KEMALETTİN TUĞCU’YU  HİÇ UNUTMADIM Kİ

Kemalettin Tuğcu adı aklıma düşende onuncu yaşımı tamamladığım 1967 yazına, anneannemin Balıkesir’in Gönen ilçesindeki minik evinin bol güneşli ve çiçeğe doymuş iç bahçesine açılan arka odasına ışınlanıyorum.

Ne güzel günlerdi. Çocukluktan yeni yeni çıkıyordum. Kitap okuma alışkanlığım başlamıştı. Kemalettin Tuğcu ile de yeni tanışmıştım.

Tatil ortamının getirdiği rehavetle Güzel annem o daracık bütçesinden her istediğimde bana yeni bir kitap parası ayırabiliyor, akşamları da yaşlı ve hasta anneanne yanında gürültü yapmayalım diye kardeşimle beni komşumuz ve uzak akrabamız Zehra Hala ile birlikte yazlık sinemaya gönderebiliyordu.

Her yaz tatilinde Rize’nin Çayeli ilçesinden kalkıp, Gönen’e gidemiyorduk. Ebe /hemşire olarak çalışan güzel annemin kazancı yetersizdi. Anılarımdaki ilk Gönen ziyaretimde 5-6 yaşındaydım, henüz okula başlamamıştım.

Kemalettin Tuğcu’nun öyküleri ile büyülendiğim 1967 yazında ise anneannemi ikinci kez ziyaret ediyordum.

Meyve bahçelerinin kokusu sokaklara dolarken, tek veya en fazla iki katlı evlerin cepheleri bahçelerden taşan güllerin ihtişamından görünmezken, yaşıtlarım sokaklarda bağıra çağıra yakan top oynar ve bisiklete binerken, ben yaz mevsiminin tüm ayrıcalıklarını ıskalar, o arka odada Kemalettin Tuğcu’nun yeni bir öyküsüne dalar giderdim. Kitabı elime aldığımda bırakamaz, bitirmeden uzandığım sedirden kalkamazdım.

Muhtemelen elime geçen, yaşadığım kasabalara ulaşan, okul kitaplıklarında bulduğum tüm Kemalettin Tuğcu kitaplarını okumuş olmalıyım. Ancak bir veriye göre 200, bir diğerine göre ise 300 romanı basılmış olan yazarın tüm külliyatını okumuş olmam mümkün değil.

Kemalettin Tuğcu romanlarından aklımda kalan sahnelerden söz etmek istiyorum. Hemen tüm öyküler kentlerin dar gelirli mahallelerinde geçer. Kahramanımız onlu yaşların başında, ya yetim, ya öksüz, çalışkan, dürüst,  saf, tertemiz, fedakar bir çocuktur.  Hastalıklı annesi ile sığındığı metruk evin camı yoktur. Kağıt kaplarlar üşümemek için. Mahalledeki boş ve tozlu arsada partal bir topun arkasından koşan  yaşıtlarını içini çekerek seyreden kahramanımız bu oyunlara  hiç dahil olamaz. Çünkü o bulduğu günlük işlerde çalışmak zorundadır. Mahalledeki küçük esnafın getir götür işlerini yapar, çırak olarak çalışır, eve annesine ve kız kardeşine ekmek götürmek için çoktan büyümüş, hala bir çocuk olduğunu unutmuştur. Asla yalan söylemez, hile yapmaz,   kendisinden daha kötü durumda olanlara, hastalara, yaşlılara ve sokak hayvanlarına  yardım eder.

İlk kez Kemalettin Tuğcu satırlarından öğrendiğim bir ayrıntıyı paylaşmak istiyorum: Yazarın bazı romanları mekan olarak İstanbul Boğazına kıyısı olan uzak mahallelerde geçer. Bu kıyılarda sahipsiz metruk yalılar vardır. Roman kahramanı annesi ve kız kardeşi ile bu metruk yalının bir göz odasına sığınmıştır. Yaz günü yalının rıhtımından denize atlayıp,  rıhtım duvarlarına yapışmış olan midyeleri kazıyarak çıkarır.

Bahçede paslı bir tenekede yaktıkları ateşte pişirdikleri midyeler ile ailenin karnı doyar. Kahramanımız midye çıkarma işinde ustalaşır. Öyle ki bu midyeleri satarak bir miktar para da kazanır. Annesine doktor getirir, ilaçlarını  alır.

Bu satırları okuduğum güne kadar ne yalı görmüştüm, ne de midye. Hatta Boğaz kıyılarını bile görmemiş olabilirim. Ancak  aynı yaz Gönen’e gitmeden hemen önce  İstanbul’da bir kaç gün  akraba evinde konakladığımızı   ve annemin bizi Dolmabahçe Sarayına ve Topkapı Sarayına götürdüğünü  çok iyi hatırlıyorum.

Aradan yıllar geçti. Bir yerlerde okuduğum bir yazıda okullarda öğrencilerin Kemalettin Tuğcu romanları okumalarının yasaklandığını öğrendim.  Neymiş, bu romanlarda anlatılan fakirlik, yokluk ve çaresizlik çocuklarda travmalara yol açmaktaymış.

Şimdi durum nasıldır, öğretmenlerimiz ve pedagoglarımız Kemalettin Tuğcu ile barışmış mıdır, bilemiyorum ama  onlarca Kemalettin Tuğcu romanın bende hiç bir travmaya neden olmadığını, tam tersine, ihtiyaç sahiplerine karşı daha duyarlı, daha hassas olmamı sağladığını, benimle aynı koşullara  sahip olmayanlar için özel bir duyarlılık geliştirdiğini söyleyebilirim.

Kemalettin Tuğcu kitaplarını okurken onun nasıl biri olduğunu çok az düşünmüştüm. Aklımda öğretmen-müdür profillinde  masa başında yazı yazan bir gazeteci fotoğrafı vardı yıllardır. Bu yazıya başlamadan internette yaptığım kısa bir araştırmadan ayaklarındaki fiziki bir engel nedeniyle okula gidemediğini, evinde özel eğitim aldığını öğrendim.

Ayakları içe dönük olarak doğan, bu nedenle okula devam edemeyen usta yazar, kendisinden 16 ay büyük ağabeyi Nurettin’e babası tarafından ders verilirken okuma yazmayı öğrenmiş.

Kendi kendini yetiştiren yazarımız 13 yaşlarında şiir ve öykü yazmaya başlamış, duygu ve sevgi ağırlıklı temalı çocuk romanlarıyla tanınmıştır. Dayısından öğrendiği Fransızcayı çeviri yapabilecek kadar ilerleterek, “Araba ile Dünya Gezisi”, “Çırak Uçman”, “İzci Korkut” ve “İzciler Kralı” adlı eserlerin de aralarında bulunduğu çeşitli kitapları Türkçe’ye kazandırdı.

Çocukluk ve gençlik yıllarını içe dönük bir şekilde, Çengelköy’de, büyük bir bahçe içindeki köşkte şiir ve roman yazarak geçiren Tuğcu, bir söyleşisinde o günleri şu sözlerle aktarmıştı:

“Yirmi altı yaşıma kadar münzevi bir hayat yaşadım. Ne mektebe gittim ne de gençlik hayatı yaşadım. Yalnızlığın bana verdiği can sıkıntısıyla yazmaya başladım. On üç yaşımdan beri yalnız yazı yazdım. Beni bu yazılar avuttu. Yazdıklarımla yaşadım.”

Ölümünün 23. yılında 2019’da Kemalettin Tuğcu hakkında  yayınlanan anma yazısına bu linkten ulaşılmaktadır:

https://www.aa.com.tr/tr/kultur-sanat/cocuk-edebiyatinin-usta-kalemi-kemalettin-tugcu/1617121

Vikipedi diyor ki:  “1928 yılında Türkiye Yayınevi’nde çalışmaya başlayan Tuğcu’nun ilk romanı, 1936 yılında yayımlandı. Türkiye’nin hızlı bir değişim geçirdiği, özellikle köyden kente göçle birlikte kentlerin büyüdüğü, şehir merkezlerinde ahşap evler yıkılıp apartmanlar inşa edilirken kentlerin çevresinde kenar mahallelerin oluştuğu 1960’lı yıllarda Kemalettin Tuğcu’nun kısa romanları çok sayıda okura ulaştı. Okurları çoğunlukla çocuklardan ve gençlerden oluşan Kemalettin Tuğcu yetişkinler için Hissiz Adam, Uçurum, Taş Yürek, Saadet Borcu” ve Küçük Sevgili romanlarını kaleme aldı.  

