YAZAR ŞEBNEM GÜRLER OAKMAN İLE SÖYLEŞİ / Özlem Uliç Çatar
YAZAR ŞEBNEM GÜRLER OAKMAN İLE SÖYLEŞİ
Ah şu farklılıklara olduğu kadar benzerliklere odaklanabilsek ve daha çok anlayabilsek birbirimizi, daha çok sevebilsek.
Ekin Yazın Dostları / Sanal Öbek – 2 Kitap Kulübü ile gerçekleştiren yazar-okur buluşmasının ardından, edebiyatsever Özlem Üliç Çatar kulüp adına Şebnem Gürler Oakman ile buluşmayı özetleyen keyifli bir söyleşi gerçekleştirdi. Edebiyat dünyasına Kalbimden Kareler adlı öykü kitabı ile giren ve Benim Adım Ole adlı ikinci öykü kitabı geçtiğimiz mart ayında ikinci baskısını yapan yazar, Çatar’a edebiyat serüvenini ve yazma süreçlerini anlattı.
İlk kitabınız Kalbimden Kareler’in önsözünde, yazmak hayatımda hep vardı diyorsunuz, yazma arzunuzu tam olarak nasıl keşfettiniz, yazmaya başlama sürecinizden bahseder misiniz?
Yazı yazmayı öğrendiğimde önümde büyülü bir dünya açılmıştı; şekillerden ibaret gibi görünen harf yığınlarından kelimeler, cümleler oluşturup anlamlar üretebilecek, kendimi dünyaya bu yolla anlatabilecektim. Yoğun duygular yaşayan, bir uçtan diğerine savrulan bir kız çocuğu için yazı bir kurtuluş ümidiydi, belki de bir kaçış. Birine mi gücendim, canım mı acıdı, çuvalladım mı, hayal mi kurdum? Sarılıyordum kaleme… O turuncu tombul tükenmez kalemlerle beyaz sayfalara yazmanın keyfine doyum olmazdı.
Bu durum uzun yıllar düzensiz bir biçimde ilerledi, hayatın diğer cephelerinde verilen mücadelelerden yazıya hak ettiği yeri veremedim. İlişkimizi, arada derede vakit ayırarak sürdüremeyeceğimi anlayınca bazı cepheleri kapatıp kendimi sistemli bir şekilde okumaya ve yazmaya adadım. Artık günlerimin büyük bir bölümü edebiyatla geçiyor. Beni yoran ve zorlayan, bir o kadar da mutlu eden bir yolculuk bu.
Öykülerinizde hayattan gerçekçi kesitler sunmakla beraber bambaşka dünyalar da yaratıyorsunuz. Okurlar olarak öykülerin birbirine attığı kancaları heyecanla takip ediyoruz. Böylece bir öykü evreni inşa ettiğinizi söyleyebiliriz. İlham kaynaklarınız nelerdir?
Hayattan kesitler yazdığım için sokağa çıkmak, hayata karışmak benim için başlı başına ilham kaynağı. İkinci kitabımda, bana kuytusunu köşesini açan İstanbul’uma teşekkür etmiştim, gerçekten şehrin birçok yerinde yazdım.
Her yazarın belli başlı meseleleri oluyor. Bendeyse çocukluk ön planda. Öykülerimin ana eksenini, çocukluk dönemi travmaları ve bunların uzun vadeli etkileri oluşturuyor. İnsanı karanlık ve aydınlık yönleriyle anlamak için buradan hareket etmek gerek gibi geliyor bana. Bu konular benim kalbimin çok derinlerinde ve okuyanların da kalbine buradan dokunmayı arzu ediyorum. Bundan dolayı, ikinci kitabım Benim Adım Ole’yi dünyanın bütün bahtsız çocuklarına adadım.
Öykülerinizde sık sık anne, babaanne, yenge gibi yakın kadın figürler görüyoruz. Çocukluk döneminin sizin için önemini biliyoruz, peki bu figürler öykülerde ne gibi roller taşıyor?
