EKŞİ GÜNLER / Derya Erkenci
EKŞİ GÜNLER
Faili meçhul fikirlerin uçuştuğu, bütün kederlere intihar süsü verilmiş bir devirdi bin dokuz yüz doksanlar. İstanbul’da kendi Rönesans’ını arzulayan, mütevazı bohem hayatları yaşanırdı. Bu hayatı eşsiz bir estetik hissi sarmalardı.
Haletiruhiyem isli kandillerle titrek mahyalara yazılırdı. Göz göze geldiğim herkes sanki beni tanırdı. Yüreğim, tekir ağı gergili salaş meyhane tavanlarından, kurutulmuş iskorpitler ve çelimsiz denizyıldızlarıyla birlikte sarkardı. Fanilere vurulduğumda Boğaz’ın kıyısında oturup şilepleri sayardım. Hangi ses hangi Şirketi Hayriye vapurunun, uskurunun dönüşünden tanırdım. Herkes hiddetle kabaran denizden çekinirken, ben çöldeki vahadan korkardım. Doğuluydum batıdaydım. Batılıydım doğudaydım. Aynı anda iki farklı zamanın insanıydım.
Gençliğin çiğ hallerini gayya zannederken farkına varılamamıştı. En büyük kötülük henüz yaratılmamıştı. Zalimliğin yinelenmesiyle oluşan bir yeraltı dünyasının kapısındaydık. Romantizme ne zaman ihtiyaç duysak seksenlerin kırıntılarını kazırdık. Hatırlamaya ve aşka tapışımızda ibadetten çok bir övgü vardı. Zihnin özgürleşmesi tartışmasız ruhun tek gıdasıydı. Saftık ve bu saflığa kanmadık. İnatla saf suda yaşayabilen canlılar olmayı arzuladık. Sonu hüsranla bitecek hikâyemizin fonunda Jobim’den How insensitive çalardı. Her zor atlatılan gecenin sabahında, mavi binaların çatılarında uyanılırdı. Hayatın bizden emdiği enerji yine bizi ezmek için üzerimizde birikirdi. Devrimler daha gerçekleşemeden evlatlarını yerdi. Ekşi günler, ağzından kanlar akan, vahşi gözlü Satürn’e benzerdi.

Şehre karşı bu denli hınçlı olmamızın sebebi neydi? Çürüme hissi nasıl da büyütebilmişti içimizde İstanbul’dan intikam alma arzusunu? Oturma odaları kentten kaçışın panik odalarıydı. İçlerinde az yemek, çok içmek, fazla kitap, aşırı müzik, çokça muhabbet saklıydı. Bol karakterli Rus romanlarını okurken kahramanların karıştırmayalım diye ayraç olarak kullandığımız not kâğıtlarına isimlerini yazardık. Sonra o isimleri sevgilerimize takardık. Tekinsiz film sahnelerine bakıp farklı bir hayatın manifestosunu yazardık. Bilmenin bilgeliği uğruna, tüm günahlara açıktık. Ne kadar dikkat edilirse edilsin üzerine hep yağ damlayan, lekeyi çağıran, lekelenmeden duramayan, sürekli lekelenen ve lekelenmeyi bir kader olarak kabullenen giysileri andırırdık.
Kibir ve isyan gençliğin şanındandır belki, fakat kendi kendimize hiç acımadık. Düştük; alçıdan heykeller gibi defalarca parçalandık. “Tuttuğumuz taksi hürriyete gidecek, başka bir ihtimal yok” diyen haykırışlara gönülden katılırdık. Değiştik belki ama diyalektiğe olan inancımızı bugünler için sakladık. Hep böyle kal diyen şarkılara verdiğimiz sözü tutmak zorundaydık. Esrik olduğumuz kadar akıllıydık. Daha o günlerde farkına varmıştık; varlık nedenleri bizi yok etmek olan Şatolar, Moby Dickler, Büyücüler ve Yel Değirmenleri vardı. Faili meçhul fikirlerin uçuştuğu, bütün kederlere intihar süsü verilmiş son devir bin dokuz yüz doksanlardı. Eski günler, ekşi günlerdi. Artık damağımızda hiç dinmeyen acı bir tat kaldı.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.


