DUMAN / Ali Emir Gürbüz
DUMAN
Bir duman vardı. Göğsümün üstünde içlene içlene yayılıyordu. Her sabah uyanır uyanmaz ilk o gelirdi; pencereden sızar, soluklarıma karışır, odanın tavanında gezinirdi. Artık onsuz nefes almayı bile unuttum. Zamanla onunla solur olduğumu düşünmeye başladım. Dışarıdan bakan biri, beni sisin içinde kaybolmuş sanırdı ama ben orada gayet berraktım. Oysa dışarısı bulanıktı.
Pencerenin önünde, her sabah aynı kuş ötüyordu. Ama o kuşun ötüşü hep bir ikaz gibiydi. Kuşun sesinden sonra duman hep yoğunlaşırdı, sanki beni dışarıya bırakmamak için kabarırdı.
Bir gün kapının önünde bir yabancı belirdi.
Uzun boyluydu, yüzünü seçemedim çünkü duman o an daha da koyulaşmıştı. Elinde siyah bir şemsiye vardı ama yağmur yoktu. Bir süre sessizce izledi beni, sonra sordu.
“Niçin bu havayı hâlâ soluyorsun?”
“Çünkü başka bir hava kalmadı” dedim. “Başta boğulacağımı sanıyordum, ama sonra fark ettim ki beni yaşatan da oymuş.”
Adam bir adım attı içeri. Duman ona dokundu, hemen öksürdü.
“Bu seni öldürüyor” dedi.
“Ölüm başka yerde olmaz ki” dedim. “Burada hep yanımda.”
Adam pencereye yöneldi. Perdeyi aralamaya çalıştı, ama duman sanki bir el gibi kapanıp onu geri itti. O an göz göze geldik; gözlerinde bir an için tedirgin bir anlayış parladı.
“İstersen pencereyi açayım” dedi sonunda. “Biraz temiz hava girsin.”
“Olmaz” dedim. “Duman giderse ben kalmam.”
Adam sustu. Bir sandalye çekti, oturdu. “Peki o zaman” dedi. “Birlikte bekleyelim.”
Bekledik. Saat yoktu, ama dumanın dansından zaman geçiyordu. Adamın nefesi gittikçe ağırlaştı. Bir ara, bana değil de kendi kendine konuşur gibi sesler çıkardı.
“Ne garip? Kirli olan şey, en çok solunan şey oluyor.”
Bu ifadesine karşılık vermedim. Sadece gözlerimi kapadım. Çocukluğumdan kalma bir sesi duydum; annemin sesi. “Camı aç” derdi, “ev kokmasın.” Biliyordum, evet. O koku bana aitti.
Adam sonunda ayağa kalktı. “Ben gideyim” dedi. “Bu havaya alışamayacağım.”
“Gidersin,” dedim, “ama kokusu sende kalır.”
Kapıyı açtı, dışarı adımını attı. Rüzgâr içeri girdi, perde kıpırdadı, duvarların rengi değişti. Duman dalga dalga yükseldi, bana son kez baktı. O anda göğsümün içinden bir şeyin çekilip alındığını hissettim; belki kalbim, belki de son soluğumdu.
Adam arkasını dönüp gitmişti. Odaya bir ışık doldu ama ben artık o ışığın içinden geçemiyordum. Dumanın çekildiği yerde bir yabancılık vardı ve o yabancılıkta, ilk kez gerçekten nefes alamadım.
Bir süre sonra, dışarıdan gelen kuş sesi de kesildi. Belki kuş da dumansız kalmıştı. O vakit içimde garip bir huzur belirdi. Nihayet her şey benim gibi görünmez olmuştu.
Sonra günler geçti. Ya da ben öyle sandım. Artık günleri sayamıyordum çünkü her sabah aynı renkteydi, her gece aynı sessizdi. Duvardaki gölgeler bile beni tanımaz olmuştu. Pencerenin önünde duran kuş bir daha gelmedi. Belki de hiç olmamıştı, belki o da dumanın oyunuydu.
Evin içinde bir süre ses dolaştı. Bir şey düşmüş gibiydi ama baktığımda hiçbir şey yoktu. Yatağın başucunda bir bardak su duruyordu. Suyun üzerine eğildim, yüzüm görünmüyordu. Duman gitmişti ama su bulanıktı. Elimi uzattım, içmek istedim, ama suyun soğukluğu boğazıma ulaşmadı.
Gece oldu. Rüzgâr dışarıda bir şeyi sürüklüyordu ama neyi taşıdığını göremiyordum. Pencereden içeri süzülen ışık artık bana dokunmuyordu. Sanki ışık da yolunu unutmuştu.
Yatağa uzandım. Tavanın köşesinde hâlâ dumanın izi vardı; sanki benden geriye kalmış bir zihin çıktısı gibi duruyordu orada, karanlığın içinde ince bir kırılgan hat gibi… Zannedersin ki; biri beni bulabilsin diye bir işaret bırakmıştı.
Gözlerimi kapadım. İlk kez içimde bir durgunluk meydana geldi. Acı, korku ya da pişmanlık, hiçbiri değil, sadece bir durgunluk. O durgunluk, nefesin yerini aldı.
Sabah olduğunda, oda boştu. Ama perdeler hafifçe kıpırdıyordu. Duman geri dönmüştü belki ya da ben hiç gitmemiştim. O günün sabahı, diğerlerinden farksızdı. Pencerenin kenarında gri bir leke belirdi önce, sonra yavaşça büyüdü. Bir şey duvarın içinden sızıyordu adeta. Bir an, gözlerimi kapattım; ama tek bir nefes alışımda o leke biraz daha genişledi. Kısa sürede oda yeniden doldu. Eşyalar yerini buldu, hava eski kokusuna kavuştu. Duman göğsüme oturdu, usulca yerleşti. Bana ait olmayan hiçbir şey kalmamıştı artık.
Bir kuş sesi duyuldu; çok uzaktan. Tanıdık bir tınıydı ama nereden bildiğimi hatırlayamadım.
Biri bir zamanlar bana “Camı aç” demişti ama kim olduğunu çıkaramıyordum.
Duman tavanın köşesine kadar yükseldi ve orada, sabahın ilk ışığını yuttu. Ben hareket etmedim. Her şey yerli yerindeydi. Bir an için, başlangıcı gördüm yeniden; odanın içindeki ilk sabahı, henüz hiçbir şey olmamışken havada süzülen o gri parıltıyı… Duman göğsümün üstünde içlene içlene yayılıyordu. Ve ben, ilk günkü gibi, onu solumaya devam ettim.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