Yavrutürk dergisi ile Bin Bir Roman ve Resimli Roman’a her hafta hikayeler yazmıştır. Yazı hayatına kendisi için başlamış ve yazı yazmayı bir avuntu ve tutku olarak görmüştür. Kemalettin Tuğcu, 1943 yılında Türkiye’nin ilk kadın dergisi olan Ev – İş ve Moda Albümü gibi kadın dergilerinin yönetimini yapmıştır. 1955 yılında Doğan Kardeş Dergisi’nde müdür olarak çalışmaya başlamış, yine bu yıl içerisinde Hayat Dergisi’nde başka bir göreve geçerek bir süreliğine yazarlığa son vermiştir. 1974 yılından itibaren ise serbest serbest yazar olarak çalışmaya başlamıştır.

1936 yılından sonra İstanbul’da yayınlanan hemen her dergide şiir ve hikaye ile çocuk romanları yazmış, bazı romanları ise filme uyarlanmıştır. Kemalettin Tuğcu, Türk sinemasında çocuk yıldızların rol aldığı filmlerin ilki olan Ayşecik’in senaryosunu kaleme almıştır. “Baba Evi” adlı romanı, aynı adlı televizyon dizisine ilham vermiştir.

1990’lı yılların sonlarında Star TV’de aynı adlı kitaplarından uyarlanarak yayınlanan Üvey Baba, Küçük Besleme, Mercan Kolye, Babamın Günahı ve Altın Saçlı Kız filmleri ile filmlerin devamı niteliğinde aynı kadroyla çekilen Üvey Baba, Küçük Besleme, Mercan Kolye dizileri büyük başarı kazanmıştır. 18 Ekim 1996 tarihinde, 94 yaşında vefat eden Kemalettin Tuğcu, Çengelköy Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir.”

Kemalettin Tuğcu, ders vermenin yanı sıra ise marangozluk, duvarcılık, tespihçilik ve saz, keman yapımı gibi işlerde de çalışmıştır. Ankara yakınlarındaki Irmak – Çankırı demiryolu yapımında memur olarak görev yaparken sıtmaya yakalandığı için İstanbul’a dönmüştür.

1 Kasım 1928 yılında yapılan Harf Devrimi ile Çengelköy de bir fırında mahalle esnafına  yeni harfleri öğretmiştir.

Yaşam öyküsü hakkında ayrıntılı bilgiler için bu linkin de tıklanmasını öneriyorum. https://kidega.com/yazar/kemalettin-tugcu-133577

Bu yazıyı tamamlamadan önce “Ekşi Sözlük”te biraz gezindim. Sözlük yazarları nerdeyse tam ortadan ikiye ayrılmış. Okudukları Kemalettin Tuğcu kitaplarının çocuk yaşlarında ruhlarına zarar verdiğini, ağlak, içe dönük ve depresif olmalarına neden olduğunu söyleyenler olduğu gibi,  bu romanlardan daha çocuk yaşlarındayken duygu, acıma ve empatiyi öğrenmeye başladıklarını, yazarın kitaplarını severek okuduklarını ve bazı öğretmenler tarafından yasaklanmasını bir türlü anlayamadıklarını vurgulayan ve Tuğcu’ya sahip çıkanlar da var.

Durdum ve düşündüm. Sahi ben Elif’e hiç Kemalettin Tuğcu romanı almamıştım. Belki de böyle bir yazar olduğunu bilmiyor bile. Demek ki onun ilkokul yıllarında 1990-95’de Kemalettin Tuğcu romanları basılmıyordu.  Dönüp, kitaplığıma baktım. Çok sayıda çocuk kitabı raflarda dururken hiç Kemalettin Tuğcu kitabımın olmamasına önce şaşırdım, sonra hatırladım. Bu kitapların tamamı Elif küçükken satın alınmıştı.

Liseyi bitirdiğim yıl, 27 Mayıs 1975’de annemler Çayeli’nden İstanbul’a taşınırken,  küçücük hastane lojmanında yeterli yer olmadığı için kutulara konularak, tavan arasına kaldırılmış olan “Tina” dergilerim ve Kemalettin Tuğcu kitaplarım ve diğer pek çok çocuk kitabım o tavan arasında bensiz kalmış olmalı.

Ekşi Sözlükten biraz önce öğrendim. İnternette satış yapan sahaflarda Kemalettin Tuğcu kitapları bulunuyormuş. Bugün sona ermeden kendime yeni yıl paketi yapmaya  kararlıyım. O uzun yaz günlerimin eşlikçisi alçak gönüllü, duygulu ve çalışkan kahramanlarımı ve  mütevazı yazarımı hayatıma geri istiyorum.

6 thoughts on “KEMALETTİN TUĞCU’YU  HİÇ UNUTMADIM Kİ/ Birsen Karaloğlu

  1. Afife Hidayet Güner dedi ki:

    Ben de..
    Karpuz gibi tam ortadan ikiye bölünemediğimiz herhangi bir konu var mıdır, ben bilmiyorum?
    Kemalettin Tuğcu:” Kendisinden daha fazla yararlanabilseydik keşke” şeklinde hayıflanmamız gereken bir yazarımız, bence ama nerde!
    Ki telafisi mümkün bunun, en azından bundan böyle. Bu nedenle,
    benzer duygu ve düşünceleri taşıyorum, sizinle ben de.
    Tabi ki bilmeyiz kıymetini.
    Çünkü; bizden biri ama köylü değil, toplumsalcı ama solcu değil, lirik kavruk ayrık ama kulcu değil, pulcu değil, en önemlisi savruk değil; ağartamaz bizim o yorgun başımızı, müdanasız yetişmiş, dingin, aygın, yaygın biri.
    Bi tutturmuşuz, bilir bilmez arabesk fantezi tezi, yahut yaftası.
    Hadi neyse giden gitti.
    Şimdi daha yüksek sesle çağıralım biz bu ismi.
    Heey! Dostlar!
    KEMALETTİN TUĞCU “Sevgi ve saygı”. Eminim ki O’ bütün bunları, en doğrudan ve en iyi anlatan birilerinin evet, şahsım adına en bir, iyisi.

    1. Birsen Karaloğu dedi ki:

      Sevgili hanımefendi, Ben sayfalarca yazdım, Siz birkaç satırla hepimizin içini ısıtmış olan O GÜZEL İNSANI daha doyurucu, daha etkili olarak anlattınız. Yazım sizin katkınızla değerlendi. Çok teşekkür ediyorum.

  2. Ayşegül Gezgin dedi ki:

    Ben de çok severdim, ilkokdayken okurdum. Annemin öğretmen arkadaşları okumamam gerektiğini, çocukları kötü etkilediğinu söylüyorlardı. Katılmıyorum onlara, zevkle okudum ve bildiğim bir kötülük hissetmedim.

    1. Birsen Karaloğu dedi ki:

      Sevgili Ayşegül Hanım, kalbimiz bize her zaman doğruyu gösteriyor. Benim çocukluğumda bu tür yasaklar, karalamalar yoktu. İyi ve çalışkan insan olmanı erdemlerini defalarca ve defalarca yeniden okumanın ne kötülüğü olabilir ki? Size katılıyorum. Samimi açıklamanıza teşekkür ediyor, sevgiyle selamlıyorum.

  3. Siber Tunçberk dedi ki:

    Çocukluğunu özetleyen lezzetli yazınız için teşekkür ederim

    1. Birsen Karaloğu dedi ki:

      Aynı değerleri paylaşıyor olmaktan çok mutlu oldum. Sizi sevgiyle selamlıyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.