‘ZAMANDA BİR TANIK’ HÜLYA SOYŞEKERCİ / Zerrin Saral
‘ZAMANDA BİR TANIK’ HÜLYA SOYŞEKERCİ
Hülya Soyşekerci’nin Zamanda Bir Tanık adlı deneme kitabı, Şubat 2024’te Mask Yayınları’ndan çıkarak okurla buluştu. Söyleşimiz kitap üzerinden hareketle, okuma-yazma süreçleri, deneme ve edebiyatın güncel konularını kapsıyor.
Edebiyatımızın çok üretken isimlerindensiniz, birbirinden farklı birçok dönemi, yazarını ve eserlerini ele alan denemeler kaleme aldınız, hâlen de yazmaktasınız. Denemeleriniz, kimi zaman çağın ve eser sahibinin yaşadığı zamana tanıklık etmemizi sağlarken, günümüz genç okurları için de referans niteliğinde. Öte yandan yazılarınız pek çok edebi niteliği, detayı bünyesinde barındırıyor. Bu birikimi nasıl elde ettiniz? Bir çırpıda okuduğumuz bu metinler, bize ulaşana dek hangi evrelerden süzülüp geçiyor?
Sevgili Zerrin, sen de öykünün yanı sıra denemeler ve incelemeler yazıyorsun; bu konudaki araştırma süreçlerine ve birikim oluşturmaya pek yabancı değilsin diye düşünüyorum. Uzun yıllara yayılan bir süreç bu. Küçük yaşlarımdan itibaren elime geçen her şeyi okumaya başlamıştım; böylece okumanın, öğrenmenin, düş ve düşünce dünyasına pencereler açmanın güzelliğini ve büyüsünü fark etmiştim. Çocuk kitapları, yerli ve yabancı klasik romanlar, yeni yayımlanan yapıtlar, gazeteler, dergiler, ansiklopediler okuduklarım arasındaydı. Resimli romanlardan polisiye romanlara, çok geniş bir yelpazede okuyordum. Eve her gün gazete alınıyor; başta babam olmak üzere aile büyüklerimin okuduğu kitaplar da bana rehber oluyordu. Büyüklerin okuduğu kitapları okumak bana ayrı bir mutluluk veriyor; kendimi büyümüş hissediyordum.
Yıllar böylece akıp geçerken farkında olmadan epeyce kültürel birikim elde etmiş olduğumu gördüm. Pek çok sorunun yanıtını arıyor, toplumu, tarihi, insanı, dünyayı anlamaya çalışıyor, merak ve keşif yapma duygumun izinde gidiyordum. Merak duygusu, insanı araştırmaya, düşünmeye, anlamaya ve anlamlandırmaya yöneltiyor. Okudukça ve araştırdıkça analitik düşünme yetim biraz daha gelişiyor; bulgulardan sonuçlara ulaşmaya çalışıyor, bilgiden bilince ve bilinçlenmeye doğru yükseliyordum.
Bunun yanı sıra okuduklarımın sonucunda duygu dünyamın gelişmesi, toplumsal ve insani konularda duyarlığımı artırıyor; aydınlık ve karanlık yönleriyle insan gerçeğini çözümlemeye çalışıyordum. Bu da beni psikoloji ve felsefe okumalarına yönlendirdi. Lise ve üniversite yıllarımda (78 kuşağından olduğum için) toplumsal konulara ilgim iyice yoğunlaştı, 1970’li yıllarda toplumsal hareket yükselişteydi. O yıllarda pek çok sosyolojik yapıtı, Marksist klasikleri okuyup anlama çabası içine girdim. Ancak, günümüzde teknolojinin toplumu ve insanı inanılmaz bir biçimde değiştirip dönüştürmesi ve dünyayı bambaşka bir yöne götürmesinden olsa gerek, o yıllarda okuduğum sosyolojik kitapların içindeki düşüncelerle günümüzde yaşananları çözümlemenin hayli zor olduğunun farkındayım. O nedenle, yeni düşünce akımlarını da elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Temelde düşüncelerim değişmedi; topluma bakışım yine aynı kaldı, yaşamı diyalektik düşünce ve sınıf çelişkisi üzerinden algılamaya devam ediyorum.
