ŞAİR KORAY FEYİZ İLE SÖYLEŞİ / Kerime Ural Cengiz
ŞAİR KORAY FEYİZ İLE SÖYLEŞİ
“Şiir, enkazın altında kalan son harftir.”
Koray Feyiz’in 2026 Kemal Özer Şiir Ödülü’ne (Birincilik) değer görülen Kül Alfabesi adlı kitabı, çağdaş Türk şiirinde son yıllarda karşılaştığımız en bütünlüklü tanıklık metinlerinden biri olarak öne çıkıyor. Kitap, Gazze merkezli bir şiir evreni kurmasına rağmen yalnızca bir coğrafyanın trajedisini anlatmakla yetinmiyor; sürgün, hafıza, dil, yıkım, direniş ve insanlık vicdanı gibi evrensel meseleleri şiirin merkezine taşıyor.
Feyiz’in şiirlerinde dikkat çeken ilk unsur, güçlü imgesel örgüdür. Taş, harf, kuş, çocuk, anne, deniz ve kül gibi imgeler kitap boyunca birbirini tamamlayan sembolik bir ağ oluşturur. Özellikle “taş” imgesi yalnızca fiziksel bir nesne değildir; hafızanın, direnişin ve tarihin taşıyıcısına dönüşür. Şair, insanın sustuğu yerde taşların konuşmaya başladığını düşünür. Bu nedenle kitabın adı aynı zamanda poetik bir bildiridir. Kitapta savaşın doğrudan görüntülerinden çok savaşın dil üzerinde açtığı yaralar anlatılır.
Susturulmuş Dilin Hafızası, Harflerin Yangını ve Kül Alfabesi gibi şiirlerde dil, saldırıya uğrayan bir beden gibi ele alınır. Şair için bir halkın kaybı yalnızca toprak kaybı değildir; aynı zamanda kelimelerin, seslerin ve hafızanın kaybıdır. Bu yönüyle eser, politik şiiri slogan düzeyinden çıkararak estetik bir sorgulama alanına taşır.
Kitabın önemli özelliklerinden biri de farklı tarihsel acılar arasında kurduğu ilişkilerdir. Gazze ile Sivas, Hrant Dink ile Filistin, Holokost ile günümüz savaşları aynı şiirsel düzlemde buluşur. Böylece acı yerel olmaktan çıkar, evrensel bir hafıza alanına dönüşür. Feyiz okura yalnızca bir trajediyi göstermeyi değil, insanlığın ortak yarasını hatırlatmayı amaçlar.
Şairin dilinde belirgin bir lirizm bulunmasına rağmen bu lirizm romantik bir kaçış üretmez. Tam tersine, şiir gerçekliğin en sert noktalarına temas eder. Çocukların ölümü, annelerin sessizliği ve sürgünün yarattığı boşluk sürekli olarak şiirin merkezinde yer alır. Ancak şair umudu bütünüyle terk etmez. Direniş, dayanışma ve hafızanın korunması kitap boyunca varlığını sürdürür.
Kül Alfabesi, yalnızca Gazze üzerine yazılmış bir şiir kitabı değildir. Bu eser, unutmaya karşı yazılmış büyük bir hafıza şiiridir. Koray Feyiz, şiiri bir estetik nesneden çok vicdanın kayıt defteri olarak görür. Kitap, çağımızın karanlığı karşısında şiirin hâlâ söz söyleyebileceğini gösteren önemli bir çalışma olarak değerlendirilebilir.
Koray Feyiz ile ödül alan kitabını, şiirin bugünkü imkânlarını ve hafızanın edebiyattaki yerini konuştuk.
Taşın Hafızasıyla Konuşmak fikri nasıl ortaya çıktı?
Bu kitap aslında bir şiir projesinden önce bir vicdan meselesi olarak doğdu. Gazze’den gelen görüntüler karşısında yaşadığım sessizlik hissi zamanla şiire dönüştü. Yazdıklarımı bir temsil olarak değil, bir tanıklık çabası olarak görüyorum.
