FİKRİMİN İNCE GÜLÜ

“Dostuz biz be, dostuz! Her canın yandığında, aldığın her darbede ben vardım senin yanında. Ben baktım sana;  yine yaparım, yine yaparız. İyileşiriz birlikte, iyileştiririz birbirimizi…”

“Geçmişlerimiz rahat bırakmaz bizi. Sen bende kaybettiklerini göreceksin, ben sende kendi kaybettiklerimi. Buna gücümüz yetmez, o kadar genç değiliz artık. Yaralar da yıllar gibi, çoğaldıkça daha çok acıtıyor.”

“Ponponlu çoraplarınla sokakta top kovalayıp mahallenin erkeklerine yetmeye çalıştığından beri tanıyorum seni.” Gülümsedi kadın, sanki düşmüş de dirseği sıyrılmış gibi, derisine yapışan toz toprağı siler gibi sol dirseğini ovuşturdu gülümseyerek… Bir çocukluk yarasına dokundu… “Sırılsıklam aşık olduğun Gülayşe’nin hatıra defterine ne yazacağını soran, saçı terden alnına yapışmış sümüklü oğlandın sen de o zamanlar…”

İkisi de gülüyorlardı şimdi; birbirlerinin gözlerinde gördükleri uzun geçmişlerini hatırlayarak… Sarıldılar, hep yaparlardı bunu. Birbirlerindeki kendi geçmişlerini severlerdi yıl kadar uzun an kadar derin… Bir süre kaldılar o güvenli eski topraklarda…

“Hadi, anlaştık mı? Yol arkadaşıyız bir süre. Nasılsa her gece ağlamak için bana geleceksin; ya da sabahın üçünde gel ben kötüyüm diyeceksin… Hep böyle olmadı mı? Bırak bir süre beraber yaşayalım. Sen mi bana gelirsin? Ben mi sana taşınayım?”

“Yok ya! Bu kadar ıvır zıvırımla senin o küçük dairene sığamam. Sen gel, ikimize de yeter burası…”

Birkaç gün sonra arabanın arka koltuğuna sığan birkaç koli ve iki bavulla kapıdaydı Selim. Onu elinde menekşe saksısı, önünde kafeste muhabbet kuşuyla karşısında gören Helin şaşkın bakakaldı bir süre. “Muhittin’i tamamen unutmuştum ben! Benim Portakal’la nasıl olacak bu iş?”

“Kendi aldığı hediyeyi unutanı da ilk kez görüyorum! Kızım fincan değil ki bu kuş, kuş! Hani sen bunu bülbül gibi şakıtırsın diye doğum günümde bana aldığın Muhittin! Hem Portakal’ın tanıyor onu. Sen sevgilinle tatildeyken benim evde ikisi kardeş kardeş yaşadılar günlerce…”

“Dikenlisin yine?”

“Diken batan yerlerini tuzlu suya tut, bir şey kalmaz!”

Çok çabuk yerleşti Selim, eşyalarını yarım saatte evin uygun yerlerine dağıtmıştı bile… Sanki uzun bir tatilden evine dönmüş gibiydi. Saysan evde Helin’den çok Selim’ in aldığı menekşe vardı. Menekşe delisi Helin… Her pencerenin süvesi saksı saksı menekşe doluydu; morlu pembeli, düzü katmerlisi…

Yeni hayat başlıyordu… Bir tekir, bir kuş ve ikisiyle…

Eski alışkanlıkların ara ara hortladığı, aşırı itinalı, aşırı korunaklı günlük rutinlerle geçiyordu zaman. Birlikte semt pazarını dolaşıp, en taze sebzeleri seçmeyi öğretiyordu Selim kadına. Helin hiç anlamıyordu mutfak, yemek işlerinden. Bıraksalar ömrünü dondurulmuş pizzayla geçirebilirdi. Selim onun aksine sağlıklı beslenmeye dikkat eder, ev yemeklerini tercih eder ve kendi yapardı yemeklerini, eli de feci lezzetliydi. Uzun sohbetli, yemek pişirmeli vakitlere bayılıyordu ikisi de… Selim ocağın başındayken sebzeleri doğramak, salatayı yapmak Helin’in işiydi, yemeğin arkasından bulaşığı toplamak da. Selim bir yandan yemek yapar bir yandan hikayeler anlatırdı; spor muhabiriydi. Takımların kamplarına gider, özel röportajlar yapar, oynanan maçların yorumunu yazardı haftalık bir spor dergisinde. Mesai saati yoktu, kendi programını kendi yapar, kimseye hesap vermezdi. Her zaman anlatacak bir hikayesi olurdu hazırda. Futbolculardan, basketbolculardan onların fanatik taraftarlarına, stattaki bahçıvandan hakemlerin hayatlarına kadar bir sürü hikaye… Helin ülkenin tanınmış ve takipçisi oldukça fazla bloggerlarından biriydi.  Her yerde, istediği zaman çalışmasına izin veren işini çok seviyordu. Geceleri en fazla iki saatini ayırdığı yazma aşaması hariç sürekli ürün deneme, video çekme ve yorumları okuma onun için işten sayılmıyordu.

Sevgili olmayı akıllarından geçirmediler. Daha ilk gençliklerinde, kafayı buldukları bir partinin sonunda iki öpüş, bir kokuş bir şeyler yapmaya çalışmışlar; sabahında ikisi de birbirinden utanıp saklanmışlardı kendinden dokulu lila pikenin altına. Yataktan çıkmaya cesaret ettiklerinde ikisi de kahkahalarla gülüyordu; bu dostluk buruşuk çarşaflarda harcanamayacak kadar güzeldi. Hala bazen hatırlayıp gülerler o zamanki kendi hallerine… Saklamaya çalıştıkları çıplaklıklarına, acemiliklerine…

Yıllar içinde ayrı okullara, ayrı çevrelere düşmüş olsalar da ortak arkadaşları hep oldu eski mahalleden, liseden. Sekiz, dokuz kişi, kızlı erkekli ayda bir kez toplanırlardı. Hayatlarına eklenenler, çıkarılanlar, evlenip boşananlar, müzmin bekarlarla bir eksilip beş çoğalırlardı. Yine böyle bir buluşmadan döndükleri gece – çok gülmüşler, birbirlerine yine tatlı tatlı sataşmışlardı akşam boyu- kapının merdivenlerinde Mert’i gördüler. Oldukça sarhoştu, ayağa kalktığında anlaşılıyordu devirdiği şişelerin çokluğu, konuşmasından da… Selime’ e saldırdı, “pislik herif senin yüzünden bıraktı beni bu orospu. Sen hayatında olmasan git demezdi bana, a… k… geberteceğim seni!”  diyerek vurmaya çalıştı. Hedefine ulaşamayan yumruklarından yorgun düşüp sendelerken sırtından sarıldı Selim, “sakin ol, haydi biraz yürüyelim seninle, erkek erkeğe konuşalım” deyip sürükledi ayakta zor duran Mert’i.   Helin korkuyla, “Selim, lütfen bir şey yapma, görmüyor musun sarhoş, ayakta duramıyor” dedi. Selim’in yüzü karardı, ağzının içinde gevelediği küfürleri yüksek sesle savurdu ortalığa, “Allahın sarhoşuna ne yapacağımı sanıyorsun ki? Çorbacıya götürüp evine bırakacağım sonra. Her zamanki gibi! Senin eski sevgililerinin bakıcısı değil miyim ben?” Şaşırmıştı kadın, Selim’ in sesinin ilk kez bu kadar yükseldiğini duyuyordu ve bakışlarındaki öfkeyi ilk kez görüyordu. Onun da akşam boyu doldurduğu rakı kadehleri geldi gözünün önüne, hak verdi Selim’e… Kontrolünü çabuk topladı Selim, “merak etme, öldürmeden yatağına kadar taşırım ben onu!” Üç saat sonra döndü eve. Çok daha öfkeli, çok daha dağılmış bir halde. Kaşı kanıyordu, üstü başı yırtılmış, yakasına kan bulaşmıştı. “Şerefsiz adi bıçak çekti bana, düşünebiliyor musun? Cebinde bıçakla gelmiş buraya, öldürmeye niyetliymiş beni. Elinden almaya çalışırken boğuştuk, neredeyse kasığıma yerleştirecekti elindekini, ayırmaya gelenler olmasa ya o ölecekti ya ben.”  Sesi öfkeyle titriyor, hırsından çakmak çakmak bakıyordu Helin’e, burnundan soluyordu kesik kesik… Temizlemek için sargı bezine döktüğü antiseptiği adamın kaşına bastırırken ağlamaya başladı Selim. Sarsıla sarsıla, hıçkıra hıçkıra… Ne yapacağını bilemeyen Helin, sarıldı, sakinleştirmeye çalıştı onu. “Geçti canım, geçti… Özür dilerim, benim yüzümden oldu tüm bunlar, geçti… Lütfen sakin ol.” Selim’in hıçkırıkları zayıfladı, iç çekişleri azaldı önce sonra birdenbire ısrarcı ve kaba öpüşleri başladı. Öfkeyle parlayan gözlerinde kara, koyu bir kin vardı. Kısa, sert nefeslerinin arasında Helin’in geceliğini yırttı hırsla. Donup kaldı bir an kadın, “yapma, dur Selim, nolur dur, yalvarırım yapma!”  Bir yandan da göğüslerinde, bacaklarında dolaşan elleri ittirmeye çalışıyordu. Birkaç kez yumrukladı üzerine çöken bedeni.

Durmadı Selim, durduramadı Helin.

Hıçkırıklarla ağlamaya başladı sonunda adam, sonra da arka arkaya kustu …

Günlerce konuşmadılar hatta görmediler birbirlerini. O gecenin sabahında özür dileyen Selim, utancından odasından çıkamıyordu. “Git” demişti Helin “defol git evimden!”  Onu kendi verdiği hasarla baş başa bırakıp gidemedi Selim. Kadının tüm hakaretlerini, üstüne saldırıp yumruklar atmasını engellemedi, sustu, elini kaldırmadı. “İğrenç adamın biriyim, biliyorum. Ne desen haklısın, ama gidemem, seni bu halde bırakamam, anla beni. Çok kızdım o gece sana, seni hiç hak etmeyen bir adamı bana karşı savunman çileden çıkardı beni. Hiç mi değerim yok senin gözünde, o kuş beyinli sersem kadar da mı yok? Ölüyordum üstelik, neredeyse ölüyordum ya! Elinde bıçağı görünce ‘tamam Selim, yolun sonu senin için’ dedim. Ben kavga etmem, kimseye yumruğumu değil elimi bile kaldırmadım bugüne kadar, sorunlarımı böyle çözmem ben. Anlamıyor musun? O insanlar gelmese Mert bıçağı saplamıştı bir yerime, bunun da mı bir değeri yok senin gözünde?”

Gitmedi Selim aylarca. İki yabancı gibi yaşadılar aynı evin içinde.  Yine yemek yaptı Selim, yine bulaşıkları yıkayan Helin’di. Mecburi kelimeler vardı sadece havada. Alışverişler yapıldı, yemekler yendi, çamaşırlar yıkandı sırayla, bozulan musluk tamir edildi, menekşeler çiçeklerini döküp yeniden tomurcuğa döndüler…

Aylar sonra.

Selim eve döndüğünde müziğin yükselen sesiyle gülümsedi. “Fikrimin ince gülü”ydü kulağına gelen, birbirlerine on yıllar önce hediye ettikleri şarkı.  “Nihayet, sonunda affettin beni” diyerek Helin’in odasının kapısını açtı. Fikrimin ince gülü ‘nün sözleri dökülürken odaya, tavandan sarkan ipi gördü. İpin ucunda… Kendi sesinde boğuldu Selim…

“O duvara, bu hızla çarpsam…”

Cenazeleri yan yana olmasa da aynı kabristandaydı. Arkadaşları bir Helin’i açılan çukura indirdiler, bir Selim’in toprağını küreklediler.

“Bu nasıl iş ya? Biri kendini asıyor, öbürü kazada ölüyor” dedi birileri…

 

One thought on “FİKRİMİN İNCE GÜLÜ/ Elif Füruzan Uysal

  1. Birsen Karaloglu dedi ki:

    Merhaba Sevgili Yazar,
    Okudum ve çok etkilendim.
    İyi insanlarımız neden bu kadar kırılgan? Neden bu denli dayanaksız?
    Bırakıp kaçmak, gidivermeyi seçmek bence hiç kolay değil. Bunu yapabilen cesur yürekler dayanmayı ve devam etmeyi de bilebilmeli diye düşünürüm hep.
    Öykünün kahramanlarının kendilerine yetebilmesi, dostlukları, yıllar sonra bir araya gelişlerinde çoğalan renkler ve kokular okura bile umut olurken, vazgeçişlerinden sızan kırılmışlık duygusu derin acı vermekte. Öykünüz çok başarılı. Çok sağlam bir yapı, kısa, net ve derin, kutluyorum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.