TEYZEMLE TAVLA PARTİSİ / Serap Gökalp
TEYZEMLE TAVLA PARTİSİ
Bunu bana geçenlerde Gökmen önermişti. Nedense bazen içime şeytan kaçmış da tersini yap, tersini yap diye tutturuyor dediğimde. Gökmen’in dudakları. Şimdi Gökmen’in dudaklarının ne de sırası ya. Mesela böyle ıslanmışken Gökmen’in dudakları yaklaşıyor. Aman bırak bunları yüzde noksan nemli hava ve cehennem sıcağı. İyi ki biraz yağdı da. Serinler belki. Keşke kotla gitmeseydim.
Ben, dedi Gökmen, zaman zaman geliyorum İstanbul’a, arasam seni. Aman sakın! Aman sakın deme, evet ara de! Diyemedim, sustum kaldım. Susmamı nasıl yorumladı acaba? Oysa içimdeki şeytan tepiniyordu; geeeel! Gene şimşek çaktı. Her yer apansız aydınlandı. Sonra yuvarlanan gülle sesiyle gene gök gürültüsü. Nasıl bir yağmur, nasıl bir boşalma. Bakır renk bir akşam vakti yirmi dokuz numaranın kapısından kendimi içeri zor attım. Sağanağa yakalanırım, yok ıslanmam derken öyle ıslandım ki yüzümden gözümden su akıyor. Of çok koştum. Girişteki aynaya gözüm takılınca, annem görmesin bu kadar ıslandığımı kıyameti koparır dedim kendi kendime. Bu kadar ezik ve perişan görünmene gerek var mı, sana şemsiye al dedim, şu haline bak. Saç baş darmadağınık. İnsanın evi gibisi var mı be? Sessizliğe bakılırsa annem henüz gelmemiş. Ama kesinlikle bir çift gözünü bırakmıştır. Görür görmez sen ıslandın mı diye kısılırlar. Yoo demek bir şeyi değiştirmez. Islanmışsın diye ısrar eder. Yaaa, nereden biliyorsun? Anneler bilir. Annemin bine yakın gözü vardır. Anlamazsın bir yere veya bir yerine iliştirip seni izler. A, mesaj atmış bak, görmedim. Bir arkadaşının yerine gece nöbeti almış. Buzdolabında yemek varmış. Başı çok kalabalıkmış arayamamış… Nerede olduğumu bilsen, hemen başlarsın söylev vermeye. Kızım, ben seni böyle safsatalara inan diye mi okula gönderiyorum? Sen üniversite öğrencisisin. Bilim kafan hani? Bu hurafelerle işin ne? Peki anneş. Bakalım kızına neler hazırladın? Karnım da gurulduyor hani. Ooo karnıyarık, pilav. Cacık bile yapmış. Canım benim, kızı tatilde dinlensin diye her ayrıntıyı düşünüyor. Kızın da sana kahvaltı hazırlar o zaman. Evdeyim diye mesaj atayım da kaygılanmasın. Bu kadar uzak yerde, bu evde oturması yalnız başına hiç iyi değil ya neyse. Şuraya bak şu çınarın uğultusu insanın aklını başından almaya yeter. Islak giysilerimizi yıkayalım, kanıtları ortadan kaldıralım. Bir de duş… Sakinleşmem gerek. Yazları buraya gelmekten hoşlanıyorum aslında. Çocukluk arkadaşlarımla takılmak… Ama bir daha böyle bir saçmalığa bulaşmak mı? Asla! Sırf can sıkıntısından gittim zaten, nereden bileyim. Kimseye açık vermemeye çalıştım ama ödüm koptu valla. Bir daha bu şampuandan almayayım. Köpükler arınmıyor. Hatta bunu hemen, kazak yıkama şampuanı olarak ayırayım olsun bitsin. Leyla bugün bizim evde ruh çağıracağız, sen de gel diye mesaj atınca… Saçlarımı biraz kurutayım, sonra şekli çok çirkin oluyor. Bu ne hal kızım ya dedim, Leyla’yı kapıda görünce, büyücü gibi giyinmişsin. Yetmemiş, gözlerine de kalın mı kalın sürmeler… Durumun gereklerine uygun dedi, gözlerini süzdü. Ama sen niye böyle geldin diye şarladı bana. Ne varmış diye diklendim. Kıyafet balosu mu bu? İnsan ruh çağırmaya kotla mı gelirmiş? Niye, ruhların kotlara gıcığı mı var? Allah Allah! Şu nefis akşam yemeğimi yiyeyim bakalım. Anne yemeği gibisi yok. Bazen yurtta kahvaltı ederken annemin hazırladığı kahvaltıyı bile nasıl canım çekiyor. Oysa peynir, zeytin, hep aynı şeyler işte. Hele yemekleri… Kimin yerine nöbet aldı acaba? Yarın olup biteni anlatır. Ben anlatacak mıyım peki? Dayanamam. Anlatırım. Kızacak. Bir daha gitmeyeceğim, söz derim olur biter. Gerçekten gitmeyeceğim, hileli bile olsa insanı korku basıyor. Kapı mı vuruluyor? Ay yüreğim kalktı. Hâlâ etkisindeyim bak. Gerçi daha hava yeni karardı ama, kim gelir ki buraya bu saatte?
“Kim o?” dedim.
Anne tembihlerinden biri daha, kim olduğunu anlamadan sakın kapıyı açma. Peki anneciğim; ya kurt, pençesini una bulayıp beni aldatmaya çalışırsa?
“Edaaaa!”
Teyzem bu. Her zaman adımı söyleyişi, bir kucak konfetiyi havaya atmış duygusu uyandırır içimde. Yağmur ve rüzgârla birlikte teyzem içeri daldı.
“Teyzeciğim, hayrola? Geçiyordum uğradım, deme yemezler. Annem seni aradı ve benim yalnız kalmamam için… Değil mi?”
“Aman Eda, vıdı vıdı yapma. Ha annen gönderdi, ha ben kendiliğimden geldim, ne fark eder?”
Şemsiyesini girişteki küçük lavabonun içine bıraktı, ayakkabılarını çıkarıp bir terlik aldı.
“Büyütmüyorsunuz beni büyütmüyorsunuz” diye azarladım. “Kazık kadar üniversite öğrencisi oldun, diyorsunuz ama yalnız kalmayayım diye iki kardeş düzen kuruyorsunuz.”
“Hoş geldin denir, zilli kız. E, ne yapıyorsun bakayım?”
“Hiç, yemek yedim, şimdi, sen de yer misin? Karnıyarık var, pilav var. Hoş geldin teyzoş.”
“Hayır, yemem. Seni görmeye geldim. Tatile geldin, oturup konuşamadık doğru dürüst. Okulda durumlar nasıl? Bir sevgili buldun mu? Anlat bakalım.”
Okul hayatımla, yurt hayatımla ilgili her şeyi ince ince sorup, sevgilim olmadığına üzülerek, buradaki hayatla dalga geçerek neşeli neşeli konuştuk. Sonra konuşmadan öylece durduk. Yağmur sesleri geldi kulaklarımıza; suyun toprağa, yaprağa, bahçedeki teneke kutuya, taşlığa düşme, çarpma sesi, gök gürültüsü… Köyden köpek havlamaları geliyordu. Söz bitmiş gibi bir sessizlik olunca da “Hadi, getir şu tavlayı bakalım, seninle tavla oynamayı özledim” dedi. İlk o an bu ruh meselesinin gerçek olabileceğine ilişkin garip bir fikir belirdi kafamda. Ruh, teyzemin geleceğini ve onunla tavla oynayacağımızı bilmişti. Hoş teyzemle tavla partilerimiz pek çok ve keyiflidir ama, böyle birdenbire hiç hesapta yokken geleceğini bilmesi…
Tavlayı getirdim. Teyzem her zamanki gibi siyah pulları aldı.
“Bir kere de şu siyah pullar benim olsun” diye şımardım.
“Hadi, hadi, ilk oyun aceminindir, başla.”
Bir kâğıt peçete alıp dudaklarını, alnını kuruladı, avucundan bırakmadı.
“Reca edeceğim, ciddi olalım hanımefendi. Rakip psikolojisine saldırmayalım” dedim, kızmış gibi yaptım.
“Eh, sen bilirsin” deyip attı zarları, altı iki geldi.
“Bak Edoş buna şeşü dü derler.”
Pulu köşeden dışarı aldı.
“Sana bir şey anlatacağım ama gülme tamam mı? Anneme anlatsam ünlü öğütlerine başlar ki susturamam. Birine anlatmasam da çatlarım, öyle bir şey.”
Zarları attım, “Cehar-ı dü” dedim içeri kapı aldım.
“Aferin sana, neler de bilirmiş benim kızım. Yok falan dedin ama ben anladım bir şeyler.”
“Yok valla, gönül meselesi değil. Olsa söylemez miyim?”
İki günlük Gökmen meselesini söylemeye gerek yok elbette. Çünkü neresinden baksan gönül meselesi tanımına girmemekte henüz.
“Seba-i dü” dedi. Altı ikide çıktığı pulu hareket ettirdi. Zarları öperek attım, bir bir!
“Hep bok” dedim. Sonra düzelttim, “Hep yek”.
“E, anlat hadi, Eda.”
“Bugün ben Leylalara gittim.”
“Şu senin ilkokul arkadaşın. Huriye’nin kızı. Tuhaf bir çocuktu. Ne yapacaksın şimdi?”
“Evet, bir içeri bir dışarı kapı aldık.”
“İyi. Leylalara gittin, sonra?”
“Ruh çağırma seansı yaptık.”
Hiç yüzüme bakmadı. “İyi bak şimdi” dedi. “Atıyorum, şeş cehar gelecek.”
“Tabii tabii annen yaptırdı tavlayı, kızım oynasın diye.”
“Babam yaptırdı.”
“Lafın öyle olduğunu biliyorum teyze. Ama feministçesi bu oluyor. Madem tavla partilerimiz ataerkil düzene bir başkaldırı.”
“İyi aman iyi. Ruh çağırdık dedin. O nasıl iş öyle? Filmlerdeki gibi.”
“Valla ben biraz eğleniriz diye gittim. Gerçi herkes öyleydi, dalgasına gelmişti. Leyla hariç. Büyücü, falcı kadınlar gibi giyinmiş, ışıkları kapattık, perdeleri çektik. Yuvarlak yemek masasının üstüne harfler dizilmiş. Leyla’nın elinde bir şamdan, ışık karanlıkta yüzüyor gibi. Yıllardır bildiğimiz alçak gönüllü evde değil sanki bir eski zaman konağındaydık. Bir yerlerden zenci bir kalfanın kocaman göz aklarını fark edecektik. Annesinin çeyiz masası çevresinde Gökmen’de var elbette havada yüzen ışığa bakıyorduk. Birazdan alevleri yükselip şekillenecek, bize seslenecekti sanki… E, hadi atsana…”
Attı ve gerçekten altı dört geldi. En köşedeki pulu dışarı çıkardı.
“Pes” dedim. “Leyla elinde şamdanla odaya girdiği sırada bir şimşek çakmasın mı, ardından da gök gürlemesin mi! Kızlardan biri boş bulundu herhalde, bir çığlık kopardı, hepimizin ödünü patlattı. Leyla’da tık yok, şamdanı masanın ortasına koydu. ‘Arkadaşlar, seansı ben yönetiyorum, dediklerime aynen uyacaksınız’ dedi. Herkesi oturttu. El ele tutuştuk. ‘Masanın üstündeki harflere de kesinlikle dokunmuyoruz’ diye tembihledi.”
Susup zarları attım. Cehar-ü se, üst köşedeki pulum içeri girdi. Teyzem beş dört attı, yukarı kapıyı aldı.
“Oğlanların hiçbiri ciddiye almıyordu. Ben de öyle. Leyla birinden bir şeyler öğrendi, bize gösteri yapacak diye düşünüyordum. Derken bizimki değiştirilmiş bir sesle ‘Ey ruh, geldinse üç kere vur’ diye seslendi. Bu sırada kapı çaldı. Zil bozuk muydu bilmiyorum. Melih üç kere vuruldu diye fısıldadı, Leyla kapıya bakmaya gittiğinde…”
Altı altı atınca bağırdım.
“Dü şeş, topla kırıkları gebeş!”
