerçek ile Kurgunun Arasındaki İnce Çizgi

Komplo teorileri, tarih boyunca belirli bir mantık şablonuna sadık kalmıştır. Görünür olayların ardında gizli bir özne vardır, bu özne her şeyi planlayandır ve mevcut tüm veriler; çelişkili olanlar da dâhil, bu öznenin varlığını kanıtlar hale getirilir. Karl Popper’ın “Komplo Teorisi Zihniyeti” olarak tanımladığı bu yapı, kanıtlanamaz olduğu için değil, tam tersine her şeyi kanıt olarak kullanabildiği için çürütülemez hale gelir.

Foucault Sarkacı’nda; editörlük yapan Casaubon, Belbo ve Diotallevi tam da bu şablonu bilinçli ve oyun biçiminde kurarlar. Başlangıçta entelektüel eğlence, neredeyse parodi olan “Plan” zamanla kendi iç tutarlılığını o denli güçlü biçimde oluşturur ki kurucuları bile ondan kurtulamaz. Eco burada yalnızca bir roman yazmaz. Komplo düşüncesinin bilgi felsefesini yapısal bir çalışma ile ortaya koyar.

Romanın gerçek komplo teorileriyle ilişkisi yüzeysel bir malzeme alışverişinin çok ötesindedir. Eco Tapınak Şövalyeleri’nin tasfiyesinden Gül-Haç kardeşliğine, Siyon Protokollerinden, Hermetik geleneğe uzanan tarihsel komplo anlatılarını yalnızca dekor olarak kullanmaz; bu anlatıların nasıl işlediğini, neden inandırıcı göründüğünü ve zihinleri nasıl ele geçirdiğini soruşturur.

Gerçek komplo teorileriyle romandaki kurgusal “Plan” arasındaki en çarpıcı yapısal benzerlik, bağlantı mantığındadır. Her iki durumda da zincir şu şekilde işler; iki olay arasında herhangi bir temas noktası bulunur, bu temas bir neden-sonuç ilişkisine dönüştürülür ve ortaya çıkan ilişki daha büyük bir örüntünün parçası haline getirilir. Romanda bu süreci en açık biçimde Belbo nun Abulafia adını verdiği bilgisayar üzerinden gözlemleriz. Rastgele üretilen bağlantılar bile anlamlı görünmeye başlar. Kurgu, gerçek komplo anlatılarından önemli bir noktada ayrılır. Karakterler başlangıçta ne yaptıklarının farkındadırlar. Bu düşünce farkındalığı romanı bir komplo anlatısı olmaktan çıkarıp komplo anlatısının kendisini nesne olarak alan bir yapıya dönüştürür. Ancak Eco’nun asıl korkutucu sorusu da tam burada belirir. Düşünce farkındalığı, bir noktadan sonra inancın önünde yeterli bir kalkan olmaktan çıkar mı?

  • Eco’nun Malzeme Deposu

Foucault Sarkacı’nın tarihsel altyapısı, rastgele seçilmiş gizemlerin bir araya getirilmesinden ibaret değildir. Eco her biri kendi içinde gerçek bir tarihsel ağırlık taşıyan dört ana kaynağı birbirine kenetleyerek romanın komplo iskeletini inşa eder. Bu kaynaklar arasındaki bağlantılar kurgu değildir. Tarihsel olarak iddia edilmiş ya da belgelenmiş ilişkilerdir. Eco’nun dehası, bu gerçek bağlantıları kurgunun içinde kullanırken onların gerçekliğini de sorgulatmasındadır.

Tapınak Şövalyeleri: Komplonun Çekirdeği

1307’de Fransa Kralı IV. Philippe, Papa V. Clement ile iş birliği yaparak Tapınak  Şövalyeleri’ni, sapkınlık ve ahlaksızlıkla suçlar. Tarikatın başı, Jacques de Molay’ı diri diri yakmaya mahkûm eder. Tarihin en büyük mülk mücadelelerinden biri eşliğinde gerçekleşen bu tasfiye, yüzyıllar boyunca tek bir soruyu canlı tutmuştur; Şövalyeler gerçekten bir sır taşıyor muydu? Soruyu besleyen şey yalnızca tarihin karanlık köşeleri değildir. Tapınak Şövalyeleri’nin İslam dünyasıyla özellikle de Haşhaşilerle kurduğu iddia edilen ilişkiler, Kudüs’teki Süleyman Tapınağı’nın altında yürüttükleri kazılar ve burada ne aradıkları ya da buldukları sorusu; ibadetlerinde kullandıkları iddia edilen Baphomet sembolü. Bunların her biri ayrı bir komplo zincirinin başlangıç halkasıdır. Gerçek olan şudur; örgütün ani ve şiddetli yok edilmesi, sırrın da yok edildiği anlamına gelmez. Aksine, sırrın bir yerlerde bir biçimde birileri tarafından taşındığı varsayımını neredeyse kaçınılmaz kılar.

