Kuşların Söylediği

Bu anı yakalamak hem büyük bir şans, hem de korkunç bir şey diye düşünürken yakaladı kendini, yattığı yerde. Okuduğu kitaplarda tanımlanan o özgürlük ve sevinç duygusunu hatırladı sonra. En çok bu duygu şaşırttı onu. Annesi gitmişti. Gelmesi saatler sürerdi. Bu evde yıllardır, ensesinde onun soluğunu hissetmeden bir adım dahi atamamıştı. Dışarı çıksa bile, varlığını arkasında bırakan insanlardandı annesi. Ayrıca ne zaman geri döneceği de hiç belli olmazdı.  Birden bir korku beliriyor içinde. Ya hiç dönmezse! Yapayalnızlık ve boşluk duygusu sarıyor bütün benliğini.

Fehime Hanım akşam geç saatlerde gelen bir telefonla karaları bağlamış, sabahı zor etmişti. Eski komşularından ahretliği Nadire ağır hastaymış, onu görmek istiyormuş. Sabah erkenden gelen oğulları onu alıp o uzak kasabaya götürmüşlerdi. Aklı oğlunda kalmıştı, ama mecburdu gitmeye. Birden tek başına kalmıştı, Raşit; hem de hiç beklemediği bir anda. İlk şaşkınlığı atması da kolay olmamıştı. Ne yapacağım şimdi, diye sayıklarken farkında olmadan bu şanslı dakikaları da boş yere geçirmiş oluyordu.

Yataktan kalkıp kendini banyoya attı. Suyun altına girmek iyi geldi; sakinleşmişti biraz. Şimdi daha iyi düşünebiliyordu. Gidip annesinin yaşlı kokusu sinmiş odasının kapısını kapatıp kendisininkini sonuna kadar açtı. Lekelenmiş çarşafını gizlemeye hiç gerek duymadan götürüp çamaşır makinesine attı. Annesinin, her seferinde, bu çocuğun evlenme vakti geldi artık, diye banyoda söylenmelerinden kaçmak için, bunu sakınarak yapardı, yine de laflarından kaçamazdı.

Cep telefonunu sessize aldı, ev telefonunun fişini çekti. Ama kapının zili… Yapacak bir şey yoktu. Acı acı çalmaya başlamıştı bile. Açmayacaktı. Çalar çalar giderdi. Gitmiyordu. Gözünün üstüne düşen saçlarını eliyle arkaya doğru taradı. Sıkıntıyla ileri geri birkaç adım gidip geldi. Zil çalmaya devam ediyordu. Gidip açmaktan başka çaresi kalmamıştı. Sıska bedeniyle ayaklarını sürüyerek kapıya doğru gitti.

-Aaaa oğlum, sağır mısın töbe töbe…

Kapı kırılsa daha iyiydi. Alt komşuları münasebetsiz ve meraklı Naciye teyzeymiş, kapıyı alacaklı gibi çalan. Zili duymadığını düşünüp bir de yumruklamaya başlamıştı. Bir intikam listesi yapıp en başına da bu kadını koymayı düşündü. Güldü kendi kendine. Hiç fena olmazdı aslında. Bu listenin çok kabarık olacağından da emindi.

Annem yok, gitti, deyip kapıyı kadının yüzüne çarptı. Belki de cereyandan çarpmıştı. Arka tarafta bir yer açıktı galiba. Yine de rahatlamıştı. Kadının söylenmesini bile umursamadı.