Bir kadın olarak benden önceki kadınlardan farkında olarak veya olmayarak devraldığım miraslarla yaşıyorum. Bu mirasların içinde etrafıma iyilik ve güzellik verebilmek, birleştirici olabilmek gibi olumlu yanlar olmakla birlikte, ağır sorumluluk ve suçluluk duygularıyla yaşamak, gereksiz yükler almak, kendini açıkça ifade edememek gibi olumsuz olanlar da var. Ayrıca kadınların arka planda inşa ettikleri -çoğunlukla etmek zorunda kaldıkları- dolaylı iktidar alanları, yanlış inançları ve bunların yaşamlara etkileri de öykülerimde yer buluyor. Karabasan adlı öykümde olduğu gibi. Bu kadın figürler aracılığıyla, aslında kadınlıkla hesaplaşıyorum sanırım. Hatta bir adım ileri gidiyorum, bu durumun erkekler üzerindeki travmatik etkilerini de dert ediniyorum, Börek adlı anne-oğul öyküm buna bir örnek. Her şeye rağmen, ileriye bakmak ve umudu kaybetmemek benim için olmazsa olmaz. Bu yüzden Benim Adım Ole; Yenilik adlı öykümle Jale’nin ilerlemiş yaşına rağmen yenilenmek için adım atmasıyla bitiyor.
Ayten ve Figen… Hayatınızdan esintiler mi, hayali karakterler mi?
Hayali ama elbette ikisinde de benden ve tanıdığım kadınlardan izler çoktur. İlk kitabımda okuyucu Ayten ile tanıştı, onun hayatının çeşitli süreçlerine tanık oldu. Ayten kendini tanımaya ve gerçekleştirmeye çalışan bir kadın, şehir hayatının ve etrafındaki güç odaklarının olumsuz etkilerinden kurtulmak istiyor. Bunu yaparken hayatına yeni anlamlar katması gerektiğinin de farkında. Bütün bunların sancılarını yaşıyor. Yarışma adlı öykümde ilk kez ortaya çıkan Figen, Ayten’in çocukluğuna damgasını vurmuş en yakın arkadaşı. Ayten ne kadar içe dönük ve çekingense Figen o kadar erken büyümüş, baskın bir karakter. İkinci kitapta Figen, daha kanlı canlı çıktı okuyucunun karşısına; “Bakalım Figen neler yaşamış?” diyerek deştim onun çocukluğunu. Yarışma’da Figen’e kızanlar, Hava ve Ayakkabı öykülerimde onu bağırlarına basmak isteyebilirler. Hayat da böyle değil mi zaten?
Ayten ve Figen’i görünürde farklı olarak yarattım ama benzerliklerine ve birbirlerine olan ihtiyaçlarına vurgu yapmak istedim. Ah, şu farklılıklara olduğu kadar benzerliklere odaklanabilsek ve daha çok anlayabilsek birbirimizi, daha çok sevebilsek.
Ayten ve Figen hayatınızda olsa nasıl bir arkadaşlığınız olurdu?
Çok severdim onları, ikisinde de farklı şekillerde sevgi eksiklikleri var. Geçenlerde sevgili bir dost dedi ki: “Bir çocuk sadece çok sevilmelidir.” Aynen öyle. Ayten’in, Benim Adım Ole’de dediği: ” Sen aldatarak ben aldanarak birbirimize tutunmuş yürüyoruz”. Çarpık da olsa bir sevme, sevilme, tamamlanma hikâyesi onlarınki.
Karakterleri yaratırken kullandığınız bir yöntem var mı? Gözlem, okuduklarınızdan aldığınız ilham ya da aile bireylerinin sevdiğiniz, sevmediğiniz özellikleri gibi.
Gözlem ama anlık bir gözlem değil; yıllardır süregelen birikimler, etrafıma anlamak amacıyla bakmam, sürekli sorular sormam, tanımayı, öğrenmeyi istemem… Karakterler ve öyküleri hepsinin sonucunda çıkıyor. Aile bizi şekillendiren ilk kurum olduğundan elbette kökler oradan geliyor ama orasıyla sınırlı değil. Aileyi aşmak -sevgiyi azaltmadan özgürleşebilmek- için bir çaba gerekli. Ünlü düşünür Erich Fromm’un dediği gibi, “Yabancıyı sev, kabileye, klana olan haşin sevgiden sıyrıl.” Sevgimiz ailemizle, bize benzeyenlerle sınırlı olmamalı.
İkinci kitabınız iki bölümden oluşuyor, özel bir nedeni var mı?
Benim Adım Ole dediğiniz gibi, Hava ve Saat olarak iki bölümden oluşuyor. Hava çocukluk, Saat yetişkinlik dönemi öyküleri içermekle birlikte, Saat bölümünde de yine çocukluğun izlerini sürdüğümü görüyorum. Yara İzi’nde yetişkinlikten çocukluğa, sonra yine yetişkinliğe uzandım. Marzipan’da iki kız kardeşin hüzünlü kopuş öyküsüne kulak verirken yine geçmişlerine gittim.
Hava, kitabın ilk öyküsü ve çocukluğun nefesi gibi bir temayı temsil ettiğinden ilk bölüme ismini verdi. İkinci bölüme, ‘zaman’ damgasını vurduğundan Arif Amca’nın yaşamına odaklanan Saat öyküm isim verdi. Belirli eşyaları metaforlar olarak kullanıp öykülerin merkezine yerleştirmeyi seviyorum. Ayakkabılar, saatler, marzipanlar, çilekler, elbiseler öykülerimde önemli roller oynuyorlar.
Öykü yazmaya devam etmeyi düşünüyor musunuz? Roman yazma planlarınız var mı?
Öykü kendine has bir tür, asla kısa roman olarak düşünülmemeli. Öykü yazmayı çok seviyorum. Yazarken insanların hayatlarına bakıp çıkıyorum, kesitler, parçalar alıyorum. Başını ve sonunu okuyucuya bırakmak hoşuma gidiyor. Şu anda roman yazmayı düşünmüyorum. Ama zaman ne getirir? Bilemeyiz ve bu bilinmezlik de güzel, değil mi?
Kitaplarınızı yazarken ek çalışmalar yaptınız mı, yapıyor musunuz?
Evet yapıyorum. Örneğin, Benim Adım Ole’deki Elbise öykümü yazarken terzilik ile ilgili bazı detayları bilenlere sordum, okudum. Bu teknik bir gereklilikti. Bazen de durup gönlümce okuyorum. Okuduklarım beni besliyor ve yazacaklarımı şekillendirmeme yardımcı oluyor. Ama harıl harıl yazarken de okumaya ara veriyorum. Böylece okuma ve yazma sürekli birbirini kovalıyor. O kovalamaca hiç bitmesin!
Panzehir Dergisi’nin yayın kurulundasınız. Dergicilik deneyiminiz size neler katıyor?
Panzehir Dergi, Yayın Yönetmenimiz Aysel Karaca tarafından 2019’da kurulan ve editörlüğünü değerli yazar Derya Erkenci’nin üstlendiği, edebiyat emekçisi yayın kurulu arkadaşlarımla severek beraber çalıştığım bir e-dergi. Ücretsiz olarak çok sayıda insana ulaşıyor. Bu sayede yazmaya gönül vermiş insanlara yer veriyoruz, okurlar için de kolay ulaşılıp okunan bir platform görevi görüyor. Okumanın ve yazmanın değerinin günbegün azaldığı bu ortamda, dergiciliği edebiyat için önemli bir hizmet olarak görüyorum. İki yıldır bünyesinde yer aldığım Panzehir Dergi, Akademi olarak da çeşitli atölyeler ve etkinlikler düzenleyerek edebiyatseverlerle bir araya geliyor. Bütün bu çalışmalara, gurur ve keyifle katkıda bulunuyorum.
Kendilerini yazarak ifade edebilen kişilere öneriniz nedir? Nereden başlamalı?
Yazmak için okumak şart. Nitelikli ve sistemli okuma çok önemli. İnsanın okurken keyif alması gerekli ama zaman zaman sınırlar zorlanmalı. Yoksa okumalar yüzeyde kalır.
Yaratıcı süreçlerin hepsinde olduğu gibi yazıda da yetenek ve ilham yetmiyor, disiplinli ve yoğun çalışma şart. Sadece kafadan geçenleri kâğıda dökmek değil, sürekli daha iyi yazma çabası içinde olmak esas olan. Bazı günler yazılanlar çöpe atılacak, moral bozulacak. Olsun, yine de yola devam edilecek. Bu içten gelen itici kuvveti ve coşkuyu yakalamak anahtar rol oynuyor.
Birilerine okutmak konusunda da dikkatli olmak gerekiyor. Çok fazla kişiye okutmak kafa karışıklığına neden olabiliyor ve tarz oturtmayı güçleştiriyor. Güvenilen, işinin ehli, az sayıda insanla fikir alışverişinde bulunmak -bunu da yazılanlar bir noktaya geldikten sonra yapmak- bana göre daha doğru.
Edebiyat çok çetin bir uğraş; duygusal ve düşünsel anlamda uzun bir yolculuk. Ben de bu yolda düşe kalka ilerlemeye çabalıyorum. Bu işe gönül veren herkese güç ve sabır diliyorum, selam ve sevgilerimi yolluyorum.
Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.




