Ah Eluardo, sevgili dostum;

Ölmezden iki yıl önce, henüz yirmi iki yaşında yazdığı, ‘Maldoror’un Şarkıları’ adlı kitabında, alnı sivilceli daha gencecik yazar Comte de Lautrémont nasıl sesleniyor tanrı yerine koyduğu dış doğa güçlerine, biliyor musun sevgili dostum;

Kasırgaların kız kardeşi fırtınalar; güzelliğini kabul etmediğim mavi gök kubbe; yüreğimin imgesi ikiyüzlü deniz; bağrı gizemli dünya; öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan tanrı, sana yakarıyorum:

İyi bir insan göster bana!.. “

O yaşlarda ben hala tek gözlü bir eve çıkma, bir başıma yaşayarak, yalnızlığımı, özgürlüğümü ele geçirme pahasına, tüm çekilmezliğimi, huysuzluğumu yüzlerine karşı kullandığım insanların gözünde, bırak özgür olmayı, bu sıfatlarla üzerime kumaşı ‘saygınlık’ olan bir elbise giyebilmeyi, beceriksizce yaşayan biri olarak yer ediniyordum. Bu yetmezmiş gibi onların katı, anlamsız ahlak dayatmaları üzerinden bolca nasihatler dinliyordum…

Neyse sevgili Eluardo, kulak ver bu eski dostunun sözlerine. Bu kadarcık hatırımız olmalı karşılıklı, öyle değil mi?

Kaptanı, mürettebatı ve de faresi yine kendim olan bir geminin su alıp batmasıyla, küçük bir tahta parçasına tutunarak, onca fırtınalardan sonra çıktığım bu kıyı bana yeniden can verdi. Denizde, güneş en tepede iken, yakıcı susuzluğumu bir nebze gidermek için elimin etli kısmını ısırarak, küçük bir delik açtım, sızan kanı içtim. Bir damlasının bile suya düşmemesi için saatlerce yara yerini emdim durdum. Zira aksi bir davranış, köpekbalıklarına davetiye çıkarabilirdi…

Minnettardım tanrıya, bundan böyle hiçbir şeyden şikayet etmeyecek, ömrümün kalan kısmını, halı dokuma tezgahlarında ömür tüketen, ince uzun parmaklı köylü kızları gibi ben de iyilik tezgahının başında oturacaktım.

Artık, yükselen farkındalığımı iyilik odaklı sensörlere benzer bir hassasiyetle dikkatimi açık tutacaktım.

Önceki ayların birinde, trafik lambasının olmadığı işlek bir caddede karşıdan karşıya geçmeye çalıştığını düşündüğüm ihtiyar bir adamın koluna girdim, ona isterse yardımcı olabileceğimden bahsettim. Tersledi beni, ” sen git anana yardım et salak. Torunumu bekliyorum ben burada ” dedi. Gocunmadım, gülümsedim ona.

Yine başka bir günün sabahında, sensörlerim açık dolaşırken, köşeyi dönmekte olan bir kadınla çarpıştım. Gözlüğü yere düştü. Almak için eğilirken kafalarımız çarpıştı o an. Gülümsedim ona ve animasyon yapımlardaki sevimli kahramanlar gibi kafamı ovuşturdum, o ise seyrek dişlerinin arasından ” orospu çocuğu ” diye, okkalı bir küfür savurdu. Yere düşmüş olan kalkmak için bana yardım etmek şöyle dursun, sivri burunlu yüksek topuklu ayakkabıyla sert bir tekme vurdu. Olabilirdi böyle şeyler, üç beş dakika sonra toparlanıp kalktım yerimden.

Geçen haftaların birinde A 101 önünden geçiyordum ki, önüm sıra bir kadın elinde geniş domates yüklü poşetlerle ilerliyordu. Poşetin alt kısmında ince bir delik belirdi. Domateslerden deliğe en yakın olanı, göğ gövdesini dayadı ve kadının attığı her adım sonrası sallanan poşetin deliğine aynı anda omuz vurmaya, deliği genişletmeye başladı. Biraz ileride delik yırtığa dönüştü ve domates attı kendini kaldırıma. Yuvarlana yuvarlana, tozlu gövdesini ayak ucuma dayadı. Eğilip yerden aldım onu. Hızla yürüyerek kadına yöneldim. Domates endişeliydi, tekrar o poşete girmektense ölmeyi tercih eder bir hali vardı. Elimin içinde karnını ikiye yardı ve patlattı kendini domates. Ellerimin arasında kırmızı bir akak olmuştu artık. Bu esnada ben kadına seslenmiş, düşen domatesi uzatma halindeydim. Fakat domatesten geriye vıcık vıcık, suyu parmaklarımın arasından akan bir posa kalmıştı geriye. Kadın bir bana baktı, bir kanlı ellerime ve ” git de kendini becer ” deyince, o an başka da yapacak bir şeyimin kalmadığını anladım.

Aradığım iyilik yapma fırsatını bugün bulabildim ancak; pavyonların, gazinoların, ucuz otellerin, dilencilerin, gündüz yarasalarının ve de bezgin yürüyen göçmenlerin bolca bulunduğu caddede, haşlanmış mısır satan bir tezgahın başında üç beş kavruk tenli kişi gördüm. Tezgahın hemen bir adım berisinde ise, göğsüne yasladığı, onun ekmek teknesi olan elektronik tartılardan birini taşıyan genç bir kız çocuğu gördüm. Satıcı adam, bir yandan elindeki uzun maşayı içinde haşlanmış mısırların bulunduğu sıcak suyun içine daldırıp, ucunda bir mısırla çıkarıyordu. Daha sonra bu mısırı avucunda küçük bir kağıdın içine koyup hızlı hızlı çevirerek tuzlayıp, kendisine 2 tl uzatan müşterilerine veriyordu. Buraya kadar her şey olağandı ve ben durağıma doğru yürüyordum. O esnada, satıcı genç kızı elinin tersiyle bir sineği kovalar gibi yapıp, uzak tutmaya çalışınca dayanamayıp, tezgaha yanaştım. Cebimde son param olan dolmuş parasını çıkarıp, adama uzattım ve az önce parası olmadığı için uzaklaştırmaya çalıştığı kıza vermesini istedim. Satıcı dediklerimi harfiyen yerine getirdi. Gerçi ortalıkta, harf sırasını gerektiren bir eylem biçimi yoktu. Yine de satıcının bu durumu yargılamayıp, işini yapması az şey sayılmazdı hani…

Tanrıya şükürler olsun ki bir iyilik yapma fırsatı vermişti bana. Ama daha da önemlisi, benim satıcının havada bir sineği kovar gibi sessizce elinin tersiyle o kızı öteleyen hareketi yakalayan gözlerim olmasaydı…ya olmasaydı….

Senin Gregor.

One thought on “Ah Eluardo/ Gregor Hamza

  1. Alev Turanlı dedi ki:

    Öyle güzel bir dil ki çok hoşuna gitti ellerinize yüreğinize sağlık siz yazın biz okuyalım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir