Gülay Karadaş

BİR AKŞAMÜSTÜ

“Haydi Abbas, vakit tamam” diyordu cırcır böcekleri.

Bütün yazı bir terlikle geçiren Asuman, kokulu çayla karıştırılmış çay kutusunu aldı. Akşamsefası geceye eşlik etmeye hazırdı. Asuman yemeye kıyamadığı, kendi nazarından sakındığı marula su verdi. Hele bir verme… Önden haber vermeden yapraklarını yere seriyordu.

Bahçe ışığını bir süre yakmaya niyeti yoktu. Bu ambiyansı seviyordu. Orman sarmaşığı, kaçak dalını yine açık camdan içeriye uzatmıştı. Şehirli alışkanlıklarından kurtulamamış olacak ki sandal ağacı kokusu yayan tütsüyü yaktı. Uygulamadan yumuşak müzikler açtı. Hüznü inkâr etmeden yaşamın bir mucize olduğunu hissettiren şarkılar…

Kendine iş ararken on santim kısalttığı odunları sandıktan çıkarıp semavere dizdi.

Yalnız semaver çayı içilir mi?

Korkuluk gibi bekleyemezdi daha fazla. Asuman’ın acelesi yok. Dış sesin de acelesi yok. Okuyucunun var mı? Eğer varsa, bu kısım gitmek için doğru bir zamanlama olabilir.

Asuman biraz üşümeye olanak tanıyacak şekilde giyinmişti. Altına siyah şortunu çekmiş, üstüne önden düğmeli uzun kollu penyesini giymişti. Çay kaynayadursun; bahçe musluğunu açıp sebzeleri, ağaçları, çiçekleri, tüm tayfayı suladı. Limon ağacı kokusunu fırlatarak teşekkürlerini bildirdi. Allah’ın sessiz kullarını ise anlayışla karşıladı.

Şehir, Asuman’ı kandırmış, yetinmemiş alay da etmişti. Koşarak gitse de galip gelememişti. Babadan kalma Üveyik Köyü’ndeki evi çok da tadilata sokmadan yaşamaya başlamıştı.

İnce bardakta çayını höpürdetirken rüzgâr, çiçeğe durmuş domateslerin kokusunu burnuna getirdi. Tepesinden çaprazlama geçen kuşlar, Asuman gibi ağırlaşmadıkları için uçabiliyordu.

Asuman hayatta olmayan babasının diktiği ağaçların altında gölgelenirken düşündü.

“Hâlâ gölgenin altında mıyım, babacığım” diye sordu.

Bir cevap alamadı.

Konuşanlar neye yarıyor sanki, diye düşünüp kafasını yıldızlara çevirdi. “Ihlamur ve nar ağacı, benden sonra sizde de beni görecek gözler olmasını temenni ederim” demekten de kendini alamadı.

“Ölüm bacaktan başlıyor” diye bir videoya denk gelmişti.

Asuman bahçede biraz olta atıp dönecek.

Konteslikten sokağa atılmış Pamuk geldi, miyavlayarak bahçe duvarına oturdu. Kirpi ikilemi, bir mesafeyi tercih etmiş görünüyordu. Asuman ”Kaliteli bir yalnızlık benimki” diye güldü. Uzun sürmedi.

Kümesin kapısını kapatmaya giderken Denizli horozu teyakkuza geçmişti. Çil tavuklar ise istiflerini bozmayıp göz kapaklarını yarım açmakla yetinmişti.

Çocukluk arkadaşları ölmeye başlamıştı. Yaşlılığın bu ilk eşiğine herkes Asuman gibi hazırlıksız mı yakalanırdı?

Bir ablasıyla görüşüyor. Oğullarıyla yeni parti kurmuş annesi, ona muhalefette olmaktan başka seçenek bırakmamıştı. Geldikleri yerleri unutmuş, mutlu mesuttular.

Asuman’ın arkadaşları azalmıştı; buna içerliyordu. Hoyratça arkadaş eskitmiş, ergonomik davranmamış, belki de yanlış ata oynamış, bugünkü yalnızlığını hazırlamıştı.

Asuman çişini tutamıyor. İzin verirse okur, bir ayakyoluna gidecek; bir kalemtıraş, bir bardak buz gibi soğuk su alıp dönecek.

Geçen haftaydı. Asuman yine böyle güzel bir yaz akşamı taş plakta Udi Hrant’ı açmıştı. Eşlikçisi beyaz şarap şişesinin tek başına dibini görmüştü.

İnsanın kendini affedebildiği bir an paha biçilmezdir, öyle düşünüyordu. İlerleyen saatlerde midesi atak yapmıştı. Yalnız, bir başına bu evde bir yavru kedi gibi savunmasız kalmıştı. Acilde hemşire, yalnız ve berduş bu kadına herkes gibi hakkını teslim edip pikeyi üstüne fırlatmıştı. Asuman uzun bir mücadeleyle pikeyi üstüne sermeyi başarmıştı.

Asuman kızını görüntülü aramış, elini tutabilmek istemiş, muvaffak olamamıştı. Sabahına durumu düzelmeyince eski kocasını aramıştı. Durumu önceden bilen eski kocası, beklenen bu aramayı açmış, pis pis gülmüştü.

Canı yanmıyordu ama mide bulantısı tekrar nüksetmişti. Asuman güçsüzleşen bacağını bu defa da sürükleyerek balkona çıktı. Ayın hareketlerini izledi. Balkonun trabzanlarına asılıp sanki bir ağrıyı dindirmek ister gibi ileri geri sallandı. Telefon rehberine baktı. Parmağını gezdirdi. Teklifsiz arayacağı biri kalmamıştı.

Yirmi yıllık evlilik kurumu içinde Playboy gibi yaşayan kocası, ona ayrılırken “Çok sıkıcısın, demişti. Kızı da aramalarına onu teyit eder nitelikte, “Seni sonra arayayım” diyerek telefonları kapatıyordu.

Rüzgâr, Asuman’ın saçının ucundaki lastiği düşürdü. Eğilip alamadı.

Biri ekmek almaya giderken sabah çayı koyacak öbürü kalmamıştı.

Mümkünler sabahı için şimdi uyumaya geçecek.

Bir tüy gibi yatağa düşeceği geceler henüz yaşanmadı.

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir