TRAVNİK’TE BİR AKŞAMÜSTÜ / Pelin Kandır Çolak
TRAVNİK’TE BİR AKŞAMÜSTÜ
’Travnik Çarşısı’nın sonunda, gürül gürül akan serin Sumeç Suyu’nun alt yanında, hangi devirden kaldığı iyice bilinmeyen ‘Lütfiya’nın Kahvesi’ adlı küçük bir yer vardır… Herkes kahvesini içmek için Lütfiya’ya gitmekte, birçok sultanların, vezirlerin, beylerin adları unutulduğu halde, onun adı hâlâ anılmakta ve dillerde dolaşmaktadır.’ (İvo Andriç – Travnik Günlüğü, İletişim, S:15)
O gün Lütfiya Kahvesi’nde kimsecikler yoktu. Yalnız Sumeç Suyu’nun sesi ve göç yolunu tutmuş kuşların çığlıkları vardı. Bir kahve söyledim. Ihlamurun yaprakları üzerimde salkım saçaktı. Gözlerimi kapattım, yıl 1807 aylardan ocaktı.
Dağların arasında kendi kaderine terkedilmiş bu küçük şehre o yıl ilk kez biri Fransa’dan diğeri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’ndan olmak üzere iki konsolos gönderilmişti. Elbette ki Travnik gibi kendi yağıyla kavrulan küçük bir şehrin halkı böylesi köklü bir değişime hazır değildi. Halk yıllarca ne yapıp ettiyse de bu iki konsolosu yerinden edemedi. Şehre gelişlerinin beşinci yılında ise Travniklilerin başaramadığını Rusya başaracaktı. 1812 yılında Napolyon’un Rusya karşısında aldığı yenilgi sonrası önce von Mitterer ardından da Daville Travnik’i terk etti. Her şey yine başa dönmüş gibiydi. Bir rüyadan uyanıp gece boyunca gördüklerini, sabah hayal meyal hatırlayan insanlar gibi Travnik halkı da sabahları Lütfiya’nın kahvesinde toplanıp yedi yıllık rüyayı (ya da kâbusu) yedi saniyeye sıkıştırıp günlük dedikodularına konsolosluk hikâyelerini de eklediler. Önemsiz bir ayrıntıyı sonradan hatırlamışlar gibiydiler. İşte hepsi bu kadardı.
Lütfiya’nın Kahvesi’nde hesabı ödedikten sonra kalkıp Andriç’in doğduğu eve doğru yürüdüm. Kapıdaki görevli “Bilet almanıza gerek yok çünkü bugün Andriç’in doğum günü” dedi. Aaa! Hemen tarihe baktım, 9 Ekim 2025. Evet doğum günüymüş, hiç fark etmemiştim.
İki katlı konağın üst katına çıktım. Sabahın taze ışığı eşliğinde odanın tam ortasında durmuş, duvardaki yazılara dalmışken bir kadın sesiyle irkildim. Elinde küçük bir saksıyla daldı birden odaya. İki kan kırmızı top sardunya. Doğum günü sebebiyle Andriç’e getirdiği hediyeyi koyup gitti ahşap sehpanın üstüne. Ben bu sefer de sardunyaya dalıp gitmiştim ki pat diye gelen görevli alıp gitti çiçeği saniyeler içinde.
Sonra nedendir bilmem kalın kaşlı, haylaz bakışlı bir çocuk geldi gözlerimin önüne. 1973’de Adana Cezaevi’nde.
İkindiyin saat beşte
Seyre durduk tantanayı
Tutuklayıp sardunyayı
Attılar dip kapalıya
İkindiyin saat beşte
Can Baba sardunyaya ağıt yakmayı öğrendiği Adana Cezaevi’nde şiir yazmaya, çeviriler yapmaya devam etti. O çevirilerde, düzenle başı dertte, zeytin karası gözlerinde her daim müstehzi bir bakış, briyantinli saçları arkaya taranmış bir şair de vardı. Andriç’in tahta bavulunun içinde, en üstte. Federico Garcia Lorca. Sardunyanın götürüldüğü yan odada.
Demek Travnik kendi sarsılmaz gerçeği gibi içine giren herkesin hikâyesini de düz bir çizgiden koparıp kendi halkalarından birine ekliyordu. Hiç itiraz etmeden kendimi bu gerçeğe teslim ettim. Dışarı çıktım, biraz soluklanmak için Travnik meydanındaki kafelerden birine oturdum ve bir tufahija sipariş ettim. İçi bol ceviz, üstü krema kaplı elmam geldiğinde insanlığın yasak elmayı yedikten sonraki vahim durumunun yakın tarihini çoktan düşünmeye başlamıştım.
28 Haziran 1914 günü Saraybosna’da Gavrillo Princip’in silahından çıkan kurşun önce Avusturya Macaristan Veliahtı Arşidük Franz Ferdinand’ın boynundan geçecek, hemen ardından o sırada her şeyden habersiz milyonlarca gencin canını alacaktı. İmparatorluklar yıkıldı, sınırlar yeniden çizildi. Savaşa girmeyip tarafsız kalan İspanya’da ise 1936’da patlak veren iç savaş, 1939 yılının nisan ayında Cumhuriyetçilerin aldığı ağır yenilgiyle son buldu. Üzerinden beş ay gibi kısa bir süre sonra dünya yine birbirini boğazlamaya kaldığı yerden devam etti. Şanslılardı çünkü 1. Dünya Savaşı bittiğinde doğan çocuklar artık 21 yaşındaydı.
Suikasttan sonra Gavrillo gibi Genç Bosna (Mlada Bosna) örgütüne üye olan Andriç de tutuklanacak, Gavrillo tarihi geçmiş siyanür yüzünden yakalanacaktı. Yıllar içinde dar ağaçlarının, kaybolan çocukların, toplu mezarların hepsine alışılacak, 1936’da Andriç edebi kimliğiyle de anılmaya başlanmışken, Lorca ölümüyle yıkıldığı yakın arkadaşına yazdığı ağıttaki gibi Alfacar’da, ancak bu sefer şafak vakti saat beşte kurşuna dizilecekti.
Akşamüstü saat beşte
Bir sepet kireç hazırlandı
Akşamüstü saat beşte.
Gerisi ölümdü, yalnız ölümdü
Akşamüstü saat beşte.
Öğlen oldu, tatlım bitti. Travnik Tren İstasyonu’nun hemen karşısındaki kütüphaneye doğru yürüdüm. Banklarda üç beş ihtiyar uyukluyordu. Terkedilmiş bir şehir gibi sessizdi.
Travnik Günlüğü’nde sonradan şehre gelen insanları birleştiren tek bir konu vardı; bu şehirde yaşadıkları ruhsal sıkıntı. Hatta şehrin adını bir hastalığın adını söyler gibi söylüyorlardı: ‘Travnik! – Travnik! Mana ifade etmeyen sessiz harfler arasına sıkışmış iki karanlık sesli harf.’ (İvo Andriç – Travnik Günlüğü, İletişim, S:162)
Böylesi bir iç sıkıntısı çok tanıdıktı. Bana George Perec’i ve ‘e’ harfine sıkışmış ‘Kayboluş’larımızı hatırlattı.
Perec 21 yaşındayken Les Letters Nouvelles adlı edebiyat dergisine yazdığı kitap değerlendirmelerinden biri de İvo Andriç’in Drina Köprüsü’ydü. Yıllar sonra çıkacağı Belgrad seyahatinin dönüşünde Saraybosna Suikastı’nı yazacaktı.
Akşamüstü Belgrad otobüsünün kalkacağı Saraybosna’daki ana otogara gitmek için Travnik’ten ayrıldım. Şimdi saksılardaki sardunyaların gölgeleri ile neredeyse aynı boydaydım.
Belgrad’da ilk gün sabah erkenden kalktım. O sabah Müze-Ev’in ilk ziyaretçisiydim. Eskimiş tahta döşemelerin üzerinde yürürken çıkardığım sesi bastıran tek ses görevlinin iki kere düğmesine bastığı kahve makinesiydi.
Andriç 2. Dünya Savaşı sırasında hiç kesilmeyen silah sesleri ve çığlık çığlığa insan sesleri arasında, kendini bu evde inzivaya çekip Travnik Günlüğü’nü tamamladığı sıralarda Perec Paris’teki evlerinde hiç dönmeyecek olan annesini bekliyordu. Toplama kampında öldürülen annesi gibi Lorca’nın da cesedi bulunamadı. Yalnız Datça’da sokak tabelalarına dikkatle bakarsanız adını görebilirsiniz. Naçizane tavsiyem, o sokakta durup derin bir nefes alın. Perec’in Kayboluş romanında kendi adı da dâhil, anne, mezar, nefes (Fransızcaları sırasıyla; mere, tombe, haleine) kelimelerini yazamadığı gerçeğiyle yüzleştikten sonra artık ne isterseniz yapabilirsiniz. Ben saate hiç bakmamıştım mesela. Onu dört ile altının arasında bulurum diye çok korkmuştum.
Travnik’te küçük tahta bir beşikte başlayan hikâyenin son durağı Belgrad Novo Groblje mezarlığıydı. Sabahın erken saatleriydi. Tam, Andriç’in mezarını buldum, diyordum ki telefonum çaldı. Arayan annemdi. Konuşma esnasında birden “Git gide ne kadar da çok bana benziyorsun” dedi. Önce ona sonra hikayelerimizin somut bir nişanı gibi duran yuvarlak mezar taşına bakıp gülümsedim.
Bunca yorgunluk ve tasa, bunca yol, bunca çaba yeniden varmak için mi başladığımız noktaya? Belki dedim içimden, şimdi değilse bile saatlerin beşi teğet geçtiği, hayalperestlerin ışık saçan ‘e’lerini keder yerine neşeye ödünç verdiği o uzak gelecekte…
‘Hiçbir beşeri düşünce, hiçbir ruhi gayret kaybolmaz… Her şey iç içe eklenmiş, birbiriyle örülmüştür. Her şey; kimseler farkında bile olmadan, uzak, meçhul bir odak noktasına toplanmaya gayret eden ışıklar gibidir. O halde umut var ve bu umudun nerede olduğunu da… anlıyor musunuz?’ (İvo Andriç – Travnik Günlüğü, İletişim, S: 328-330)
Andriç’e ve tüm sessiz harflere, Can Yücel’e ve tüm ezilen çiçeklere, Perec’e ve tüm sesli harflere, Lorca’ya ve hayatımızdan hoyratça kopartılan herkese ve her şeye sonsuz saygı ve minnetle.
Diğer gezi yazılarına buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.