Bu arada, dört yıl süren bir edebiyat lisans eğitimi almıştım; okuduğum fakültenin adı Sosyal Bilimler Fakültesiydi o yıllarda. Sosyal bilimlerle desteklenmiş bir edebiyat eğitimi aldığım için kendimi çok şanslı görüyorum. 12 Eylül darbesi sonrası okulun adı Edebiyat Fakültesi olarak değiştirildi. Üniversite yıllarımda, okuduğum kitaplar hakkında yorum ve incelemeler yazmanın beni mutlu ettiğini fark ettim. İlk yazılarım öğrenciliğim sırasında Milliyet Sanat’ta ve Yazko Edebiyat’ta yer aldı. Bu süreçte her zaman okumaya, anlamaya, araştırmaya devam ettim; yıllar yılları kovaladı ve bugünlere geldim.
Zamanda Bir Tanık ile okura ve yazma eylemi içinde olanlara nasıl bir kapı aralamak istediniz?
Türk ve Dünya Edebiyatının seçkin yapıtlarını ve bu yapıtların yazarlarının edebiyat, sanat ve yaşama dair düşüncelerini, yazın anlayışlarını eleştirel deneme tarzındaki yazılarım aracılığıyla incelemek, yorumlamak, böylece okuma ve yazma tutkunlarına yeni ufuklar açabilmek, edebiyat estetiği konusundaki düşünce ve birikimlerini çoğaltmak, nitelikli kitaplara açılmalarını sağlamak, bu kitabı yazma amaçlarımın başında geliyor. Bu çabaya edebiyat öğretmenliğimin devamı diyebiliriz; ancak bu öyle bir süreç ki, bir yazarı ve onun yazın dünyasını araştırırken, anlamaya çalışırken ben de pek çok şey öğreniyor, bu öğrendiklerimle ufkumu genişletiyorum. O nedenle “öğretme” ve “öğrenme”nin karşılıklı olarak gerçekleşen diyalektik ve bitimsiz bir süreç olduğu kanısındayım.
Sanatçının, üretirken toplumsal gerçeklikten bağımsız hareket etmesi düşünülemez. Sanatçı, ait olduğu toplumun kültür kodlarını taşırken aynı zamanda edebiyat, içinde doğduğu sosyal yapıya da tanıklık eder. Yazarlar, içinden çıktığı toplumun duyuş ve düşünüşünü eserlerine yansıtır. Orhan Kemal, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi toplumsal gerçekçi yazarlar toplumdaki düzensizlik ve çatışmalar ile köy gibi küçük yerleşim yerlerinin sorunları üzerinde yoğunlaşmış; eserlerini ağa-köylü, öğretmen-imam, halk-yönetici, zengin-fakir, güçlü-güçsüz gibi belirgin farklılıklar üzerine kurmuşlardır. Özellikle “Toplumcu Gerçekçi Yazarlar” edebiyatın toplumsal işlevi olduğunu savunmuş ve halkın sorunlarını dile getirmişlerdir. Geçmişe kıyasla bugünün edebiyatı daha mı bireye yönelik sizce ya da daha mı toplumsal? Buradan hareketle günümüz edebiyatını nasıl değerlendirirsiniz?
Bence geçmişe kıyasla günümüz edebiyatı bireye daha çok odaklanan bir edebiyat. Ancak, bireyi, bireyin iç dünyasını, ruhsal çelişkilerini ve karmaşasını dile getirirken, bireyi toplumdan, toplumsal meselelerden çok fazla uzak tutmayan bir edebiyat söz konusu. Geçmişte toplumcu edebiyat, topluma dair meseleleri daha çok sınıf çelişkisi üzerinden işliyor; büyük sosyal olayların, sosyal çelişkilerin ve dönemin ruhunun aktarılmasını ön plana alıyordu. Bunu gerçekleştirirken, unutulmaz roman karakterleri inşa ediyor; bu karakterlerin, yaşadıkları dönemi kendi varoluşları üzerinden temsil etmesine önem veriyordu. Daha çok George Lukacs’ın toplumsal gerçekçi edebiyat kuramının etkisi görülüyordu. George Lukacs’ın, Roman Kuramı’nda ve daha birçok yapıtında vurguladığı gibi, toplumsal gerçekçi bir romanda karakterler çok önemlidir. Onlar, bir dönemi, toplumsal tarihin yükünü ve onun bireylerde bıraktığı izleri kendi varlıklarında yoğunlaştıran kişiliklerdir. O nedenle roman kahramanlarının hem inandırıcı, gerçekçi hem de kendi bireysel varlığında tarihe tanıklık eden yaşantılara sahip olması gerekir.