Bir süre boyunca hiçbir şey yazamadım. Çünkü yaşananların büyüklüğü karşısında şiirin yetersiz kalacağını düşündüm. Şairlerin zaman zaman yaşadığı o suskunluk hâli vardır; kelimelerin utandığı, dilin geri çekildiği anlar… Ben de uzun süre böyle hissettim. Fakat sonra şunu fark ettim: Sessizlik de bir tür tanıklıktır ama sonsuza kadar sürdürülmesi gereken bir tavır değildir.
Gazze üzerine yazarken en çok çekindiğim şey başkalarının acısını sahiplenmekti. Şiirin etik sınırlarını sürekli düşündüm. Bu nedenle kitap boyunca konuşan özne çoğu zaman geri çekilir. Şair konuşmaz; taş konuşur, duvar konuşur, harf konuşur, çocukların bıraktığı gölgeler konuşur. Ben kendimi bu seslerin arasında bir dinleyici olarak konumlandırdım.
Aslında kitabın çıkış noktası şu soruydu: Bir şehir yok edilmeye çalışılırken dil nasıl ayakta kalır? Bu soru zamanla kitabın temel eksenine dönüştü.
Kitapta neden özellikle “taş”, “harf” ve “kuş” imgeleri öne çıkıyor?
Çünkü bu üç imge kitabın temel hafıza alanlarını temsil ediyor. Taş tarihi ve direnci, harf dili ve kültürü, kuş ise özgürlüğü ve tanıklığı simgeliyor. Gazze üzerine düşünürken bu imgeler kendiliğinden şiirlerin omurgasına dönüştü.
Taş benim şiirimde yalnızca bir nesne değildir. Taş, aynı zamanda zamanı saklayan bir varlıktır. Bir şehrin duvarları, mezarları, sokakları, yıkıntıları taşlardan oluşur. İnsan ölür ama taş kalır. Bu yüzden taş aynı zamanda tarihin sessiz arşividir.
Harf ise hafızanın daha kırılgan biçimidir. Bir taş yüzyıllarca yaşayabilir ama bir harf bir gecede yok olabilir. Yakılan kütüphaneleri, bombalanan okulları düşündüğümüzde aslında yalnızca binaların değil, harflerin de öldürüldüğünü görürüz. Bu nedenle kitapta harfler neredeyse canlı varlıklar gibi dolaşıyor.
Kuş imgesi ise biraz daha farklı. Kuş, sınır tanımayan bir tanıktır. İnsanların geçemediği yerlerden geçebilir. Tellerin, duvarların, kontrol noktalarının üzerinde uçabilir. Bu nedenle kitapta kuşlar çoğu zaman haber taşıyan, gören ve hatırlayan varlıklar olarak yer alıyor.
Şunu da eklemek isterim: Bir kitap yazılırken bazı imgeleri siz seçmezsiniz; onlar sizi seçer. Bu üç imge de zamanla kitabın doğal dili hâline geldi.
Şiirlerinizde Gazze ile Sivas, Hrant Dink ve Holokost arasında bağlar kuruyorsunuz. Bunun nedeni nedir?
Acının milliyeti olmadığına inanıyorum. Tarih farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda benzer yaralar açabiliyor. Ben şiirde bu ortak hafızanın izini sürmeye çalıştım.
Bugün dünyanın en büyük sorunlarından biri hafızaların parçalanmış olması. Her toplum kendi acısını hatırlıyor ama başkasının acısına karşı çoğu zaman körleşebiliyor. Oysa şiir bana göre bu sınırları aşan bir alandır.
Gazze üzerine yazarken yalnızca bugünü anlatmak istemedim. Tarihin farklı dönemlerinde yaşanan kırılmaları da düşünmek istedim. Çünkü insanlık hafızası doğrusal ilerlemiyor; katmanlar hâlinde birikiyor. Bir şiirde Gazze’den söz ederken birden Sivas’a ulaşmanız, Hrant Dink’i anmanız ya da Holokost’a değinmeniz bu yüzden doğal geliyor bana.
Bu benzetmeleri yaparken hiçbir acıyı diğerinin yerine koyma niyetinde değilim. Her trajedinin kendine özgü tarihsel koşulları vardır. Ancak şiir bazen bu olayların ortak insani tarafını görünür kılabilir.
Ben kitabın merkezine tam da bunu yerleştirmeye çalıştım: İnsanlığın ortak kırılganlığını.
Kitabınızda sık sık “hafıza” kavramı öne çıkıyor. Hafızayı şiirin merkezine yerleştirmenizin nedeni nedir?
Çünkü unutmanın giderek sistematikleştiği bir çağda yaşıyoruz. Sürekli yeni görüntülere, yeni haberlere ve yeni felaketlere maruz kalıyoruz. Bu kadar yoğun bilgi akışı içinde insanlar çok hızlı unutmaya başlıyor.
Şiirin en önemli işlevlerinden birinin hatırlatmak olduğunu düşünüyorum. Elbette şiir tarih kitabı değildir. Belgesel de değildir. Fakat şiir, unutulmaya bırakılan şeyleri insan ruhunda yeniden görünür kılabilir.
Hafıza benim için yalnızca geçmişe ait değildir. Aynı zamanda geleceğe karşı da bir sorumluluktur. Hatırlamak, gelecekte benzer şeylerin yaşanmaması için bir bilinç üretme çabasıdır.
Bu nedenle kitap boyunca hafıza bireysel bir alan olarak değil, kolektif bir alan olarak ele alındı. Bir çocuğun hatırası, bir annenin sessizliği, bir şehrin yıkıntısı aynı hafıza ağının parçaları olarak düşünüldü.
Politik şiirin günümüzdeki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Politik şiirin sloganla karıştırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Şiir doğrudan propaganda üretmez. Ama vicdanın ve adalet arayışının sesi olabilir. Benim için şiir, insanı merkeze aldığı sürece politiktir.
Bugün politik şiire karşı iki farklı önyargı görüyorum. Birincisi, şiirin tamamen estetik bir alan olması gerektiğini savunan yaklaşım. İkincisi ise şiiri yalnızca politik bir araç olarak gören yaklaşım. Ben her iki görüşe de mesafeli duruyorum.
Şiir ne yalnızca estetik bir süsleme ne de yalnızca ideolojik bir araçtır. Şiir, insan deneyiminin karmaşıklığını taşıyabildiği ölçüde değerlidir.
Kemal Özer’in şiirini düşündüğümüzde de bunu görürüz. Onun şiirlerinde toplumsal duyarlılık vardır ama bu duyarlılık hiçbir zaman şiirselliği ortadan kaldırmaz. Benim için önemli olan da budur.
Şiir bir sloganın yapamayacağı şeyi yapabilir: İnsan ruhunda uzun süre kalabilir.
Kemal Özer Şiir Ödülü’nü kazanmak sizin için ne ifade ediyor?
Öncelikle büyük bir sorumluluk ifade ediyor. Kemal Özer yalnızca önemli bir şair değil, aynı zamanda şiirin toplumsal boyutunu ciddiyetle ele almış bir isimdi.
Bu ödülü almak elbette sevindirici. Ancak ödülün asıl anlamı kitabın açmaya çalıştığı tartışmanın görünürlük kazanmasıdır. Çünkü şiir ödülleri bireysel başarıdan çok, şiirin kamusal dolaşımına katkı sağladığında değer kazanıyor.
Ben bu ödülü yalnızca kendi adıma değil, kitap boyunca seslerini duyurmaya çalıştığım insanların anısına da anlamlı buluyorum.
Kitapta çok sayıda Filistinli ve dünya şairine göndermeler bulunuyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Evet. Kendimi tek başına konuşan bir şair olarak görmüyorum. Bu kitapta Nâzım Hikmet’ten Neruda’ya, Rıfat El-Arir’den Hiba Kemal Ebu Nada’ya kadar birçok sesin yankısı var. Şiirin kolektif bir hafıza olduğuna inanıyorum.
Şairler arasında görünmeyen bir diyalog vardır. Bazen aynı yüzyılda yaşamamış olsalar bile birbirleriyle konuşurlar. Ben bu kitabı yazarken sık sık böyle bir diyalogun içinde hissettim kendimi.
Özellikle savaş ve yıkım karşısında şiirin nasıl bir dil kurabileceğini düşünürken dünya şiirinin farklı deneyimlerinden yararlandım. Bu göndermeler bir saygı duruşu olmanın ötesinde, ortak bir şiir hafızasına katılma arzusundan kaynaklanıyor.
Günümüz şiirinde sizi en çok düşündüren mesele nedir?
Derinlik kaybı diyebilirim. Çok hızlı tüketilen bir kültür ortamında yaşıyoruz. Şiir de bundan etkileniyor.
Bugün görünür olmak, okunmaktan daha önemli hâle gelebiliyor. Oysa şiirin doğası yavaşlığa ihtiyaç duyar. İyi bir şiir bazen yıllarca bekler. Yazılması da okunması da zaman ister.
Ben şiirin hâlâ insanı dönüştürebilecek bir güce sahip olduğuna inanıyorum. Fakat bunun için şiirin piyasa mantığından ve hız kültüründen mümkün olduğunca uzak durması gerekiyor.
Şiir yazma süreciniz nasıl ilerledi?
Bu kitap yaklaşık iki yıllık bir çalışmanın ürünü. Şiirlerin çoğu defalarca yeniden yazıldı. Bazıları ilk hâlinden tamamen farklılaştı.
Ben şiiri ilk taslakta tamamlanan bir tür olarak görmüyorum. Şiir biraz da silme sanatıdır. Yazdığınız kadar vazgeçmeniz gerekir.
Bu süreçte çok sayıda tarihsel kaynak okudum. Tanıklıkları, günlükleri, mektupları inceledim. Fakat bütün bunlar şiirin malzemesi değil, arka planı oldu. Şiirin asıl alanı her zaman dilin içindeki gerilimdir.
Okurlar kitabı bitirdiğinde yanlarında ne kalsın isterdiniz?
Öncelikle unutmamaları. Kitabın temel meselesi hafızadır. Eğer okur son sayfayı kapattığında bir çocuğun, bir annenin, bir şehrin ya da bir harfin sessizliğini içinde taşımaya devam ediyorsa, şiir amacına ulaşmış demektir.
Ama bunun da ötesinde şunu isterdim: Umudu tamamen kaybetmesinler. Çünkü kitap yalnızca yıkımı anlatmıyor. Aynı zamanda insanın direnme kapasitesini de anlatıyor. Taşın hafızası varsa, insanın da vicdanı vardır. Ve ben hâlâ şiirin bu vicdana ulaşabileceğine inanıyorum.
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar aynı gökyüzüne bakıyor, benzer korkular yaşıyor, benzer özlemler taşıyor. Şiir bu ortak insanlık duygusunu hatırlattığı ölçüde anlamlıdır.
Sonuçta Kül Alfabesi bir savaş kitabı değil; bir hafıza kitabıdır. Bir ağıt olduğu kadar bir kayıt girişimidir. Bir yas metni olduğu kadar geleceğe bırakılmış bir nottur.
Eğer okur kitabın sayfaları arasında yalnızca Gazze’yi değil, insanlığın ortak yüzünü de görebiliyorsa, şiirin kurmaya çalıştığı köprü gerçekleşmiş demektir. Çünkü şiir bazen bir ülkeyi değil, bütün bir insanlığı savunmanın en sessiz ve en kalıcı yoludur.
***
Şiirin yalnızca sözcüklerle değil, düşünceyle, tarihsel bilinçle ve içsel bir hesaplaşmayla kurulduğunu hatırlatan Koray Feyiz; dilin sınırlarını zorlayan, şiiri sürekli yeniden tanımlayan yaklaşımıyla çağdaş Türk şiirinde kendine özgü bir alan açmayı sürdürüyor.
Onun şiiri, okuru yalnızca anlamaya değil, aynı zamanda düşünmeye, sorgulamaya ve yeniden kurmaya çağırıyor. Koray Feyiz’e bu kapsamlı söyleşi için teşekkür ediyoruz.
Daha fazla Panzehir kitap söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

