Sülbiye Yıldırım

DEVRİMLERE VEDA

Masmavi bir gökyüzü, sakin deniz ve henüz doğmakta olan güneş güzel bir Foça gününü müjdeliyor. Yürüyüş için hazırlanıp çıkıyorum. Kafamdaki bin bir düşünceye boş verip bir ezgi doluyorum dilime. Kıyıyı boydan boya yürürken güneşin yükselmesini izliyorum. Sonrasında da yönümü kasabanın içine, Taş Fırın sokağına çeviriyorum. Hafta sonu tatili için gelen oğluma, odun ateşinde nar gibi kızarmış pide alacağım.

Yaz sezonu, önündeki kuyruğun hiç eksilmediği fırına doğru ilerlerken, ayağımda tuhaflık hissedip eğiliyorum. O da ne? Ayakkabımın sayasıyla tabanını tutan süslü dikiş atmış, ayakkabıyı sadece birkaç ilmek dağılmaktan koruyor. Eşim, emekli olma zamanı çoktan gelmiş ayakkabımdan bunu bekliyordu. “At gitsin şunları, sen de herkes gibi bir yürüyüş ayakkabısı al” deyip duruyordu ama rahatlığı, hafifliği bir yana, paylaştığımız anıların oluşturduğu gönül bağım ayrılığa izin vermiyor. Vazgeçemem ondan, tamir ettireceğim.

Fırında işimi bitirip ha koptu ha kopacak birkaç ilmeği ürkütmeden, ayağımı sürükleyerek, Foça’nın tek ayakkabı tamircisi Tıkı Enver’in yolunu tutuyorum. Enver üniversite yıllarında buraların en yakışıklısı, yaman delikanlıymış. Tek kusuru tıkılığıymış ama ne gam! Mavi gözleriyle, uzun boylusundan kısasına genç kızların hayallerini süslermiş. Şimdiyse gürlüğünden bir şey kaybetmeyen saçı ağarmış. Mavi gözleri yanık tenine olgunluğun ışıltısını yıldızlamış. Favorileri yine traşlı yanağının ortasına kadar iniyor, gür bıyıkları hâlâ dudaklarını kapatıyor. Saçları yine omuzlarına dökülüyor. Vakur duruşu, etrafında ulaşılmaz bir hale oluşturuyor Tıkı’nın. Yıllandıkça geçmişin bilgisini taşıyan Yunan heykellerinin sessiz asaletini yansıtıyor.

Kafamda ona dair düşüncelerle, sağdan sola, önden arkaya hepi topu üç adımlık dükkânına vardığımda tezgâhının başındaydı. Duvara tutturduğu raflarda tamir edilmiş ayakkabıların yanında duran küçük transistörlü radyosundan Selda Bağcan, Adaletin bu mu dünya? diye sitem ediyordu.

“Günaydın usta, hayırlı işler.”

Hiç oralı olmadı. Eğilip ayakkabımı aldım, göreceği şekilde tuttum.

“Ustam, bir baksan, acaba oluru var mı?”

Sanki duymuyor, dünyadan azade işine odaklanmış. Ama dudakları kıpır kıpır, Selda’ya eşlik ediyor besbelli. Çaresiz etrafı inceliyorum ben de. Bir yanı boydan boya cam, bir yanı kapıdan ibaret dükkânın iki duvarı Yılmaz Güney fotoğraflarıyla süslü. Şalvarlı, kravatlı, puşili boy boy Yılmaz Güney. Siyah Beyaz fotoğrafın birinde Tıkı Enver’le birlikte. Tıkı’nın saçları simsiyah, dudaklarını örten gür bıyıklarıyla Favorileri de. Bakışları kendinden emin, boy farkına rağmen Yılmaz’dan daha heybetli, dimdik duruyor, dimdik bakıyor Enver.

Gözlerimi ona çeviriyorum, aynı kendinden eminlik, aynı ürküten heybet. Sanki yokmuşum gibi işini yapıyor. Avuç içi kadar dükkânın duvarlarında Yılmaz Güney’in bittiği yerde, tavana doğru Atatürk’ün fotoğrafları başlıyor. Kalpaklı, beyaz keten takımıyla traktörde, siyah önlüklü öğrencilerin arasında, mecliste kürsüde. İki kişinin zor sığdığı dükkânının duvarlarına iki dünyayı, iki devi sığdırmış Tıkı Enver. Camlı duvara da iki saksı koymuş. Birinde ateş kırmızısı sardunya, diğerinde mor çiçekler açmış Afrika Menekşesi. Öyle dalmışım ki onun “Ver bakalım” komutuyla sıçrıyorum.

“İnşallah oluru vardır” diyorum uzatırken. Önündeki tabureyi işaret edip “Otur” diyor.

Başını kaldırınca, işini yaparken çenesinin altında, boynunun kıvrımına saklanmış, gözleriyle aynı renkte boncuk kolyesi ortaya çıkıyor, ortasında küçücük çift dilli kılıç. Kısa kollu kareli gömleğinin önünde rengi kaçmış önlüğü, elleri, tırnakları yaptığı işin nişanlarıyla bezeli. Oturuyorum. Ayakkabımı inceliyor. “Ver bakalım ötekini de” diyor.

Uzatırken sağ kolundaki saati dikkatimi çekiyor. Metal, akordeon kordonlu, çok eski bir model, elle kurulanlardan. Kaldı mı hâlâ bunlardan? Acaba çalışıyor mu? Göremiyorum akreple yelkovanı.

“Hallederim” diyor. “Oluru var.”

Kendine özgü tınısı olan, sesi beklemediğim anda geldi yine.

“Ama biraz sürer.” Saatine bakıyor “Şimdi on bire iki var, buçukta gel al” diyor.

“Sağol usta” diyorum sevinçle. Gitmek için kalkıyorum. Ayaklarıma bakıyor, tezgâhının altından kocaman cırtlak mavi bir çift plastik erkek terliği çıkarıp uzatıyor. Çarnaçar geçiriyorum ayağıma, ayrılıyorum Tıkı’dan. Sahilde Köksal’ın yerine yollanıyorum. Sabah serinliğinde kıyı bomboş. Deniz çarşaf gibi, gökyüzüyle yarışırcasına masmavi.

“Günaydın, hayırdır sabah sabah” diyor Köksal.

“Ayakkabım kendini dağıttı, Tıkı’ya uğramak zorunda kaldım, buçukta verecek, sende bekleyeyim diye geldim. Artık bir kahve de yaparsın değil mi?”

Ayağıma bakıp gülüyor.

“Yakışmış, iki gün üst üste giysen moda olur.”

Bir süre sonra kahveleri getirip karşıma oturuyor. Sigara paketinden sigarasını alırken bana da uzatıyor. Uzanıp alıyorum bir tane.

“Nerede bizim o eski yerli sigaralar, tütünü mis gibi kokardı” diyorum, dumanı içime çekerken.

“Haklısın, yerli tütün başkaydı. Senin Tıkı yerli sigaralar için az mücadele etmedi.”

“Nasıl?” diyorum şaşkınlıkla.

“Hadi canım, bilmiyorum deme. 80 sonrası büyük tütün yürüyüşünün önderlerindendi. Tekel’in özelleştirilmesine karşı yapılan eylemlerde ön sıralarda yer aldı. Gaz, cop yedi, hastanelik oldu. Tutuklanıp işkence gördü. Uluslararası işçi dayanışma kuruluşu olmasa Tıkı Enver bugün hayatta olmazdı. Dünyanın gözü üstümüzdeydi de daha kötüsüne cesaret edemediler.”

“Hiç bilmiyordum.”

“Bilemezsin elbette. Her şey duman altı; hafızamızı sıfırladılar, geçmişi hatırlamıyoruz, kendimize ha bire yeni tarih yazıyoruz.”

Köksal sinirleniyor, konuşacak bir şey kalmamış gibi karşılıklı susuyoruz.

Saat tam on bir buçukta Tıkı Enver’deyim. Ayakkabılarım yan yana tezgâhın üzerinde. Eskisinden daha yeni, pırıl pırıllar.

“Eline sağlık usta” diyorum minnetle. “Borcum?”

“Otuz yeter.”

“Ellerin dert görmesin, yepyeni oldu. Tekrar teşekkürler.”

Ayağıma geçirip terlikleri tezgâhın yanına bırakıyorum. Tam çıkacakken fotoğraflara son kez bakıyorum. Yılmaz Güney’in sert bakışları, Atatürk’ün kararlı duruşu ve onların yanı başında asılı duran eski bir gazete kupürü: Tütün Yürüyüşü. Daha önce nasıl fark etmemişim. Tıkı kalabalığın önünde, sol yumruğu havada, çatık kaşlarının altından kararlılıkla bakıyor. Gözlerimi o yılların yaman eylemcisinden ayırıp bugün ayakkabı tamircisine çeviriyorum. Bakışlarımız karşılaşıyor.

Anlıyorum ki, bu küçük dükkânda insanı kavrayan tuhaflığının kaynağı, onun hâlâ yaşayan devrimci ruhundan. Yılmaz Güney’e duyduğu saygısı, Atatürk’e olan sevgisi, minneti, bağlılığı ve tütün yürüyüşündeki direnişi Tıkı Enver’i dev Enver yapmış. Ama yok olan belleğimizde, geçmişimizin diğer önemli parçaları gibi, ona da yer yok. O da kendini dış dünyaya kapatmış, evrende yapayalnız bırakılmışlığının çilesini sarıyor. Sessizliği, duyarsızmış gibi görünmesi, kimseyi umursamayan havası, insanlığın kaybolan hasletlerine olan özlemlerinden mutlaka.

Fotoğraflara baktığımı görünce ayağa kalkıyor. Derin bir nefes alıyor. Yılmaz Güney ve Atatürk fotoğraflarının arasında bulunan, tütün yürüyüşünün olduğu gazete kupürüne elini koyuyor, okşar gibi çerçevede gezdiriyor. Geçmişin tüm direnişleriyle vedalaşır gibi. “O günleri hatırlayan kalmadı” diyor esefle.

“Bugün Köksal Abiyle konuştuk.”

Kırık bir gülüşle “Ne güzel, hatırlayan birilerinin kalması” diyor. Oturup işine dönüyor, tekrar dünyayla ilişkisini kesiyor…

Bir hafta sonrasıydı, sabah yürüyüşünde salasını duydum. İnanamadım. Bir el yüreğimi büküp çıkardı, bütün sesler sustu sanki.

Öğlen camide yanındayım ben de. Gazete kupüründe, kalabalık tütün işçilerinin arasında yürüyen mavi gözlü, küçücük dev, üç beş arkadaşının omuzunda son yolculuğuna uğurlanırken, bir çağı da birlikte götürüyordu.

Yaz boyunca dükkânın kepenkleri kapalı kaldı, sokağı da yazı sardunyasız ve menekşesiz geçirdi.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir