SELÇUK ALTUN : Ayrılık Çeşmesi Sokağı

Bu fotoğrafların da anlattığı gibi, hala başımı kaşıyacak, nefes alacak bol zamanım var. Tam altı haftadır her gün bir umutla bilgisayarımı açıyorum ama işler çok durgun ve bu durumda kitap okumak en iyi seçenek.

Eğer kıymetini bilirsek; kitaplar arkadaşımız, rehberimiz, yoldaşımız, kılavuzumuz olur. Bizler arkadaşımızı, kılavuzumuzu seçerken özen göstermemiz gerektiğini bazen canımız yanarak öğreniriz.

Okuyacağımız kitapları ve yazarlarımızı seçerken de, özenli olmamız gerektiğini biliriz bilmesine de, bazen benim gibi takıntılı olanlar vaktini boşa harcayabilir.

Sevgili Murat bile sonunda dayanamadı ve  “beğenmediğini en başta söylediğin halde, neden hala Altun kitaplarına vakit harcıyorsun? Vaktimiz bu kadar azalmışken, yazılmış ve yazılacak olan binlerce iyi kitap varken, neden takıntılı davranıyorsun” diye sordu. 😞

Verecek cevabım yoktu. Üstelik yazarın yeni romanı Ayrılık Çeşmesi Sokağı’nın https://www.iskultur.com.tr/ayrilik-cesmesi-sokagi.aspx Nisan ayında yayınlandığını öğrenince dayanamayıp,  çoktan internete başvurmuştum bile.

İki ay önce basılan son Altun romanını da okuyunca artık net bir cevabım olduğunu fark ettim.

Bankacılık ve finans sektöründeki çok başarılı bir kariyere vakitlice veda etmeyi bilmiş,  maddi birikimini ve enerjisini imzalı kitaplar toplamaya, estetik objeler biriktirmeye yöneltmiş, ülkede kültür ve sanatın gelişmesi için şair ve yazarları desteklemiş, elini taşın altına koymuş, çevriler yaptırtmış, kişisel olanakları ile çocuk edebiyat ödüllerine sponsor olmuş, “estet” olabilmeyi çok önemsemiş, dünyayı gezmeyi de ihmal etmemiş ve son yirmi yılda on adet roman ve sayısız deneme yazmış Selçuk Altun’u romanları ile ilk kez tanıştığım 2003 yılında birazcık kıskanmış olabilirim.

Üçüncü veya dördüncü romanından sonra her biri yazarın kendinden kopya, birbirine benzeyen karakterlerin boy gösterdiği,  birbirinin aynısı çok sayıda cümle ve çevre betimlemeleri ile dolu romanlar yazdığını anlayınca kıskanmama gerek kalmadı.

Şüphesiz, iş yaşamında edindiği servetini kültür ve sanat yolunda kullanmasına, “estet” olma çabasına, bu konudaki ısrarlı tutumuna saygı duyuyor ve kültür yolunda edindiği deneyimlerine ve birikimin hala özeniyorum. Ancak, kültür ve sanat yolculuğundaki hırslı ve hırçın tavrını, sert üslubunu, empati yoksunluğunu, edebiyat dünyasını  “benim takımım” ve “benim olmayan diğerleri” diye ayıranlara hem kızıp hem de aynı şekilde davranıyor olmasını doğru bulmuyorum.  Altun’un üslubuna hakim olan “ben bilirim” takıntısını ve kendisi gibi “seçkinler” sınıfı üyesi olmadığını düşündüğü kişilere yönelik garip bir “üsten bakış” sahibi olmasını ilk romanından itibaren itici bulmuşumdur.

Bir uyanıklık örneği olarak gördüğüm için hoşlanmadığım bir detayı izninizle paylaşmak istiyorum. Yazarımız son dönemlerde yapmış olduğu söyleşilerde; “Belki de ben bir büyük romanın parçası olan kısa romanları yazıyorum” cümlesi ile  ‘birbirinin aynı olan kitaplar yazıyor’ eleştirilerine kendince bir cevap geliştirmeye çalışmıştır. Hatta savunmasını  “2014  Nobel ödülü sahibi  Patrick Modiano’nun yıllardır aynı kitabı yeniden yazmakta olduğu” savına dayandırmıştır. https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/keyif/45-yildir-ayni-kitabi-yazarak2014-nobel-edebiyat-odulu-aldi-27366249

Oysa yıllarca kısa romanlar ve novellalar yazdığı ısrarında olan Altun,  bu iddiasını daha en başta yazdıkları ile bizzat kendisi çürütmüştür. Çünkü;  ilk kitabı olan Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir” ve “Bir Sen Yakınsın Uzak Kalınca” adlı ikinci roman aynı karakterlerin yer aldığı bir devam hikayesi niteliğindedir. Üstelik,  yedinci kitabı “Sol Omzuna Güneş Asmadan Gelme” ve sekizinci romanı olan  “Buraları Yağmur Buraları Rüzgar” da aynı şeklide devam romanlarıdır.

Kısacası Selçuk Altun  “Ben yazardan önce bir okurum, demek ki, bir okuryazarım. Kısa okumayı severim; okunacak nice kitap var ve zamanımız kısıtlı. Haliyle kısa yazmayı yeğliyorum” cümlesi ile iddia ettiği gibi kısa falan yazmıyor, yazamıyor aslında. Bir kitapta diyeceğini tamamlayamayınca yirmi yıllık yazarlık serüveninde bir değil, iki kez aynı hikayenin devamını yazdığı gibi, döne döne aynı bunalımlı zengin ve yalnız adamı farklı isimler altında ama benzer serüvenler içinde defalarca yeniden yazmaya devam ediyor.   😅

Bugün sizleri bir insanın yazarak terapi yapmasına, yazarak içindeki nedensiz ve gereksiz öfkeyi kusmasına, yazarak kralların, sultanların hüküm sürdüğü devirlerin uzantısı mavi (asil) kan sınıfına dahil kişilerle tanışmak ve yakınlaşmakla ne denli gurur duyduğunu, hatta övündüğünü anlatmasına, yazarak para ile her şeyin, herkesin satın alınabileceğine dair kötücül inancını yaymasına, yazarak kin gütmenin marifet olduğuna, hatta soylu bir özellik olduğuna okurlarını ikna etme çabasına, yazarak öç almak için pusu kurarak adam öldürtmeyi ve de öldürmeyi adil bulduğunu açıklamasına ve okurunu bu yönde etkilemeye çalışmasına, yazarak “ben çok seçkin bir adamım” diye sürekli haykırmasına tanıklık etmeye davet ediyorum. 😕

İlk romanın 50 yaşında yazan, üç romanını henüz çalışırken yayınlayan, 54 yaşında profesyonel çalışma hayatını sonlandıran Selçuk Altun, son iki kitabının bir tür “iç dökme” olduğunu kendisi de kabul etmektedir. Son romanının tanıtımı için yaptığı bir söyleşide şöyle der: “Son iki romanımı olgunluk dönemi yapıtları sayarım. İnsanın 60 yaşına dek başına gelen her şey iyidir, 60’ından sonra ‘iç dökümü’ süreci başlar. https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/selcuk-altundan-iskalananlarin-romani-41539646

Altun bu son romanında önceki kitapları için yapılan maddi/teknik eleştirileri ve önerileri dikkate almış görünüyor. Bir kere, cümlenin ortasına yersiz ve gereksiz (mi) soru ekini yerleştirerek, o cümleye olumsuz, zıt ya da ikircikli bir anlam katma merakından en azından şimdilik vazgeçmiş.😏

Yazarımız, sözcüklerin ortasına parantezler ekleyerek,  bir kelimeden iki zoraki anlam yaratma hevesi de sönmüş görünüyor.😏

Yazarımız bir diğer kötü alışkanlığını da bu romanda terk etmiş. Sözcükleri birleştirerek, TDK tarafından onaylanmamış birleşik kelimeler yaratma çabasına da rastlamadım. 😏

Ayrıca, “aforizmasal, bahşişkar, tümbeden, saldırılıgan,  zararkeş vb” uydurulmuş sözcüklere de yer verilmemiş son kitabında.😏

Altun’un üçüncü romanı “Ku(r)şun Lezzeti” ile dördüncü kitabı “Annemin Öğretmediği Şarkılar” da gazetelerde yayınlanmış ülkedeki gidişat ve sistemin işleyişi konusundaki haber başlıkları ve cahil halkın hayatından gazetelere yansıyan trajikomik haber cümlecikleri sayfalar dolusu listelenmişken, “çok şükür”  son romanda bu tür saçmalıklarla karşılaşmıyoruz.

Yazarımız, zaten “kendini yazmakta olduğu” gerçeği ile yetinememiş ve kendi ismini açıkça veya minik harf oyunları ile değiştirerek bir yan karakter olarak tüm romanlarında defalarca, hatta okurunu bıktıran bir sıklıkta kullanmıştı. “Annemin Öğretmediği Şarkılar” adlı dördüncü romanda Selçuk Altun adına kaç kere yer verildiğini saymaktan rakam dokuzu bulunca vazgeçmiştim. 😲

Bu son romanda eleştirilerin işe yaradığını ve en azından yazarımızın maddesel varlığının hikayeye sızmamış olmasından biz okurlar pek memnun kaldık.😅

Yazarın üslubundaki bu iyileşmeleri görünce, Türkçe dilbilgisi kurallarını önemseyen kitap editörlerine teşekkür ediyoruz.😍

Altun “Ayrılık Çeşmesi Sokağı” adlı son romanında bir kez daha zengin, edilgen, kitap seven, sorunlu, içe dönük, pısırık, birilerinin veya bir şeyin gölgesinde yaşamayı emniyetli bulan, tutkusunu sadece kitaplara, klasik müziğe, resim ve küçük heykeller gibi sanat eserlerine yönlendirmeyi seçen, kadınlarla normal ve sağlıklı ilişkiler kurmaktan aciz, kendisi ile eşit koşullarda yetişmiş, benzer donanıma sahip yakın arkadaşı olmayan, yanında çalışan hizmetli, şoför, koruma görevlilerinden ve onların çoluk çocuğundan yalnızlığında boğulmamak için arkadaşlık ve dostluk uman, kendisinden oldukça yaşlı insanlarla vakit geçiren, onları uzun uzun dinlediği için takdirlerini kazanan ve onların yanında rahat eden, çevresinde yaşananlara, toplumsal olaylara asla ilgi göstermeyen, romantik anına denk düşen bir ihtiyaç sahibine maddi yardımda bulunsa bile, kısa bir süre sonra pişmanlık duyan, kendisine yapılan iyilik ve yardımları parayla ödeyen, eskinin görkemli binalarında yaşayan, nostaljik değerlere bağlı erkek karakterleri anlatıyor.

Selçuk Altun’un tüm romanlardaki asıl kahramanlar uzun boylu, bazen özellikle kıvırcık saçlı, en az üç dört romanda sarışın ve mavi gözlüdür. Ha! Bir de,  ana kahramanın çok yakışıklı olduğunun belirtilmediği hikayelerde ise ya yüzleri bir büste benziyordur, ya Bizans Prensi profili vardır, ya da bu son kitapta olduğu gibi “sürgünde saklanan Pontus prensi gibi” dolaşıyorlardır.

Altun’un son romanında kahramanların alışkanlıkları da aynen devam etmektedir. Örneğin; tamponunda, bagaj kapağında veya ön koltuğun arkasında veciz ifadeler bulunan İstanbul taksilerine bu kez müzik sevdalısı olan ve kitaplarla fazla haşır neşir olmayan Artvin adlı genç binmektedir.

Sahi Altun’un karakterleri nedense hemen hiç araba kullanmazlar. Ya sürekli şoförleri vardır, ya ilk iki romanda ve bu son romanda olduğu gibi kız arkadaşlarının arabası vardır. Ya da “Senelerce Senelerce Evveldi” adlı romandaki emekli havacı Kemal ile bu son romandaki Artvin gibi kendilerini işe alan zengin estetin verdiği yüksek miktardaki dolar/euro  maaşlarla sürekli taksi kullanırlar.

Altun izlenimleri konusundaki birinci yazımda da söz ettiğim gibi; yazarımızın babasının kaymakamlık ve valilik dönemlerinden alışkın olduğu makam arabaları uzun yıllar üst düzey yönetici olarak görev yaptığı bankacılık günlerinde kendisine de tahsis edildiği için araç sürmekle fazla ilgisinin olmadığını düşünüyorum. Hatta çok sayıdaki romanda, kahramanların İstanbul trafiğinden abartılı bir şekilde yakınmasını ve arka koltukta kitap okumayı tercih ettiğini okuyunca bu görüşümde haklı olduğuma inandım.

Peki diğer romanlarla aynı ve benzer olan başka neler var romanda?

Üsküdar,  Eşrefpaşa sokağı, Rumi Mehmet Paşa Cami, Pera Palas Oteli, İsviçre, Londra, Artvin, Tarlabaşı, kör Osmanlı çeşmeleri, mezarlık, Osmanlı konakları, ahşap Üsküdar evleri, zenginlik, refah içinde yaşayan ama gösterişten, dikkat çekmekten sakınan karakterler,  ana karaktere hayran ve bağlı, onun için adam öldürmeye hazır yardımcı-hizmetli ve dahası.

Uyku hapı almadan uyuyamayan, nevrotik baş ağrılarından muzdarip, mızmız, çok içki, özellikle votka tüketen kahramanların saksafon çalan Artvin’in dışındakilerin bir el becerileri veya hobileri yoktur. On farklı romanın da hiçbirinde ana karakter resim yapmadı, fotoğraf çekmedi, bisiklete binmedi, çiçek yetiştirmedi, ormanda yürüyüş yapmadı, denizde yüzmedi.  Sadece kitap okudu ve müzik dinledi. Artvin ve Kemal karakterleri sadece müzikle ilgilendi. Yazarımız gibi imzalı kitap meraklısı olanlar Avrupa’da ve ABD’de sahafları gezdi.  Hiçbir kahraman elini sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Bir yumurta kırmadı, bir kilo domates satın almadı. Bir mağazaya ya da terziye bile uğramadı. Bu işleri yapacak hizmetliler (ana-oğul) veya  (karı-koca) her dem emre hazırdılar. Hemen tüm asıl erkek karakterimiz orta yaş ve üstü seçkin hanımefendilerle yarenlik etmekten mutlu oldu. 30 yaş civarındaki doğuştan şanslı erkek kahramanların hayat kadınları ile birlikte olmak dışında başkaca bir taşkınlıkları olmadı.  Ancak, her romanda en az bir kişinin öç almak için öldürülmesini ayrı bir yerde tutmaya devam ediyoruz.

Bir kere “Dayı” karakteri bu romanda da var, her zaman olduğu gibi.  Ama daha sevecen, yumuşak bir dayı tanırız satırlarda.

Bu kez “Anne” veliaht doğurmak dışında bir fonksiyona sahip değildir. Felsefe profesörü hanedan torunu Ziya Mahmut Bey, babası ile tartıştığı bir gece evin genç hizmetçisi Naile’ye tecavüz etmiştir.  Romanın sonundaki veda mektubunda, tecavüzün ürünü Artvin’i doğurduktan iki gün sonra kendini bir halk otobüsünün önüne atarak intihar eden zavallı Naile’den; “televizyon dizi meraklısı, bunalımlı tip” olarak bahsedebilecek bir vicdana sahiptir estet ve padişah torunu felsefe profesörü.😞

Önce yetiştirme yurdunda kalan bebek Artvin’i on aylıkken evlat edinen ve yetiştiren bekar Güliz Hanım emekli edebiyat öğretmenidir. Hatırladığıma göre, Bizans Sultanı dışındaki tüm romanlarda anne karakteri Türkçe veya Edebiyat öğretmenidir.  Bir kez daha “okuma tutkusunu ateşleyen” bir “anne” vardır karşımızda.

Yazarın son romanı için Hürriyet Kitap ekinde yayınlanan söyleşide aynı cümle ile karşılaşırız: “Okuma tutkumu annem ateşlemiştir.”

Bu romanda da baba-oğul ana karakterler önceki bazı romanlarda olduğu gibi, satır aralarında sessizce “pısırık” olduklarını itiraf ederler. Ana karakterler bu kez de asla hayatın akışına karışmazlar. Ya kütüphanelerde ya kendi konaklarında kitaplar arasında saklanırlar. Okullarında başarılıdırlar. Sosyal yaşam, siyaset, aşk ve spor yoktur yaşamlarında. Öyle ki, bu son romanda akademisyen Ziya Mahmut, beğendiği kızla akşam yemeğine çıkabilmek için hiç bir girişimde bulunamaz ve ayak işlerine koşturduğu becerikli ama dolandırıcı ahbabı Suavi’den davetini iletmesi için yardım ister. Bu hizmetin karşılığında yüklü bir para ödemekten gocunmaz.

Sonraki yıllarda ne tür bir adam olduğunu bilmesine rağmen bir tür arkadaşlık sürdürdüğü ve kendisini defalarca dolandırmasına izin verdiği Suavi’yi öldürtmeye karar veren Profesör Ziya Mahmut Bey, bu haddini aşan ve işlenen suçla orantılı olmayan katliam için kendisine İsviçre’ye kapak atmış ama tutunamamış Kosovalı bir göçmen olan adaşı Arnavut Mahmut’u kullanır.

Aynı romanda ilerleyen sayfalarda, bu kez Oğul Artvin sol elinin iki parmağını keserek, saksafon çalma olanağını yok eden mafya bozuntusu, bar fedaisini yol ortasında kurşunlayarak öldürür. Eylem öncesinde araştırma yaparken tanıdığı sevimli küçük Esma’nın babasını öldürdüğünü anlayınca aileyi ziyarete gider.  Kızın köyden gelmiş ama yazarın deyimiyle kentle uyum kurmuş genç ve güzel annesi Nihal’i beğenir ve kısa sürede sevgilisi olur.  Ailenin geçim derdi yoktur.

Para ödeyerek vicdanını temizleyemeyen Artvin, bir süre sonra Kuzguncuk’taki Çınaraltı çay bahçesinde gerçek yaşamdan Trabzonlu iki ressamla sohbet ettiği sırada önünden denize atlayan Leman adlı genç kadını kurtarınca vicdani yükünden de bir anda kurtuluverir.  Psikolojik sorunları olan Leman’ı kurtardığı için Osmanlı hanedanı üyesi annesi Ruhsar Hanım ile dost olur. Hatta artık iyice yakınlaştığı Esma ve Nihal ile birlikte saray eşyaları ile dolu konağa kahvaltıya giderler.

Tam burada sormak istiyorum: Kahramanın öldürdüğü bar fedaisinin minik kızına ve eğitimsiz karısına duyduğu bu ilgiyi nasıl açıklayabiliriz? Pişmanlık ve vicdan kavramları Tarlabaşı’nın arka sokaklarında yaşayan anne ve kızını saraylı bir hanımefendinin evindeki kahvaltıya götürmek ve “kız arkadaş” olarak tanıtmak için yeterli midir? Altun’un yarattığı birbirinin kopyası tüm roman kahramanlarının kendilerinin eşiti, dengi kadın ve erkeklerle bir türlü yakınlık ve arkadaşlık kuramadıklarını, aşağılık kompleksi sorunundan muzdarip olduklarını düşünüyorum. 😕

Selçuk Altun romanlarında karşılaştığımız ölçüsüz şiddeti ve öç alma tutkusunu “kaygı verici” bulduğumu ifade etmek isterim.  Günümüz toplumlarında geçerli hukuk sistemi  “dişe diş” bir öç almayı kabul etmemektedir. Suçlunun kanunlar çerçevesinde yargılanarak cezalandırılması ilkesi geçerlidir. ☹️

Yazarın her romanında bencil, kendini beğenmiş, sinsi, ezik, asosyal erkek roman kahramanının bir şeklide canını sıkan kişileri çoğunlukla emrine amade yardımcıları marifetiyle, bazen de bizzat kendisinin öldürmesi imgesini okur açısından da zararlı buluyorum. Her yaştan ve her sos-kültürel düzeydeki okura açık olan bu romanlardaki şiddet unsurunun,  yeterince dengeli olmayan zihinlerde yer etme olasılığından endişe ediyorum. Belki haddimi aşıyorum ama bu denli ölçüsüz şiddet olgusunu bıkmadan her romanına yerleştiren yazarın da bir türlü çözemediği sorunları olduğunu, hatta kindar bir kişiliği olduğunu düşünmeden edemiyorum.  😕

Bu romanda; İsviçre’de okuyan ve felsefe profesörü olarak yıllarca görev yapan soyağacının Sultan II. Mahmut’a dayanması ile övünen Ziya Mahmut oğlu Artvin’e yazdığı mektupta son söz olarak şöyle der: “Kindarlık soylu bir özelliktir, Sultan II. Mahmut ta öyle bilinirdi.”😲 İşte size yazarın kişisel görüşünü yansıtan özgün bir cümle.😅