Tam bilgisayarın başına oturacağı sırada telefonu çalmaya başladı. Sesini duyamasa da ekran ışığına yakalanmıştı. Annesiydi. Başka kim olabilirdi… Şimdi açmasa ortalığı ayağa kaldırırdı. İsteksizce, alo, dedi. Annesi telaşlı bir sesle bu akşam orada kalacağını, durumun hiç de iyiye gitmediğini ağlamaklı bir sesle anlatmaya başladı. Hiç ses çıkarmadan dinledi onu, bu iyi bir haberdi galiba; yani bu akşam da yalnız kalacak olması. Rahatlamıştı. Böyle düşündüğüne de şaşırmıştı bir taraftan. Nadire teyzeyle ilgili hiçbir şey hissetmedi. Bundan sonrasını duymasa da olurdu: Dolapta yemek varmış, ısıtıp yermiş, ya da teyzesi gelip onunla ilgilenirmiş falan. Zor bela başından savmıştı, annesini. Bugün ev tamamen ona aitti. Sadece kendi varlığı dolduracaktı odaları, salonu, mutfağı. Neden yaptığını bilmeden gidip pencereyi açtı. Hiç yapmadığı bir şeydi. O yatarken hep gelip annesi havalandırırdı odasını. Dışarıdaki dünya, hayatının tamamen dışında kalıyordu. Onu asıl şaşırtan da bunu hep yapıyormuş gibi davranmış olmasıydı. Gözleri ışığa alışınca, iki kat aşağıdaki çiçeğe kesmiş ağaçlara baktı. Bahar kokusunu peşine takmış, yüzünü yalayan sabah esintisini yavaşça içine çekti. Kuşlar telaşla cıvıldaşıyordu. O kendini şaşırtmaya devam ediyordu. Karşıdaki marketin önüne yanaşmış süt kamyonetini, okul servisini bekleyen öğrencileri, köpeğini gezdiren yaşlı kadını, köşedeki büfeyi gözleriyle taradı bir süre, ama daha fazla dayanamadı. Midesinde keskin bir acı hissetti. Camı kapatıp perdeyi çekti. Bir tek kuşların sesi içeride kalmayı başarmıştı. Orada kalp atışlarına karışıp bir süre daha varlıklarını devam ettirdiler. Pencereye arkasını döndü, birkaç dakika öylece dikildi. Korkmuştu. Son anda topladığı bir güçle odadan çıktı. Kendini buzdolabının önünde buldu. Süt içerse rahatlardı. Ama gözü lavabonun içindeki boş süt şişesine takılınca korkusu büyük bir paniğe dönüştü. Kafasını dolabın içine sokup deli gibi aranmaya başladı. Yoktu; bir damla bile kalmamıştı. Gözünün önüne marketin önündeki süt kamyonu geldi.

Kız kardeşini arayıp annesinin evde olmadığını söylese hemen koşup gelirdi. Ama Zehra’nın şu an işte olduğu aklına gelince hemen vazgeçti bu düşüncesinden. Ne yapacağını bilmez bir halde evin içinde dolanıp durdu. Şu an bir bardak süt için neler vermezdi. Sonra gözüne annesinin kapısı kapalı odası ilişti. O yokken, hep yaptığı şeyi yaptı. Perdeleri kapalı kasvetli odaya girip ışığı açtı. Karşı duvarda, annesinin büyütüp çerçevelediği siyah beyaz bir fotoğraf asılıydı. Dedesi Raşit Efendi, kalın ve çatık kaşlarıyla ona doğru bakıyordu. Ne zaman kapıyı açıp içeri girse onu böyle karşılardı. Aralarında hiçbir benzerlik yoktu, isimlerinden başka. O doğmadan önce ölmüştü, dedesi. Yine de sevmiyordu bu adamı, onun ismini taşımaktan da hiç hoşlanmıyordu. Çocukken çok korkardı bu fotoğraftan. Neyse ki Zehra’nın adını babası koymuştu. Çok sevdiği ve erken yaşta ölen ablasının adıymış. Annesi bu işe biraz bozulmuş, ama pek ses çıkaramamış. Hiç değilse babasının adını, oğlunda yaşatıyor, tesellisine sığınmış. Yıllar önce Zehra’yla yeni bir isim bulmuşlardı ona: Osa!.. Kendi kendilerine uydurdukları, hiçbir anlamı olmayan bir isimdi bu. Bu buluşları çok eğlendirmişti onları. Ona Osa diye seslenen sadece kız kardeşiydi.