Köşedeki iki pulu diğer köşeye aldım. Teyzem “Sen görürsün bacaksız” dedi. O da düşeş attı. Dört pul içeri girdi. “Aaa, ama olmaz ki!” diye itiraz ettim. “Çok ballısın be teyzem.”
“Ballı değil. Teknik bu yavrum. Zar herkese gelir. Marifet böyle oynamak” dedi. “E kim gelmiş sizin ruh seansınızın ortasına?”
“Hiç kimse. Kapının vurulduğunu hepimiz duyduk oysa. Gelen falan yoktu, iyi mi? Leyla yerine oturdu, sessizleştik. Birdenbire masanın üstündeki harfler hareketlenmeye başladı tamam mı? Yan yana alfabetik dizilmiş harflerin bazıları sıranın dışına itiliyordu. Hepimiz el eleydik. Yani kimsenin eliyle numara yapmasına imkân yok, anlıyor musun?”
İki bir atıp köşedeki pulumu oynadım.
“Çıkan cümleyi, Leyla-tabi ki biz de içimizden- okuduk; ‘burad_ ruhlar_ ina_m_yan bir_ var’ diye bir cümle. Leyla tercüme etti, burada ruhlara inanmayan biri var diyor. Sonra sesini yine değiştirdi. Dedi ki ‘Ey ruh burada inandığımız için toplandık’. Kâğıtlar kıpırdandı; ‘Eda ina_mıyor’. Yarı karanlıkta bütün başlar bana döndü. Ahmet gülmemek için dudağını ısırıp bana kaş göz etti. Eyvah yandın sen der gibiydi. Harfler küçük hareketlerle yer değiştirmeye devam etti.”
Teyzem dü beş attı. Bütün pullarını içeri aldı. “Zar tutuyorsun” dedim.
“Zar tutmadan oynanmaz yavru kuşum” diye cevabı yapıştırdı. “Hadi hem elin hem çenen işlesin.”
“Ondan sonracığıma, harfler diyordu ki, bazılarından yeterli sayıda olmadığı için boşluk oluyordu ama anlaşılıyordu. Diyordu ki, bu geceden sonra inanacak. Eve gidecek, teyzesi gelecek, onunla tavla oynayacaklar. Kahve içilecek, teyze gidecek. Eda inanacak.”
Zarları başımın üstünde çevirerek “İşkodra, Selanik, Dobruca, Venedik, haydi yavrum kemik!” diye bağırdım. Bileğimle artistik bir hareket yapıp zarları attım. İki bir. Bir pulum girdi. Teyzem karşılığında dü-şeş attı.
“Atos, Portos, Aramis, Dartanyan” diye sayıp dört pulu aldı, sonra bana “Başka ne dedi ruh” diye sordu.
“Hiçbir şey. Harfler bir daha kıpırdamadı. Leyla kızdı, ‘Seansı rezil ettiniz’ dedi. Sormak istediği hiçbir şeyi soramamış falan.”
Attım zarları, se-yek, bir pul girebildim. Ama teyzem dört cehar atınca dört pul birden aldı.
“Oooo, kuşları toplayalım” dedi Teyzem.
“Aaa, sana fincan getireceğim artık. Bu ne yaa? Haydi kemik!”
Zarları öptüm, gene iki bir, bir pul girdim. Teyzem gene dü-şeş attı ve bütün pulları topladı. Tavlayı kapatıp kolumun altına koydu.
“Sen git velin gelsin çocuğum.”
“Sen geç dalganı geç. Elbet bir gün ben seni yeneceğim. Birer kahve içelim de kehanet tamamlansın” diye mutfağa yürüdüm. Ama allak bullak olmadım değil. Şunun için; teyzem benim kadar konudan ürkmemişti, dalga da geçmemişti. Niye hiç tepki vermediğini merak ettim ama nedense soramadım. Tavlanın şamatası içinde sıradan bir şey anlatmışım gibi tepki vermişti. Garip… Sonra dayanamadım.
“E, ne diyorsun bu işe teyze?”
“Aman Eda, ben böyle işlerden hiç anlamam, ne diyebilirim ki?”