Romanlarda eğitimli, ama silik ve fakir kız arkadaşların erkek kahramandan etkilenmesi çok kolay gerçekleşir. Hemen anında oluverir. Hiç bir özel çabaya gerek yoktur. İlişkinin başlayıvermesi için erkeğin istemiş olması yeterlidir. Bu aşamadan sonra kadınların kendi kişilikleri önemli değildir ve giderek yok olur. Ana karakterin istediği kadına dönüşmek için hiç gocunmadan çabalarlar. Çok uzun olmayan bir süre sonra ilk görüşte aşık olduğu, evlenmeyi düşündüğü ve yeniden şekillendirmeye uğraştığı kızın varlığından sıkılan kahramanımız sudan bir bahaneyle ilişkiyi bitiriverir. Sesi soluğu çıkmayan kızcağız, hesap soramadan, hakkını arayamadan bir anda kendini kapının önünde buluverir. Bu son romanda Ziya Bey, Ukraynalı aşçılık okulu öğrencisinden yazarın diğer kitaplarında da okuduğumuz gibi, tıpa tıp aynı formülle sorunsuzca kurtulmayı başarır ve güya aşık olduğu kadını bir daha aramaz ve özlemez.

Kökeni ya Osmanlı hanedanına ya da yüksek sosyeteye dayanan yaşlıca bir Hanımefendi de vardır kahramanın hayatında.  Bu hanımefendi düzenli ziyaret edilir, akşam yemeklerine çıkarılır. Kahramanımız bu görgülü hanımefendinin hal ve tavırlarındaki asaletten, zarafetten, ağırbaşlılıktan fazlaca etkilenir. Bu olgun kadın karakterler bazen de kültür ve sanat alanında donanımlı, akademisyen vb rollerde girer kahramanın yaşamına ve hangi yazarların okunması, hangi müziklerin dinlenmesi gerektiği konusunda yol gösterir, yönlendirir.

Kahramanların sevgilileri, eşleri ve geçici kız arkadaşları büyük çoğunlukla ya edebiyat mezunudur ya müzisyendir. Mutlaka sanatla ilgili bir dalda okumuşlardır, çoğunlukla lisansüstü eğitim de yaparlar. İş hayatına girenler çoğunlukla akademisyen olurlar, üniversitelerde öğretim üyesi olurlar veya yayınevlerine çalışır ve editör olarak görev yaparlar ya da sahaflık yapan babalarının kitapçı dükkanları dünyaca ünlüdür.

Seks ihtiyacı ile koynuna girilenler bu romanda da hayat kadınlarıdır. Ayrıca, soyları II. Mahmut’a uzanan baba-oğul erkek kahramanlarımız konağın hizmetçisi, bar fedaisinin karısı ve İsviçre’deki aşık olduğu kanserli okul arkadaşının annesi gibi daha en baştan “sorunlu” kadın karakterlerle bir seferlik de olsa coşkulu tensel birliktelikler yaşar.

Mutlaka eski ahşap konaklarda yaşanır hayatlar. Saraylardan çıkma antika eşyalarla doludur salonlar.

Erkek kahramanlarımızın yaptıkları tek spor karate kursuna devam etmek ve atış poligonlarında eğitim almaktan ibarettir. Son romanda Artvin karakteri de öç alma planını gerçekleştirmek için bir atış poligonunda hazırlanır.

Bu son romanda ilk defa lafta kalmayan, eylemlere de katılan bir çocukluk arkadaşı ile karşılıyoruz. Laz fırıncının ortaokulu zorlanarak bitirmiş oğlu Cuma var şehzademiz Artvin’i koruyup kollayan, ekmek arabasıyla sağa sola taşıyan.

Selçuk Altun’un yayınlanmış on romanı da;  kendisiyle benzer eğitim almış, benzer sosyal ve kültürel ortamlarda büyümüş tek bir erkek arkadaşı olmayan ana karakterlerini bir tür resmigeçididir. 🙁

İnsanlarla sağlıklı iletişim kuramayan, denk ilişkiler geliştiremeyen, ancak hizmetini satın aldığı kişilere patronluk taslayabilen ama yardımlarına muhtaç kaldığında,  yersiz ve yanlış yakınlıklar kurmaktan başka seçenek bulamayan bu genç adamların yalnızlığa teslim olmaları nasıl açıklamalıyız?  Doğrusu bilemiyorum. Tümünün aşağılık kompleksi kurbanı olduğunu söylemek kolaycılık olacaktır.

Şöyle gürül gürül konuşan, yazan, dünyayla, hayatla ilgilenen, bağıra çağıra şarkı türkü söyleyen bir genç adam neden görmeyiz on romanın tek bir sayfasında?

Yazar; roman kahramanını yeterince zengin, eğitimli ve kültürlü gösterebilmek için mi romanda muhatap olunan diğer karakterlerin sosyal ve kültürel statülerini bu denli düşük göstermeyi tercih etmektedir?  Yoksa bir türlü geçmeyen, doymayan yetersizlik hissinin dışa vurumu mudur?

Kim bilir belki de yazarımız bazı söyleşilerinde ifade ettiği gibi nükte yapmaktadır kahramanlarına can verirken.😲

Doğrusu, bu “nükte” olgusunu Altun’un on romanında da bulamadığıma göre çok iyi gizlenmiş olmalı.  Zaten yazarımız romanlarının “gizem” içerdiğini ısrarla söylemektedir. Entelektüel hatta estet olduğu iddiasındaki, bir yazara da, yarattığı “estet”  roman kahramanına da doğrusu hiç yakıştıramadığım şu cümle acaba  “nükte” olsun diye mi yazılmıştır: “Orgazmik konsantrasyonla okuduğum iki denemesel kitap.”😏

Sizce “yeterlilik” ve “nitelikli olmak” nerede başlar, nasıl tanımlanır, nerede sonlanır?

Laz fırıncının oğlu iyi niyetli Cuma; roman boyunca sürekli ilkokul arkadaşı Artvin’i kollar, yardımcı olur, depresyon günlerinde hep yanındadır, asla yargılamaz, fırının kamyoneti ile her an emrindedir adam öldürmesi sırasında gözcülük bile yapar.

Bu özellikler Cuma’yı kötü biri mi yapar? İyi kalbi ve cömertliği ile bana göre Artvin’den kat kat üstündür. Karşılık beklemeden kan bağı olmayan bir başkası için fedakarlık yapabilmekten daha güzel bir nitelik var mıdır?

Gelin, romanımıza yeniden dönelim: “Ayrılık Çeşmesi Sokağı” adlı bu romanda Osmanlı merakı nedense çok öne çıkmış.  Benim de şahsen döneminde gerçekleşen yenilikler nedeniyle ardıllarından ayrı tuttuğum II. Mahmut’a dayandırılan bir garip ailenin üç kuşak erkeğini tanırken, başta Sultan II. Mahmut olmak üzere Osmanlı övgüsü ve ahı gitmiş, vahı kalmış hanedan mensuplarının acınası öykülerini de okuruz.  Ama bu romanda anlatılan aile ayrıcalıklıdır. Sürgüne gitmemiş, mallarını mülklerini korumayı bilmiştir.

Yazarımız son iki romanında, hikayenin asıl konusu ile hiç ilgisi olmayan başka insanların yaşam öykülerine romanın akışını da bozarak, uzun uzun yer vermiş olmasını şöyle açıklıyor:

“Yazmaya başlayalı beri başkalarının yazdığı romanları daha zor okur oldum. Ben de bunun üzerine yazar, şair, sanatçı ve aykırı kişilerin yaşam öykülerine sarıldım. Nicesinde şunu gördüm; okuduklarım o kadar şaşırtıcıydı ki, roman diye yazsam tüm yayınevleri refüze ederdi. Ben de son iki romanıma o tür anekdotlar serpiştirdim; gerçek ile kurmaca kişiler sanki düello eder oldular. Kitabın arka kapağında da vurgulandığı üzere kitabın teması, “hayat, romanlardan daha tuhaftır.”

Diğer yandan okurları da “malumatfuruş” bulurlar yazarımızı. Aslında romanlarında ansiklopedik bilgi veren çok sayıda yazarımız vardır. Örnek olarak çok iyi romanları da olan rahmetli Erhan Bener’in bazı kitaplarında hikaye akışı yeterince iyi gitmediğinde, sayfaları ansiklopedik bilgilerle doldurduğunu anımsıyorum.

Selçuk Altun’un  “Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir” ve “Bir Sen Yakınsın Uzak Kalınca” adlı ilk iki romanında okunması gereken kitapları, önemli yazarların adlarını, büyük ressamları ve ünlü eserlerini listelemesi aralarında benim de olduğum okurun ilgisini çekmişti. Ancak yukarıda söz ettiğim üçüncü ve dördüncü romanlarında yazara ilginç gelen fantastik ve trajikomik haber başlıklarının sayfalar boyu doluşmasını rahatsız edici bulmuştum.

Altun’un bir okuru “romanlarındaki fazla bilgi” konusunda şöyle yazmış:  “Sırf sen biliyorsun ve değerli olduğunu düşünüyorsun diye, her bulduğun ilginç bilgiyi, konuyla ilgili ilgisiz bizimle paylaşmanın lüzumu da yok, gerçekten zorlama duruyor.”

Özellikle Ku (r)sun Lezzetli adlı üçüncü romanda bir kadın gazetecinin yanında çalıştığı medya patronunun yolsuzlukları ve siyasilerle kurduğu yakın ilişkiler ve iş bitiriciliği hakkında tutmuş olduğu sayfalar dolusu notları okuduğumda, doğrudan yazarın söz konusu medya patronuna olan hıncı nedeniyle kin kustuğunu düşünmüştüm. Üstelik kitabın sonunda kahramanımızın koruması-fedaisi Davut’un anılan medya patronunu Göcek koyundaki yatında öldürmesi ise komikti. Anlaşılan yazarımız malum medya grubuna olan öfkesini yazarak boşaltma yolunu seçmişti.

Bir başka okur yorumunu daha paylaşmak istiyorum: “Kibir değil miydi ölümcül yedi günahtan bir tanesi? Hani hep derler ya ‘alim adam okudukça, öğrendikçe dolu başak gibi başı öne düşer’ diye; bu adama ne olmuş ki, bilgisi arttıkça kibri de artmış? İnsanın öğrenip de, hayatına geçirmediği onca ahlaki değer, gerçekten öğrenilmiş midir?

Son romanının tanıtımı için yapılan söyleşide Erdal Ak’ın yönelttiği “Sizin entelektüel metin ve birikimli okur buluşmasının yaşandığı romanların yazarı olarak söz edilmesine ne diyorsunuz?” sorusuna Selçuk Altun şu cevabı vermiş: “Birikimli okurlar tarafından benimsendiğim için onur duyarım. Sanırım bu karakter kitlesi nedeniyle Anglo-Amerikan okurlar tarafından tercih edilen bir yabancı yazar oldum. Nihayet, bu tür karakterlere edebiyatımızda gereksinme olduğu görüşündeyim.”

Altun bu cümleyi kurarken, romanlarının İngiltere ve ABD’de  “polisiye roman” kategorisinde yayınlandığını sözlerine eklemeyi unutmuş. Polisiye roman okumak için “birikimli okur” olmak gerektiğini bilmiyordum doğrusu.😅

Edebiyat çevrelerinin kendisini görmezden geldiğinden sıklıkla yakınan, edebiyat ödüllerini ciddiye almadığını belirten, hatta “edebiyat ödülü verenlerin de seçiciler kuruluna Doğan Hızlan’ı alarak olaya ciddiyet katmaya çalıştığını” söylemekten çekinmeyen ve tam tersine zevk duyan Selçuk Altun’un kendisi övünme fırsatını kaçırmamak konusunda mahirdir.

Bir söyleşisinden alıntılıyorum:  “Temmuz 2011’de İngiliz gazetesi The Observer’ın kitap ekinde ‘Yazın Okunacak En İyi Kitaplar’ başlıklı bir seçki vardı. On ülke bazında hazırlanan bu çalışmanın Türkiye bölümünde; Yaşar Kemal, Moris Farhi ve Orhan Pamuk birer kitabı ile Selçuk Altun ise iki romanıyla yer almıştı.”

Dikkatinizi çekmek isterim. Yazın okunacak kitaplardan bahsediyor liste. Yani plajda, şezlongda okunacak kitaplar söz konusu.

Bu cümlelerden yansıyan kibri algılayacak okur bence pek mutlu olmayacaktır.

Yazarımız çok önemsediği Yaşar Kemal’in, Selçuk Altun romanları konusunda şu tanımı yaptığını övünerek aktarmaktadır: “Altun kentli entelektüelin hayatını yazan tek romancıdır.”

Yazarımızın kendi hakkında gene pek alçakgönüllü olmayan bir cümlesini daha dikkatinize sunuyorum: “Doğan Hızlan, benim için “Entelektüel bir roman türünü Türkiye’ye getiren yazar” deyince doğrusu bu saptamadan hoşlandım. O tür romanlar galiba edebiyat arenamıza biraz ağır geliyor, pek kotarılmıyor.”

Söz konusu bu söyleşiyi izlediğim için, Doğan Hızlan’ın TRT 2’de yayınlanan “Karalama Defteri” programında “kitaplarının önemli Amerikan üniversitelerinin kütüphanesinde bulunması ile övünen Selçuk Altun’un bu açıklamasını neden “komik” bulduğumu Altun romanları konusunda daha önce paylaştığım yazıda açıklamıştım.

Selçuk Altun, kendi deyimiyle “birikimli ve estet” bir kişidir. Ben de çok çalışkan, zeki ve hırslı biri olduğuna inanıyorum. Meraklı, araştırmayı seven, ilgilendiği konuyu sonuna kadar takip eden, fikri sabit ve takıntılı olduğu da söylenebilir.

Yazarımız  “Ayrılık Çeşmesi Sokağı” adlı son kitabında Becket’in “Godot’yu Beklerken” adlı ünlü  oyunda bir türlü gelmeyen Godot’un  sırrını çözmüş olduğu hususunu romanın ana  karakteri Ziya Mahmut üzerinden anlatmakta ve  haklı olarak övünmektedir.

Selçuk Altun bu konudaki gelişmeleri şöyle anlatmış: “2006 yılında Beckett’la ilgili bir anı kitabı okurken, Becket’in ünlü oyununda rol almış bir aktöre söylediği “aslında bu oyunda her şey bir symbiosisden ibaret cümlesini okuyunca düşünmeye başladım. Bir biyolojik terim olan symbiosis aynı ortamda buluşan iki değişik organizmanın birbirinden etkilenmesi anlamına geliyordu. Aklıma birden; buyurgan bir filozof ve traji-komikleşme arasında gel-gitler yapan Estragon ve Vladimir nam karakterler geldi. Godot’yu çözmüştüm; o god (tanrı) ile idiot (budala) sözcüğünün son iki harfinin birleşmesiydi. Bu ipucunun üstüne bir de Estragon’un takma adıyla (Gogo) ile Vladimir’in takma adını (Didi) ekledim. Takma isimlerde de  Godot’ya yakın bir sufle vardı. Evet, beklenen  Godot’un gelmesine gerek yoktu; çünkü o zaten sahnedeydi. İki arkadaş bir absurd oyuna yakışır şekilde aralarında şakalaşıyor, izleyiciye tuzak kuruyorlardı; Godot  bizzat onlardı. Verdiği onca ipucuna rağmen akademisyen ve izleyiciler oyunu çözemeyince Becket de yaşamının sonuna kadar içinden herkese gülmüştü

Yazarımız son romanı için yapılan tanıtım söyleşisinde Godot’un anlamını nasıl çözdüğünün hikayesine kitabında özel yer ayırdığını söyler ve “bu konunun ülkemizde bir kez daha ıskalanacağına bahse girerim” der.

Gerçekten de romandaki ana karakter felsefe profesörü Ziya Mahmut Bey Godot sözcüğünün ardındaki sırrı bulunca, önce kendi üniversitesinin ilgilileri ile paylaşır, sonra edebiyat çevrelerine ve Beckett vakfına yazar. Edebiyat çevrelerinden bir itiraz gelmez ama bir alkış da gelmez. Vakıf yöneticileri ise bu tezi “kabul edilebilir” bularak, dergilerinde yayınlarlar. Romandaki Ziya Bey, bu keşfinin ilgili çevrelerde ve kendi ülkesinde ilgi görmemesinden üzülür, hayal kırıklığına uğrar.

Gerçek yaşamda da konu benzer şekilde gelişmiştir. Selçuk Altun bir mektup hazırlayarak, “Godot” keşfini yurt içi ve yurt dışında Beckett uzmanı akademisyenlere, yazarlara ve söz konusu Vakfın yönetimine sunar. Çok az cevap alır, fazla önemsenmez. Vakıf yöneticileri “bu iddiasını bilimsel makale formunda sunmasını” ister. Selçuk Altun, “bir akademisyen olmadığını, Becket’in kendisinin de mektup yazmayı sevdiğini ve yirmi binden fazla mektup yazmış olduğunu” savunur. Vakıf yönetimi bu açıklama üzerine Altun’un mektubunu dergilerinde yayınlar ve Selçuk Altun’u Beckett Vakfına üye yaparlar.

Yazarımız yıllardır çözülememiş bu konudaki başarısının hem yurt dışındaki edebiyat çevrelerinde hem de ülkemizde yeterince yankı bulmamasına içtenlikle üzülür. Bence de zeki, çalışkan ve meraklı bir kişi olan yazarımız bu konuda üzülmekte çok haklıdır. Neylersin ki,  ülkemizde son dönemde artan çürüme ve bozulmadan kültür ve sanat çevreleri de maalesef nasibini almıştır. Toplumun yenilik ve arayış merakı çoktan tükenmiştir.🙁

Altun’un bu son kitabını da bitirince, hiç bir kitabında Atatürk’ten ve Cumhuriyet kazanımlarından tek sözcükle bile bahsetmediğinin farkına vardım.  Oysa romanlarında yer alan kaymakam ve vali babalar, edebiyat öğretmeni anneler bile Cumhuriyetin eseridir.

Şüphesiz bir yazardan kurmaca kitabında Atatürk’ü övmesi, Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmasını beklemek gerekmiyor.

Ancak tüm romanlarının gerçekle kurmacanın harmanlandığı, otobiyografik özelliklerinin güçlü olduğu bilinirken, hatta “Ardıç Ağacı’nın Altında” ve “Ayrılık Çeşmesi Sokağı “adlı son iki romanında otobiyografik özelliklere sayfalardan taşacak yoğunlukta yer verilmişken,  her romanda gerçek hayattan kişilere adları ve sanlarıyla yer verilmekte bir sakınca görülmemişken, her iki romana da onlarca kişinin biyografisinin yazarın deyimiyle “monte edilmiş”  olması söz konusu iken, onlarca şehir, bina, üniversite, müze, kütüphane, sahaf dükkanı ve sokaklar adları ve ayrıntılı tanıtımlarıyla kitaplarda yer almışken, Atatürk’ün adının sadece ‘Ardıç Ağacının Altında’ adlı romanın 49. sayfasında yazarın Samsun’da kent merkezindeki heykelinden söz ettiği, “Atatürk ile aygırın yekvücüt olmuş pozunu izlemekten bıkmaz, heykeltraş olmak isterdim” cümlesi dışında yer bulamamış olmasının birden ayırdına vardım ve sustum kaldım.😕

Selçuk Altun bazı söyleşilerinde “romanlarından kazandığı telif gelirinin tamamını üniversitede edebiyat bölümünde okumakta olan öğrencilere burs olarak aktardığını”  ifade etmişti. Üşenmedim, araştırdım. Yazarımız; mezun olduğu Boğaziçi Üniversitesi Vakfı (TÜVAK) ile 2001 yılında işbirliği yaparak, ilk kitabından elde ettiği telif ücreti ile bir burs fonu kurmuş. Vakıf,  “Selçuk Altun Burs Fonuna” yatırılan anaparaya dokunmadan,  her yıl para piyasası işlemlerinden elde ettiği kazancı edebiyat bölümünden üç öğrenciye burs olarak aktarmaktadır.  Bu değerli davranışı nedeniyle gönülden bir alkışı hak eden Yazarımız aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesidir.

Birsen KARALOĞLU

2 thoughts on “SELÇUK ALTUN : Ayrılık Çeşmesi Sokağı/ Birsen Karaloğlu

  1. Ayşegül Gezgin dedi ki:

    Çok doyurucu bir inceleme. Tebrik ederim.

    1. Birsen Karaloğlu dedi ki:

      Merhaba Hanımefendi,
      İlginizden çok mutlu oldum. Teşekkür ederim.

      Size ve yakınlarınıza 2021 yılının esenlik ve neşe getirmesini dikerim. Sevgi ve saygıyla,
      Birsen

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.