Duvardaki fotoğraf dışında ne varsa, hepsini çekmeceye tıkmıştı annesi. O da her seferinde, onları çıkarıp uzun uzun bakardı. Özellikle on yaşlarındayken, pikniğe gittikleri gün çekilen, Zehra’yla birbirlerine sarılıp gülümseyen gözlerle poz verdikleri o fotoğraf. Bir gün alıp odasında saklamıştı da annesi fark ettiğinde kıyameti koparmıştı. Alıp tekrar yerine koymuştu. Uzunca bir süre de odasının kapısını kilitli tutmuştu. Çünkü kızını bir türlü affedemiyordu, evde Zehra’nın adını bile anmayı yasaklamıştı.

Zehra babası öldükten sonra evi terk etmişti. Oldum olası annesiyle geçinemiyordu zaten. Bir daha da eve ayak basmamıştı. Raşit de kırgındı ona; onu böyle yalnız ve mutsuz bıraktığı için. Uzunca bir süre de konuşmak istememişti ablasıyla. Gördüğünde hemen kaçıyordu yanından. En sonunda üniversitenin önüne geldiğinde artık kaçamadı. O zamanlar okulu henüz bırakmamıştı Raşit. Bir yerde oturup uzun uzun konuştular. Evlenip boşanmış,  bir sürü iş değiştirmiş Zehra. Çok zorlanmış, ama kendine bir hayat kurabilmiş sonunda. Fena sayılmazmış işte. Bu onu son görüşü olmuş. Bir hafta sonra okulda çıkan olaylarda polis, Raşit’i ve arkadaşlarını gözaltına almış. Uzun süre içeride kalmışlar. Çıktığında kimse tanıyamamış Raşit’i.

O fotoğrafı alıp diğerlerini çekmeceye koydu. Tam çıkacakken, dedesinin fotoğrafına baktı. Kararlı bir yüz ifadesiyle -ne zamandır yapmak istediği şeyi yaptı- duvardan alıp ters çevirerek yatağın üstüne fırlattı.

Sanki içinde ondan bağımsız hareket eden bir güç vardı; o da bu rüzgâra kapılmış, peşinden sürükleniyordu. Odasına girip üstünü değiştirdi. Hiç kolay olmadı tabii. Dolabın önünde dakikalarca durdu. Neyse ki, üzerinde fazla sakil durmayacak bir iki şey bulup giyindi. Kafasında bundan fazla düşünceye yer yoktu. Durursa vazgeçme noktasına kolayca varabilirdi. Fotoğrafı cebine koyup merdivenlerden süzülürcesine indi. Naciye teyzenin kapısının önüne geldiğinde, kalp atışları hızlanmaya başladı; yakalanma korkusu, diğer korkusunu tetiklemişti. Ne yapıyordu böyle? Apartmanın çıkış kapısında durdu. Terlemeye başlamıştı. Ne dışarıya çıkabiliyor ne de eve dönebiliyordu. Merdivenlerde ayak sesleri duyar gibi oldu. Ani bir hareketle kapıyı açıp kendini dışarı attı. Hızlı adımlarla az ilerideki okulun bahçe duvarına kadar yürüdü. Başı hep önünde. Market arkasında kalmıştı; süt kamyonu, öğrenciler, kadın, köpek artık yoktu. O bunların hiçbirinin farkında değildi ama. Sütü de tamamen unutmuştu. Sağ taraftaki demir çitlerin arasından görünen ağaçların gölgesine sokularak yürümeye devam etti. Okul zili çaldı, tam o anda.  Öğrenciler çığlık çığlığa bahçeye akın ettiler. Yapraklar dallarında şöyle bir sallandı. Neden diye düşündü Raşit. Neden bütün okul bahçeleri aynı gürültüyle çınlar, trafik aynı uğultuyla akar, bütün çöp kutuları ve apartman girişleri aynı şekilde kokar? Koltukaltını kokladı, farkında olmadan; neden hep aynı, diye düşünecekken, susturdu kendini. Başını kaldırdı nihayet.  Yolun karşısındaki koruluğu fark edince, büyük bir rahatlama hissetti. Bu kadar ışık fazlaydı. Koşar adım o tarafa doğru yürüdü.