Kahvelerimizi içerken, konuşmamız boyunca büktüğü sonra iki ucunu bağlayıp yuvarlak yaptığı -adının baş harfi-peçeteyi masaya bıraktı. Çocukluğumu konuştuk. Ninemin bahçesindeki dev kauçuk ağacının altında durduğumda aralardan sızabilen birkaç ışık saçlarımı olduğundan daha açık renk gösterirmiş de tokalarım da göz alırmış. O tokaları hatırlıyorum. Kaybolunca çok ağlamıştım. Teyzem, hâlâ eskileri anımsayıp dururken ben bitirmesini istiyordum. Bence bu konuşmaların, eskimiş taşları, eskimiş gönül kırıklıklarını, öfkeleri uyandırmaktan öte bir yararı yok. Giderek daha acıklı anılara gömülecek, nemli gözlerimizi birbirimizden kaçıracağız biliyorum. Kim bilir belki ağlayacağız. “Lunaparkta” diye tekrarladı teyzem. Bu ayrıntıları nasıl olup da unutmuyor diye düşündüm. Eskiyi anlatmak şimdiyle ilgili yerli yerinde olmayanlardan bir kaçış mı acaba? İstediğimiz kadar kaçalım ne şimdinin can sıkan ayrıntılarından kurtulabiliriz ne de yaşamımız eskisi gibi olabilir. Biz büyüdük, onlar yaşlandı, ninemle dedem öldü. Geçmişimizin nesneleri kırıldı, kayboldu. Duygular aynı değil. Ama belki anılar yuvamızın yerini alıyor. İçimize iyi geliyor da ondan. Çocuğu olmadığı için bana düşkünlüğü başkadır. Onun tekrarlamaktan bıkmadığı, benimse hiç sevmediğim ayrıntılar; ilk hangi sözcüğü söylemişim, lunaparka ilk götürdüklerinde nasıl dilim tutulmuş, nasıl heyecanlanmışım filan… O bunları anlatırken ben babamın o zamanlar bizimle olduğunu anımsıyorum, burnumun direği sızlıyor.
Sonra, “Edoşum, bak bana, gidiyorum ben” dedi, ayağa kalktı. Ben boş kahve fincanlarını lavaboya bıraktım. Pencereden baktım, yağmur durmuştu. Birden aklıma geldi.
“Teyze şemsiyen.”
Girişteki lavaboya yöneldim. Şemsiye yoktu. Arkamı döndüm, “Şemsiyeni aldın mı sen teyze?” diye seslendim kapıya doğru, cevap vermedi. Tekrar seslendim, akşamın kristal sessizliğinde cırcır böcekleri…
Gitmiş… Karanlıkta yolun iki yanındaki ağaçlar yükselmiş, birbirlerine doğru eğrilmiş gibiydi, hava incelmişti. Nedense ürperdim. Dayanılmaz bir eksiklik duygusu. Allahaısmarladık demeden gider mi canım? Ne oldu da… Bu acele niye?
Tam o sırada cep telefonum çalmaya başladı. Kapıyı kapattım, koştum; annem.
“Alo anne?”
“Edacığım, neredesin evde mi?”
“Evet, sana mesaj attım.”
“Bakamadım kızım.”
Susup derin bir nefes aldı.
“Edacığım maalesef çok kötü bir şey oldu. Ben nöbete geldiğimde teyzeni acile getirdiler. Kaza geçirmiş. Bütün arkadaşlarım seferber oldu. Ben hep onunlaydım. Ama tüm müdahalelere rağmen… Ne yazık ki… Kaybettik teyzeni Eda.”
O harfi şeklinde kıvrılmış kâğıt peçeteye ne oldu?
Annemin bundan sonraki konuşmasını duymadım, bundan sonra zaten ne demiş olabilir ki? Ansızın içimde bir şey büyümeye başladı, Ayağa mı fırlamıştım? Bilmem. Halının üstüne sabah döktüğüm çay lekesini gördüm, karanfil desenini kaplamıştı. Nasıl yani, diye düşündüğümü hatırlıyorum bir de.
Anneme hiçbir şey diyemedim. Sesimi duyabilmeyi istedim ama… Nasıl diyebilirdim ki? Ne diyebilirdim ki? Sesimi duyamıyordum işte.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