Günümüz edebiyatında ise yeni arayışlar, farklı yönelimler ve konular dikkat çekiyor. Modernizm, postmodernizm, büyülü gerçekçilik gibi akımların etkisiyle, düşler ve gerçekler bir arada ve yan yana işlenebiliyor. Gerçek izlenimi veren kişilerin yanı sıra düşsel varlıklar da roman karakteri olabiliyor. Roman karakterleri artık toplumsal dönemi temsil etmenin ağırlığını yüklenmiyorlar; giderek silikleşmeye başladılar ya da onların metin içi dünyadaki etki ve izleri epeyce azaldı diyebiliriz. Daha çok bireylerin iç dünya anlatımları dikkat çekerken, büyülü gerçekçiliğin, fantastik unsurların öykü ve romanda ağırlığı giderek arttı. Toplumsal meseleler de çoğu kez büyülü gerçekçiliğin, fantastik unsurların veya postmodernist çeşitliliklerin içinde işlenmekte. Çok renkli, çok unsurlu, karmaşık, ironik metinler, metinler arası göndermeler, mizah ya da kara mizahın içinde dönüştürülerek yeni yaratımlara yönelen toplumsal konular dikkat çekici boyutta. Ayrıca kadınların, çocukların, eşcinsel bireylerin, ayrıca hayvanların haklarının işlenmesine önem verildi. Yaşadığımız çağda ve toplumda ötekileştirilenlerin, dışlananların dünyasındaki kırılma noktalarının ele alınmasına özen gösterildi. Günümüzde konular ve meseleler sınıf perspektifinden değil, çok daha geniş bir bakış açısıyla işleniyor; her türlü şiddete ve kötülüğe edebiyat aracılığıyla dikkat çekiliyor. Toplumun daralttığı insan yaşamlarının kesitler halinde gösterilmesi, bireysel özgürlüklerin genişletilmesi çabası, günümüz öykü ve romanlarında daha çok işleniyor.
Edebiyat tarihi içerisinde bir kronoloji mi takip edersiniz yoksa belirli bir çerçeve içinde mi okuma ediminizi sürdürdünüz?
Edebiyat tarihimizin çok eski dönemlerine dair okumalar yapmak benim açımdan pek tercih edilir bir durum değil. Ancak, kuramsal bir makale ya da akademik nitelikte bir kitap bölümü yazma teklifi alır ve bunun çalışması içinde olursam, o zaman eski dönemlere dair araştırma ve yorum yapma çabasında olurum. Bu nadir durumların dışında, yazılarımı, inceleme ve yorumlarımı özellikle Cumhuriyet dönemi edebiyatımız yani günümüz Türk edebiyatı çerçevesiyle sınırlandırıyorum. Bazen Cumhuriyet öncesinde yazan yazarlarımıza ve yapıtlarına dair metinler de yazıyorum, ancak o seçtiğim yazarların ülkemizdeki yenilikçi ve modern edebiyatının öncüsü olmasına dikkat ediyorum Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar gibi. Asıl olarak, günümüzde yazılan özgün edebiyat yapıtlarını inceleme odağına almayı önemsiyorum.
Edebiyatımızda beni en çok etkileyen yazarlar özellikle 1950 kuşağı yazarlarıdır. Onlar hakkında birçok yazı yazdım ve her zaman yazmak, onların yapıtlarına farklı pencerelerden bakmak isterim. 1950 kuşağı ülkemizde modernist edebiyatın en önemli isimlerini içeriyor. Leylâ Erbil, Onat Kutlar, Demir Özlü, Ferit Edgü, Erdal Öz, Feyyaz Kayacan, Orhan Duru, Sevim Burak, Bilge Karasu, Adnan Özyalçıner … Yaratıcılığı, özgünlüğü, felsefi, psikolojik derinliği, dili farklılaştırarak metinlere yepyeni bir söylem kazandırması, özlü ve yalın oluşu gibi nitelikleriyle 1950 kuşağı ülkemiz yenilikçi edebiyatının doruk noktalarından biri bence. Bu kuşağın öncülü ve öncüsü Sait Faik de ölümsüz bir yazar.
Füruzan edebiyatının bendeki yeri ayrıdır. Füruzan’ın yapıtlarını okumaya ve onlar hakkında yazmaya önem ve değer veriyorum. Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Tarık Dursun K. gibi toplumcu yazarlarımızı da ilgiyle ve severek okudum, okuyorum, onlara dair yazılar yazmayı, yorumlarımı satırlara dökmeyi önemsiyorum. Kadın yazarlarımızın edebiyata bakışını, yapıtlarını, duyarlığını ve edebiyatımıza katkılarını değerli buluyorum. Kadın yazarların edebiyatının güçlü olduğunu düşünüyorum. Mesela Suat Derviş’i, Sevgi Soysal’ı, Selçuk Baran’ı, Pınar Kür’ü, Ayla Kutlu’yu yazınsal açıdan güçlü buluyorum. İncelemede ve kurmacada Erendiz Atasü de sevdiğim yazarlar arasında. Elbette bu saydıklarım ilk aklıma gelen adlar.
Bir de unutulmaya yüz tutmuş yazarların izlerini sürmeyi seviyorum. Mesela İlhami Bekir Tez, Sami Baydar, Behzat Ay gibi yazarların yapıtlarının çoğuna hayran kaldım ve onlara dair inceleme metinleri yazdım.
Ayrıca evrensel edebiyatı, Rus, Fransız, Alman, İngiliz klasiklerini ve Latin Amerika büyülü gerçekçiliğini içeren yapıtları da ilgiyle okuyorum. Günümüzün dünya edebiyatını da elimden geldiğince izlemeye, okumaya ve anlamaya gayret ediyorum.
Okuma sürecinde yazmak açısından ne tür metinler sizi daha çok etkiler?
Roman, öykü türünden metinler her zaman önceliğimdedir. Ayrıca deneme ve inceleme kitaplarının, akademik araştırmaların da beni beslediğini ve ufkumu genişlettiğini düşünür, onları sıklıkla okurum. Şiir kitaplarını, edebiyat estetiğini derinden duyumsamak, imgelerin arasında sıra dışı bir düşsel yolculuğa çıkmak için, yani yazmak için değil; içimi güzelleştirmek için okuyorum.
Bir metni incelemek onun hakkında yazmaktan daha mı zordur ya da her iki eylem de bir yerde eşitlenir mi?
Ben her iki eylemin de eşitlendiği kanısındayım. İncelemek ve yazmak bir arada, yan yana ve birbiri içinde ilerleyen süreçler olarak var oluyor benim yazma çabamda. Her ikisinin de kendine özgü kolaylıkları ve zorlukları olabiliyor.
Eleştirel okumayı bir yana bırakıp saf okur olarak okumayı özlediğiniz olur mu?
Araştırma ve inceleme yazmak üzere okumak bana mutluluk veriyor çoğu zaman. Buna rağmen, arada bir saf okur olarak okumayı özlüyorum. Bazı türden kitapları bu şekilde okumayı önceliyor; onları inceleme odağına almıyor ve onlara dair yazı yazmıyorum. Mesela gençken okuduğum klasikleri yeniden okurken ya da şiir kitaplarının sayfaları arasında kaybolurken saf okur olduğumu derinden duyumsuyorum. Bazen sadece merak ve araştırma duygum nedeniyle polisiye romanlar okuyor ve onlardan keyif alıyorum. Ama saf okur yaşantısı çok sık yaşadığım bir durum değil.
Not alma, günlük tutma, arşivleme gibi alışkanlıklarınız var mı?
Not almayı öğrenciliğimden beri bırakmadım, bir alışkanlığa dönüştü uzun yıllar boyunca. Bir kitabı, bir metni inceliyorsam ya da bir araştırma süreci içindeysem mutlaka kısa notlar alırım. O notlarım, yazarken bana rehberlik eder, yol gösterir. Eskiden okuma günlüğü tutardım; hatta o günlüğümün bir kısmı, çok yıllar önce Yazarlara ve Yapıtlara Yönelik Okumalar adıyla yayımlanmıştı; yani ilk kitabım bir okuma günlüğüydü.