Romanın karakterleri de tam bu boşluğa yerleşir. Casaubon ve arkadaşları çalıştıkları yayınevinde “Planı” kurgularken Tapınak mirasının gizli bir koldan günümüze ulaştığı varsayımını temel alır. Bu varsayım tarihsel olarak kanıtlanabilir değildir fakat çürütülmesi de bir o kadar güçtür. Komplo düşüncesi tam da bu belirsizlikte nefes alır.

Gül-Haç Kardeşliği: Görünmezliğin Örgütü

1614’te Almanya’da yayımlanan “Fama Fraternitatis” adlı gizemli bildiri, Christian Rosenkreuz adında bir bilgenin kurduğu gizli bir kardeşliğin varlığını ilan eder. Rosenkreuz’un hikâyesi başlı başına bir komplo anlatısının bütün unsurlarını taşır; Doğu’ya yaptığı yolculuklar sırasında Arap, İran ve Mısır bilgelerinden öğrendikleri; Avrupa’ya döndüğünde bu bilgiyi aktarmaya çalışması ve reddedilmesi. Sonunda seçilmiş bir çevre kurarak sırrı gizli tutmayı tercih etmesi. Kardeşliğin en çarpıcı özelliği görünmezliğidir. Üyeleri toplumun içinde yaşar, mesleklerini icra eder. Sıradan görünürler ama her yerde mevcutturlar. Bu görünmezlik, örgütün varlığını kanıtlamanın da çürütmenin de imkânsız olduğu anlamına gelir. Bazı tarihçiler Gül-Haç kardeşliğinin hiçbir zaman gerçek anlamda var olmadığını yalnızca bir düşünce ya da edebi bir kurgu olarak ortaya çıktığını ileri sürer. Ancak bu olasılık bile paradoksal biçimde örgütün gücünü artırır. Var olmayan bir örgüt, üyelerini ele verme riskini hiçbir zaman taşımaz. Rönesans Hermetizmiyle derin bir bağı olan Gül-Haç geleneği, Kabala sembolizmini Hristiyan mistisizmiyle harmanlayan bir düşünce sistemi üzerine kuruludur. Rosenkreuz efsanesinde geçen gül ve haç sembolleri Kabalistik anlam katmanlarıyla yüklüdür. Gül gizliliği, haç ise dönüşümü simgeler. Bu sembolik dil, örgütü yalnızca bir siyasi yapı olmaktan çıkarır.  Bir bilgi geleneğinin taşıyıcısı konumuna yerleştirir. Romanda Gül-Haç geleneği Tapınak mirasını devralan halkalardan biri olarak konumlandırılır. Bu bağlantı tarihsel olarak da iddia edilmiştir.

Hermetik Gelenek: Anlam Örüntüsünün Felsefesi

Hermesçilik, antik dönemin gizemli bilgesi Hermes Trismegistos’a “üç kez büyük Hermes’e” atfedilen öğretilere dayanır. MS 2. Ve 3. Yüzyıllarda kaleme alınan Hermetik metinler, Mısır bilgeliğini Yunan felsefesiyle harmanlar ve evrenin gizli bir uyum içinde işlediği varsayımını merkeze alır. Ezoterik olarak “Yukarıdaki aşağıdakini yansıtır, küçük olan büyük olanın aynasıdır, her şey her şeyle görünmez iplerle bağlıdır.”

Rönesans’ta Hermetik metinlerin yeniden keşfedilmesi Avrupa düşüncesini derinden sarstı. Düşünürler bu metinleri neredeyse kutsal bir bilgeliğin kaynağı olarak gördüler. Kabala, Hermetizm ve Yeni Platonculuk arasında kurulan sentez, Hristiyan Kabala adıyla anılan yeni bir düşünce geleneği doğurdu. Bu gelenek; evrenin sayılar, harfler ve semboller aracılığıyla okunabileceğini, doğru bilgiye sahip olan kişinin bu şifreyi çözebileceğini ileri sürüyordu. Romanın kurgusu açısından Hermetizmin önemi felsefi olduğu kadar yapısaldır. Hermesçi dünya görüşünde hiçbir şey tesadüf değildir. Her bağlantı anlamlıdır, her sembol bir şeyin işaretidir, her örtüşme daha derin bir gerçeğe işaret eder. Bu düşünce biçimi komplo zihniyetiyle özdeştir. İkisi de rastlantıyı reddeder, ikisi de her şeyin bir planın parçası olduğunu varsayar. Casaubon ve arkadaşları “Plan”ı kurarken farkında olmadan Hermetik mantığın tam da bu mekanizmasını işletirler. Bir noktadan sonra bu mantık onların elinden çıkar, kendi kendine işlemeye başlar.

Sion Tarikatı: Sahtekârlığın Gerçeğe Dönüşmesi

Sion Tarikatı efsanesi, Eco’nun romanı için neredeyse hazır bir alegoriydi. 1956’da Henri Plantard adlı bir Fransız tarafından uydurulan örgüt, kendini Merovenj hanedanının gizli koruyucusu ve yüzyıllar öncesine dayanan kadim bir yapı olarak tanıtmak için sahte belgeler üretti. Plantard’ın yazdığı metinler Paris Ulusal Kütüphanesi’ne yerleştirildi.

Sahte belgelerin kütüphaneye yerleştirilmesi tesadüf değildir. Kütüphane meşruiyetin mekânıdır. Orada bulunan her şey bir ölçüde güvenilir sayılır.  Onlarca yıl boyunca araştırmacılar, gazeteciler ve komplo teorisyenleri bu belgeleri gerçek sandı. Kutsal Kan, Kutsal Kâse gibi popüler kitaplar içi boş bilgileri milyonlarca okura aktardı. Kurgu gerçeğin yerini almıştı.

Bu durum Eco için sadece malzeme kaynağı değil, romanının temel sorusunun somut kanıtıdır; yeterince inandırıcı biçimde kurgulanmış bir sahtelik, zamanla gerçekle yer değiştirebilir mi? Sion Tarikatı bu soruya evet, yanıtı verir. Belgeler sahteydi, örgütün iddia ettiği tarih uydurmacaydı. Âmâ yarattığı etki gerçekti. Milyonlarca insanın zihninde bıraktığı iz gerçekti.

Dört Kaynak, Tek Yapı: Belirsizliğin Gücü

Bu dört unsurun ortak paydası belirsizliktir. Tapınakçıların sırrı kanıtlanamaz örgüt yok edilmiştir. Gül-Haç’ın varlığı tartışmalıdır. Görünmezlik örgütün kurucu ilkesidir. Hermetizm her şeyi açıkladığı için hiçbir şeyi açıklamaz. Her bağlantı anlamlıysa hiçbir bağlantı özel değildir. Sion Tarikatı ise gerçekmiş gibi davranarak gerçek olmuştur. Eco bu dört belirsizliği birbirine bağlayarak yalnızca bir komplo romanı değil komplo düşüncesinin bilgi felsefesine dair kapsamlı bir sorgulama yazar. Sorgulamanın merkezi şudur; komplo düşüncesi bir yanlışlık değil insan zihninin anlam arama eğiliminin normal olmayan bir uzantısıdır. Zihin örüntü arar. Bu evrimsel bir gerçektir. Sorun örüntü aramakta değil, her yerde örüntü bulmakta hatta olmayan yerde örüntü üretmektir.

Tapınakçılardan Gül-Haça Hermetizmden Sion Tarikatına uzanan bu tarihsel zincirin her halkası aynı soruyu farklı bir biçimde sorar; gizli olan nerede saklanıyor? Kabala ise bu soruya bambaşka bir yerden yanıt verir. Gizli olan dışarıda değil, içeridedir. Tarihin karanlık köşelerinde değil dilin kendisinin derinliğindedir. Eco’nun dehası bu iki arayışı, tarihsel ve dilsel, örgütsel ve felsefi olarak tek bir kurguda birleştirmesindedir. Birleştirme yalnızca kavramsal değil yapısaldır. Roman hem bu gelenekleri anlatır hem de bu geleneklerin mantığıyla kurgulanır.

Devam edecek…

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir