BELKİ BİR GÜN / Şebnem Gürler Oakman
BELKİ BİR GÜN
“Arif Bey karakteriniz gayet sahici ve samimi olmuş. Sizi tebrik etmek istiyorum.”
Yaşlı bir adamın öykümdeki diğer yaşlı adam için söyledikleri; ilk anda gönlümü ferahlatmış hatta koltuklarımı kabartmış da olsa, bu durumun tuhaf bir karmaşaya yol açacağına dair -kaynağı belirsiz- bir şüphenin zihnimi ağır ağır ele geçirmesini engelleyemiyordum.
Ufacık kalmış, kırışıklarla çevrili gözlerini kısarak bakan yaşlı okurum; görmüş geçirmiş insanlara özgü dingin bir ifadeyle karşımda dikiliyor, belli ki güzel sözlerine uygun bir karşılık bekliyordu. Benimse gözlerim; incecik kollarına, mor damarlı lekeli ellerine, bollaşmış pantolonuna, yaz sıcağında giydiği gri kalın hırkasına takılmıştı. Yaşıyla bütünleşen bu görünümü; bende şefkat, acıma ve uzaklaşma isteğinin birbirine geçtiği karışık hisler yaratıyordu. Yıllar önce kaybettiğim babamı asla bu yaşta göremeyecek oluşumun sarsıcı etkisiyle, kitabımı okumuş yaşlı başlı okuruma duyduğum saygı çarpışıyor, bu da yetmezmiş gibi içimden bir ses söylenip duruyordu, ‘Kesin bitirmemiştir, şöyle bir göz atmıştır öyküye.’
“Çok zorlandım çok. Sağ gözüm neredeyse hiç görmüyor, kısacık öyküyü okumam sekiz günümü aldı. Eskiden çok okurdum. Artık zorlanıyorum. Ama inatla devam ettim. İyi ki de etmişim. Vallahi değdi.”
Bu yaşlı adam iç sesimi duyuyor olabilir miydi? Sözünü ettiği zorlu okuma süreci ve her yazarın duymak isteyeceği övgüsü karşısında, bir süredir tutmakta olduğum gülümseme bir anda yüzüme yayılıverdi. Beklediği karşılığın geldiğini gören okurum, uzun kemikli parmaklarını birleştirerek gerdiği sağ elini büyük bir ciddiyetle uzattı bana.
“Kenan Akdamar.”
Bir asker keskinliğiyle tokalaştı. Vücudu gerilmiş, kaşları çatılmıştı, bu tanışmaya verdiği önem her zerresinden anlaşılıyordu.
“Arzu Ayten Güroğlu.”
Adam beni tanıyarak gelmişti zaten, iki adımı ve soyadımı tekrarlamaya ne gerek vardı ki? O ise bunu dert ediyor gibi görünmüyor, elimi hâlâ bütün gücüyle sıkıyordu.
Kenan Bey, fazla rağbet görmemiş imza günümün son okuruydu. Yayınevi yetkilisi, heyecan içinde saçını başını düzelten sıradaki yazarı işaret ederek toparlanmam gerektiğini ima ediyordu. Hislerimin karışıklığına rağmen yaşlı okuruma o anda veda etmemin yakışık almayacağını düşünerek onu iki sokak ötedeki çay bahçesinde oturmaya davet ettim. Bunu duyan adamın az önceki keskinliği, annesinden sokakta oyun oynamak için izin almış bir çocuğun neşesine dönüşüverdi. Elimden ayırdığı eliyle gideceğimiz yönü gösterirken başını hafifçe eğdi; bu nazik jesti karşısında hızlıca toparlanıp koltuğumu sıradaki yazara bıraktım. Okurları, yaşlı okurumun arkasında bekleşmeye başlamışlardı bile.
Seveceğini düşündüğüm eski usul çay bahçesine ağır aksak adımlarla, benim normalde gideceğimin iki katı sürede ulaştık. Düşmemek için gösterdiği çaba konuşmasına engel olduğundan masaya oturup çaylarımızı yudumlayana kadar sessiz kaldı. Çayından ilk yudumu alıp tadını baş hareketiyle onayladıktan sonra mırıldanır gibi konuşmaya başladı.
“Bir şeyler değişti, tuhaflaştı diyor ya öykünüzdeki Arif Bey. Daha iyi anlatılamazdı. Bu nasıl bir dünya Ayten Hanım?”