Arşivciliğimin pek iyi olmadığı kanısındayım. Yayımlanan pek çok yazımı, gazete ve dergi kesiklerini uzun yıllar saklamayı başaramadım. Bir dönem, çok sık taşındığım için onların pek çoğunu yitirdim. Ancak elektronik ortamda yazılarımı saklamaya, kaydetmeye, belleklere aktarmaya elimden geldiğince dikkat ediyorum. Özellikle internette, bloğumda veya arşivi iyi olan edebiyat sitelerinde saklamak bana daha kolay geliyor. Ayrıca pek çok eleştiri, inceleme, deneme metnimi, biriktikçe kitap olacak şekilde bir araya getiriyorum ve onları sayfaların büyüsüne teslim ediyorum.
Yazmak gündelik bir pratik aynı zamanda. Bu denli yoğun yazan biri olarak, sizin bu pratiği nasıl gerçekleştirdiğinizi sormak istiyorum. Günlük belli bir çalışma saatiniz var mı? Bir yazıya başladığınızda uzun aralıklarla mı yazarsınız yoksa oturuşta bitirir misiniz?
Günlük rutinlerim ve belirli bir çalışma saatim yok. Ne zaman uygun olursam ya da kendimi yazmaya hazır hissedersem o zaman bilgisayarımın ya da defterimin başına geçiyorum. Yazma şeklim de önceden pek belirli sayılmaz. Bazen bir çırpıda metnimi yazıp bitiririm; fakat yoğun araştırma ve inceleme gerektiren yazıları aralıklı olarak yazarım. Ancak metnin sıcaklığını yitirmemek için bu aralıkların fazla uzun olmamasına dikkat ederim.
Yazmaya çabalayan biri olarak sormak istiyorum, eleştirinin yanında metnin verdiği zevki de yazıya yansıtabilmenin dengesini nasıl kuruyorsunuz ya da koruyorsunuz?
Eleştirel okumalarımda da metnin verdiği estetik tadı alabiliyorum. Ancak, bir yapıta, ona dair bir yazı yazma niyetiyle yaklaşmadan, saf okur olarak baktığımda daha sorumsuz, daha özgür hissediyorum kendimi. Çünkü eleştiri, inceleme, değerlendirme metinleri yazanların büyük bir sorumluluk taşıdıklarını; edebiyatın akışına yön verebilmenin ve iyi yapıtlara dikkat çekerek özellikle genç okurların beğenilerini yükseltmenin bir misyon, bir görev içerdiğini düşünenlerdenim.
Eserlerini derinlemesine incelediğiniz yazarların metinlerini verimli (okunur) kılan sizce nedir?
Dile yepyeni dokular kazandırması, göremediğimiz ya da farkına varamadığımız bazı gerçekleri, yaşam ayrıntıları üzerinden incelikle gösterebilmesi, okurda “aydınlanma anları” yaratabilmesi, kurguyu ya da düşünce örgüsünü başarıyla oluşturabilmesi, metin içi dünyayı ve atmosferi iyi kurabilmesi, insan gerçeğini bütün çelişkileri ve psikolojik derinliğiyle verebilmesi, olayın geçtiği dönemin ya da toplumsal meselelerin kişilerdeki etkilerini yansıtabilmesi, sayfalarda ebediyen yaşayacak karakterler yaratabilmesi, metne felsefi derinlik kazandırabilmesi…
Edebi değeri yüksek bir yapıtın o kadar çok niteliği var ki… İlk aklıma gelenler bunlar.
Sevgili Hülya hocam, Panzehir Dergi için gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi için en içten teşekkürlerimi sunuyorum. Kaleminiz hiç susmasın. Sevgilerimle.
Sana ve Panzehir Dergi’ye çok teşekkür ederim sevgili Zerrin. Derginizi ilgiyle takip ediyorum. Başarılarınız çok, yolunuz açık olsun.
Daha fazla Panzehir Söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.