Çoğunluğunu çam ağaçlarının oluşturduğu koruluğa girer girmez derin bir soluk aldı. Önünde uzanan manzaraya, bir kitapta okuduğu cümlelere aitmiş gibi baktı. Dudaklarında bir mırıltı: Çiçeğe durmuş birkaç erik ağacı, kalın gövdeli bir çınar, yan yana iki palamut. Arkalarında yükselen mavi bir gökyüzü…

Ağaçların altına sıralanmış birkaç bank ilişti gözüne. Bir tanesine oturdu. Etrafta kimseler görünmüyordu.  Sadece kuşların cıvıltısı bozuyordu sessizliği. Yüzlerce kilometre uzaktaymış duygusuna kapıldı birden. İçi ürperdi. Şimdiden eve nasıl döneceğini düşünmeye başladı. Bütün gücünü buraya gelmek için harcamıştı sanki. Telefonunu çıkardı cebinden. Sadece annesinin numarası kayıtlıydı. Zehra’nınki ezberindeydi; ne olur ne olmaz diye. Burada olduğunu bilse ne kadar sevinirdi, diye düşündü. Numarasını tuşladı, ama bir türlü arama tuşuna basamadı. Telefonu kapatıp cebine koydu. Hava kararmaya başlamıştı ya da ona öyle geliyordu. Eskiden arkadaşlarıyla futbol oynadıkları aşağıdaki düzlüğe kaydı bakışları. Birbirlerine bağırışları, neşeli ergen sesleri kulağında çınladı. Kendilerini unuturlardı, topun peşinde. Sonra mahalleden, annelerin gönderdiği bir abi gelip onlara kızar, eve dönmelerini söylerdi. Korkarlardı ondan. Çaresiz, kızarmış terli suratlarla evin yolunu tutarlardı.

Bu kuşlar hiç susmaz mıydı? Gece uçamadıkları için, gün boyu hiç boşluk bırakmadan söyleyeceklerini söylüyorlardı belki de. Raşit, evde olsaydım hiç değilse camı kapatırdım, diye düşündü. Ama burada tamamen ele geçirilmişti. Bütün düşünceleri bu sese teslim olmuş durumdaydı. Bir süre sonra düşünmeyi tamamen bıraktı. Göz kapakları ağırlaştı.

Ayaklarına doğru bir şeyin sürtündüğünü hissedince irkildi. Gözlerini açtı, yarı karanlıkta ona doğru bakan bir çift parlak gözle karşılaştı. Golden cinsi bir köpekti. Tasmasının ucundaki zincir yere doğru sarkıyordu. Patisiyle dizine dokunup ağlıyormuş gibi havlamaya başladı. Raşit ne yapacağını şaşırdı. Belki de kayboldu, diye geçirdi içinden. Köpek bir ona doğru havlıyor, bir arkasına doğru bakıyordu. Zincirinin ucundan tutup ayağa kalkmasıyla birlikte hayvan ileriye doğru atılıp koşmaya başladı. Raşit’i de peşinden sürükledi. Caddeye çıktılar. Gerçek olamayacak kadar garip bir görüntüydü. O anda ona, kendisini ve köpeği, odasının penceresinden seyrediyormuş gibi geldi. Yine de sarsak adımlarını köpeğin hızına uydurmaya çalıştı. O sırada, usul usul yağmaya başlayan yağmur yüzüne vurdukça o da hızlandı. Yanlarından arabalar, binalar, insanlar akıp geçiyordu. O hiçbirini görmüyordu ama. Sadece koşuyordu. Görüntüleri iyice küçülüp gözden kaybolana dek koştular. Arkalarında tıkanan trafikte çınlayan kornalar, kaçışan insanlar, hızını artıran bir yağmur ve güzel bir nisan akşamı bıraktılar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.