Okurlar öykülerimle ilgili yorum yaparken susmayı tercih ederim ki rahatça kendilerini ifade edebilsinler, anlattıklarımın onların dünyasında nerelere dokunduğunu anlayabileyim. Sorusuna karşılık vermek yerine onu özenle dinlediğimi gösteren bir ifade takındım.
“Yalnız” dedi sesi bir anda ciddileşmişti. “Emre karakterinizden hiç hoşlanmadım.”
Bu söylediğini desteklemek için kafasını sağa sola sallayarak incecik kalmış dudaklarını büzdü. Ara ara varlığını duyuran iç sesim, ‘Emre diye biri yok ki öyküde, foyan ortaya çıktı yaşlı adam’ demeyi ihmal etmemişti elbette. ’Ben sana demiştim, okumamış işte, taş çatlasa iki paragraf.’
Sesi susturarak adamın devam etmesini bekledim. Bir süre bir şeyleri hatırlamaya çalışır gibi düşünceli bir şekilde suskun kaldıktan sonra aniden irkildi, sonra elini hafifçe kafasına vurdu.
“Tüh” dedi mahcup bir şekilde. “Beni mazur görün, yaşlılık işte. Erdinç canım ne Emre’si. Emre benim torun, aklım ona gitti. Hoş Emre’nin de ondan kalır yeri yok ya, umursamazın teki… Neyse, canınızı sıkmayayım bu meselelerle. Erdinç evet, Arif Bey ile sohbet eden genç adam, kavgacı çocukların babası.”
İsimlerin karışabileceğini, bunun önemi olmadığını söyledikten sonra yine suskunluğuma döndüm. O ise ara ara durup düşünüyor, öyküyü hatırlamaya çalışarak doğru kelimeleri seçmeye çalışıyordu. Kesik kesik konuştuğundan onu anlamak için dikkatle dinlemem ve sabretmem gerekiyordu.
“Kızdım ben Erdinç’e. Şu iş güç sahibi, güya her şeyi bilen gençlerin çoğu böyle tabii. Sahil kasabasına tatile gidelim ama aklımız fikrimiz şehirde kalsın, karşındakine saygı hak getire. Sohbeti hiç öyle yarıda bırakır mı insan?”
Yüzüne kızgınlık mı kırgınlık mı olduğunu ayırt edemediğim bir ifade yerleşmişti. Bunun Erdinç’ten çok daha fazlasını barındırdığını ve kurmacayla gerçeğin yavaş yavaş birbirine karıştığını seziyordum. En baştan itibaren kendini göstermiş olan karmaşa zihnimi iyiden iyiye kaplamaya başlamıştı.
“Gerçi eşi yüzünden oldu, rahat bırakmadı. Adı neydi kadının, hatırlayamadım şimdi. Çocuk Arif ile iki çift laf edecek, Erdinç şunu al, bunu yap… Bence o kadın mutsuz, bunu etrafına da yayıyor. Hem insan yeri gelince eşine sözünü söylemeli. Arif Amca’yla konuşuyorum, işte bu kadar. Erdinç bunu diyebilseydi sohbet devam ederdi, iyi de olurdu. Böylesi olmadı Ayten Hanım. Arif çaktırmasa da çok üzüldü.”
Arif Bey’den Arif’e geçmişti Kenan Bey. Aynı zamanda artık öykünün gidişatına dair eleştirilere yer veriyordu konuşmasında. Söylediklerini ilgi ve merakla dinliyordum. Okur velinimetimdi ne de olsa. Haklı ya da haksız olabilirdi, akıllı ya da deli, cesur ya da korkak…
“Arif’in korkuları var, yahu nasıl olmasın? Ölüme yaklaşıyor her saat. İnsan korkmaz mı, evdeki saatleri atmaz mı? Saatle ne işim olur artık diyor ya Erdinç’e, haklı adam. Gugukluyu atmadı tabii. Aliye Hanım’dan hatıra. Erdinç’in karısı gibi değil ki Aliye. Huzurlu kadınmış, belli. Erkenden göçüp gitmiş, nur içinde yatsın. Arif yalnız kalmış, az şey mi erkeğin yalnızlığı? Otur işte yanında, konuş adamcağızla. Hemen kalkıp gittin be kılıbık Erdinç!”
Kenan Bey oturduğu yerde dikilmiş, gözleri iyice kısılmış, sesi yükselmişti. Kalbinin normalden fazla attığını gerilmiş boyun damarlarından anlayabiliyordum. Onu buraya getirmekle hata mı etmiştim acaba?
“Ah Erdinç ah! Alacağın olsun, bir de durduk yere ümit verdin Arif’e. Tekrar ziyaretine gelirmiş de sohbet ederlermiş de. Yapmayacaksın madem, neden veriyorsun o sözleri? Aynı benim Dilek, vaatleri verir durur. Arif aman Kenan beklesin dursun.”
Kenan Bey’in; Erdinç’e Dilek’e Emre’ye ve bilmediğim diğer yakınlarına haksızlık ettiğine dair düşünceler üşüşüyordu kafama. İşleri güçleri vardı hepsinin, arada uğruyorlardı emindim ama sürekli onunla ilgilenemezlerdi ki.
Öte yandan okurumun hayatındaki bu insanları tanımadığımdan, haklarında hiçbir fikir sahibi olmadığımdan onlara arka çıkma cüreti bulmama da şaşırıyordum. Başından beri Kenan Bey’e karşı olan iç sesimin marifeti olmalıydı bu. Babam hastayken onu yeterince görmeyişimi; işteki projeleri yetiştirme telaşıma, Kaan ile ayrılma sürecinde yaşadığım sıkıntılara, trafiğe, şuna buna bağlayıp beni sözde gönül ferahlığına eriştiren iç sesim… Gerçi ona güven olmazdı, yeri geldiğinde o pamuk ipliğine bağlı ferahlığı yerle yeksan etmesini de bilirdi.
Yaşlı okurumun çayı bitmişti, boş bardağı elinde evirip çeviriyordu. Bir çay daha içmek isteyip istemediğini sorduysam da beni duymadı ya da cevaplamak istemedi. Bir süre susarak uzaklara daldı, benimle değil kendi kendine konuşmak ister gibiydi. Bu kez kısık bir tonda devam etti.
“Erdinç karakteri olmamış. Her şey değişmiş, tuhaflaşmış. Bazı şeyler değişmesin efendim. Sık sık gelsin, Arif’i ziyaret etsin, doğru dürüst sohbet etsin. Karısı da bekleyiversin. Ne olur sanki?”
Sokakta başına beklemediği bir iş gelmiş, küskün bir çocuğa benziyordu şimdi. Onun bu hâli yüreğime dokunsa da Erdinç’i savunma arzum baskın çıkıyordu. Bu garipliği kendime Erdinç’in öykümdeki bir karakter olduğunu hatırlatarak bastırıyor, okurumun serzenişleriyle arama bir mesafe koymaya çalışıyordum.
Zihnim bu çalkantılarla alt üst olmuşken, Kenan Bey beklemediğim bir anda ayağa kalktı. Yine askeri disipline dönmüş, yüzündeki bütün hüzün ve yumuşaklık silinip gitmişti.
“Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim Ayten Hanım. Artık eve dönmem gerekiyor, hava kararıyor. Karanlıkta dışarıda olmayı sevmem.”
Sonra kendinden beklenmeyen bir hızla kasaya ulaşıp göz açıp kapanıncaya kadar hesabı ödedi. Onu engellemeye kalkışmama dahi zaman tanımamıştı.
“Edebiyat çalışmalarınızda başarılar dilerim. Siz bana bakmayın. Gönlünüzce yazın. Birisi sever, diğeri söver. Birileri yazsın ki üzerinde konuşalım, değil mi ama?”
Ona içtenlikle teşekkür ederken ‘bir daha görüşürüz’ deyip dememek arasında kararsız kaldığımı fark ediyordum. Büyük bir olasılıkla birbirimizi bir daha görmeyecektik. Yerine getiremeyeceğim sözler vererek Erdinç, Emre, Dilek ve onu hayal kırıklığına uğratan diğer insanlarla ile aynı kategoride yer almak istemiyordum. Yine de tekrar görüşmeye dair sözler etmeli miydim acaba? Dahası onunla tekrar görüşmek için adımlar atmalı, telefonunu almalı. Boş ümitleri sevinçli anlara dönüştürmeli.
Ben ne diyeceğimi bilmez hâlde ona bakarken o kendinden emin bir tavırla sohbetimize noktayı koydu ve sonra yanımdan ayrılarak ağır ağır yola koyuldu.
“Belki bir gün tekrar görüşürüz. Kim bilir? Sağlıcakla kalın.”
Belki bir gün görüşürdük, kim bilir?
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
