SAY / Beyhan Dağcı
SAY
Derviş Yıldız’a…
çaldı denizimizi büyümek
sırtını sıvazlayarak balıkların
bir vahadır diyorum, bir kum saatidir
bir kız çocuğunun ters yüz ettiği cam bir küre
durmadan, durmadan, evirip çevirip topaç gibi
durmadan dünyayı taklit ettiği aynası dökülmüş
cam bir küredir yıldızlardan kaçarak yaşayan
düz yolda yürümeyi öğrenemedim daha
sonsuz bir boşlukta iklimsiz ve ismi terk edilmiş rüzgâr oldum
şimdi tütün tarlaları var uçabildiğim eski vakitlerin göğünde
yosun da tutarmış boşluklar kullanılmamaktan, unutmaktan uçmayı
yalnızlıktan demeye dilim varmıyor
çocukken oyunlar oynadığımız o gök hâlâ burada
ama yüzebilseydim bari dediğim çok oldu, çok
başıboş bir kelimeye ayağım takılmıştı
belki içtiğim su bulanıktı yönümü bulamadımdı
düştüğümde dünya çoktan şekillenmişti bulutların kıvrımlarında
ve bir ara gökyüzüne baktığımda bizim sokaklar gibi kalabalıktı
kuşlar beş taş oynuyor, kuşlar top oynuyor
koşuyor, gülüyor, bazen düşünüyor
asfalt yollar kazılmış çamurdan evler yapmış kuşlar
pencereleri açık bırakılan
içeriden hep mutlu yüzler görünen
sonra tanklar ve arabalar iliştirmişler kenarlarına bulutların
deniz kabuklarını kırmış kuşlar
tekerlekleri olmuş bütün çamurların
bulutlar doymuş anılara
her biri elleriyle gözlerini saklıyor, bekle
o bulutlardan çocukluğumuz yağacak
sonra hiç
denizler karaya vurmuş, balıklar dönmeyecek
ıslanacağım sadece
tüten bir sıcaklık gibi yüzümde, bakana utanmak
utanmak benim tek sanatım
belki bu yüzden kör oldum, topal kaldım
kulaçlarım uzamadı, tutmadı denizi gözüm
kanatlarım iki yakanın bir araya gelmediği nihayet ben
aynı derinliğe ulaşır korkarım bütün kurşunlar, bağrım açık
sokaklarda köşe başlarını tutan ağzı kalabalık
göz rengine kadar giydirilmiş
ayaklarında sadece topuk dikeni olan dilenenlere alışıyorum
sonra pek incelikli anlıyorum utanma duygusunu
onlar dağ gibi sevdiklerine kıyamayıp
kurşunu bulutlara sıkarmış
iki temmuz yirmi bir
dünyanın bütün dağları tek bir oluktan aktı
biriken artık denizler değildi, dahası dağlardı
annemden emdiğim süt boğazıma dizilir gibi
yutkunamıyorum acını
boğazım dünyadan da dar
öksürdüm, öksürdüğüm dağımın adını bile çıkaramadım
ve ellerinde pazar çantalarıyla taşıdığı yapılar
çatılar, tuğla aralarına tanrılar gibi bırakılacak nizami boşluklar
su terazileri, keserler ve çiviler
güneş yaratılmadan önce alnının apak teriyle
koskoca bir kenti kurmuştu
ve beklemeden güneşin batmasını yıkıldı
bütün dünyayı yıkmak zelzelesiz
beyaz kağıtlardan uçurtmalar yapmayı
gemiler krepon kağıtlarından rengarenk
yürümeyi denizin kırık kabuklarından ayaklarla
sen öğrettin ey dağın emaneti
ve dolabın dizlerine çocuk gibi yatırdığın kapağında
okuduğun kitaplar, yazdığın sayfalar
incitmeyi bilmediğin kurşun kalemlerle
dünyayı ezberinden okumayı sen
yaşım dünyayı tutmuyorken üstelik
bazen de çarşamba pazarımız vardı
istanbul’un bütün sokak isimlerini sayabilirdi tezgâhları
onlar kalabalıklara sebze ve meyve sıralar
biz suyunu satardık soğuk soğuk ve hatta buz gibi diyerek
ceplerimiz yoktu
ekmekle takas etmek için elimizde taşırdık kazandığımız parayı
ve üstü yoktu alın terimizin altı da yoktu
aslına bakarsan bize denkti her şey
eğimliydi rüzgarlar dağlara bakarak
yedi mart yirmi altı
yeryüzü bütün topraklarını kaybetti
bense bütün yağmurları düşmeden avuçlarımda topladım
avuçlarım neye yetecek
nehirler kadar kısa
ıslatamadık birbirimiz omuzlarını
ben sekiz yaş büyükken van gogh’tan
ve üç yaş ufakken walter benjamin’den
Diğer Panzehir şiirlere buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
