KOYNUMA DÖKÜLEN ALEV DOLU BİR KÂSE

Bir kutu bira alıp manzarası nefis Cihangir Roma Merdivenlerine çöktüm. Gök de deniz de solgun ve uzak bir maviliğe gömülü. Kedilerse hayli ürkek. Biram bitince hemen komşu basamaktaki öğrencilerden şarap takviyesi yetiştirildi. Gençler çakır ve keyifleri yerinde. Epey bir lafladık. Yaşlı bir hanımefendi gayet narin hareketlerle arada durup soluklanarak aşağıdan doğru çıkıyor merdivenleri. Solgun bir karanfil gibi eğilmiş ince bedeniyle aramızdan tül gibi geçerken, ‘iyi günler çocuklar,’ dedi, kibarca. Işık gibi bir kadın.

-”Size de, efendim.”
‘Şarapçılarımla’ vedalaştım. Ufaktan çakırım. Severim bu kafayla dolanmayı… Dünyaya daha iyimser, daha ümitli bakıyorum, daha çok tebessüm ediyorum, insanlar daha bir iyi geliyor. Her insanın içindeki hayvanı ehlileştirme yöntemi vardır, kendince.
İstiklal’e bu kafada çıkıp, caddeyi doldurmuş insan nehriyle birlikte Tünel’e doğru aktım. Galata Kulesine inen yokuşun hemen başında, Mevlevihane’nin önündeki yüksek mermer basamağın boş olduğunu fark edince kaçırmadım bu fırsatı, oturdum.
Genelde soluklanmak isteyenler yahut sokak müzisyenleri konuşlanır o basamakta, -boş bulmak zordur.
Karşımdaki müzik aletleri dükkânlarından gelen nağmeler kulağımda, her türden insanın dur duraksız gelip geçişini izlemeye vermişken kendimi, sessiz sinsi bir pars gibi yanıma sokulan gençten bir Roman kadın elimi teklifsizce kavrayıp yüzüne doğru çekivermez mi? Ne oluyor ne yapıyorsun derken, boştaki eliyle de fıstık yeşili gevşek başörtüsünü daha geriye kaydırıp, siyah kuzgun saçlarını çağıldayan bir ırmak gibi omuzlarından akıttı. Şöyle bir baktım… yaban gülleriyle bezeli elbisesinin içinde zarif ve vahşi bir gelincik… Ben de hem nefesimi hem çenemi tutup, bu sihirli anın nereye varacağını izlemeye karar verdim, -umarım kılık değiştirmiş dişi bir peygamber devesi değildir, diye içimden geçirmedim değil-.
Avuç içime bakan gözlerinde garip ışıltılar yandı söndü, elimi bir iki derece daha kuvvetli kavradı ve beni şaşırtacak denli yumuşak tatlı bir sesle sanki zihnimin içinde konuştu:
”Dışarıdan parlıyorsun, ama içinde dolmaz bir boşluk. Atlantis’i kuran düşen meleklerden birisin adeta, baş aşağı asılı. Zenon’un oku gibisin, asla hedefine varamayan. Ruhları ezen bir kentte sıkışıp kaldın. Alkol ve düşler beynini reçele çevirmiş ve göğüs kafesinde yalnız bir kuş, ağlar gibi ötüyor.”
Onu dinlerken damarlarımda sevinç bir Müren balığı gibi atıldı; anlattıklarındaki kedere tezat, geniş daireler çizerek yayıldı ve ikimizi sarıp sarmaladı.
– Çak bakalım bi beşlik !.. Na’pıyorsun burada? Takılsana bize !
– Ha? Ne?
Şaraplarına ortak olduğum öğrenci grubu Galata’ya inerken beni görmüş, alalım aramıza demişler.
Onlara sezdirmeden Roman kadına bakındım hemen. Neredeydi? Kaybolmuştu…
Zihnimde vahşi bir gelincik imgesi, ‘şarapçılarımın’ şamatacı dost yüzlerinin arasına karıştım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.