KARANLIĞA MEKTUP / Ziya’N
KARANLIĞA MEKTUP
03:30
Yatağında doğruldu yine.
Varlığını bilmediği saatlerdi bunlar kısa süre öncesine kadar. Ona kalsa saat 23:00 civarı zaman biter, sabah 07:30 civarı tekrar başlardı. Arası yoktu saatlerin ondan ayrılana dek.
Ayrılık ömrünü uzatmıştı öyle düşününce, olmayan saatler katılmıştı günlük yaşantısına.
Hem, zamanın akış hızı da hissedilir derecede yavaşlamıştı. Hele gün ışığının olmadığı saatlerde duruyordu adeta. Ona öyle gelmiyordu, gerçek buydu. Saatler boyunca bakıyordu kadrana bir dakikalık değişimi görmek için bazen.
Sonunda 03:31 oldu. Sevindi. Zamanın aktığını görmek güzeldi, durmamıştı işte. Hayat sürüyor, dünya dönüyordu. Uzuuun saatler sonra sabah olunca yeni uyanmış gibi yataktan kalkacak, sokaktaki telaşlı kalabalığa katılacaktı. Zaman daha hızlı akmaya başlayacaktı yine, hele bir yere geç kalmak üzereyse.
Daha erken yataktan çıkıp telaşsız da gidebilirdi pekâlâ işine. Ancak, onlardan ayrılacaktı o zaman. Anlayacaklardı acısını, uykusuzluğunu, yaralı olduğunu. Ayıplayacak, hor göreceklerdi bile belki. Zayıf olacaktı, telaşlı metropol insanlarının gözünde. Bunun kim bilir ne kötü sonuçları olacaktı.
Sahi, kim bilirdi?
Tek sayılı dakikalar daha mı yavaş geçiyordu ne? Yanında telaşlı kronometresiyle telaşlı bir gözlemci olsaydı zamanın çok daha yavaş aktığını ölçebilir miydi acaba diye geçirdi aklından?
Çok değil 2 ay önce telaşlıydı o da. Hele onun yanındayken ne kadar hızlı akardı zaman. Sonu olacağını bilemediği için bu mutluluğun, yeterince tadını çıkarmamıştı o telaşlı dakikaların. Hiç beklemediği anda gelen ayrılık onu metropolden, insanlardan, hayattan, telaştan koparıp almıştı.
03:32
Yazacaktı artık o mektubu. Yarından tezi yoktu. Anlatacaktı onu ne kadar sevdiğini güzel sözlerle, tekrar beraber olabilmek için ne gerekiyorsa yapmaya hazır olduğunu, onsuz yaşamak istemediğini.
Her 03:32’de olduğu gibi yine büyük bir kararlılıkla yastığa döndü yüzünü. Bugün diğerlerinden farklıydı, yapacaktı, yazacaktı artık.
Ancak ya üzersem, ya okumazsa, ya cevaplamazsa, ya sevmiyorsa soruları içini kemirmeyi bırakmamıştı bir an bile. Saatler sonra kadranın 03:33’ü göstermesiyle yine vazgeçti yazmaktan.
Bir yerde tesadüfen karşılaşmayı beklemekten başka şansım kalmadı diye düşündü takip eden günlerde. Olacaktı bir gün, mutluluk dağıtmakta çok cimri de olsa evren borçluydu onlara bunu.
Çok iyi hazırlanmalıydı bu karşılaşmaya. Her karşılaşma yeri için, her senaryo için hazır olmalıydı. Hayat memat meselesiydi onun için, hata yapamazdı.
Günleri bu karşılaşmayı kurgulamakla geçti. Sahil yürüyüşü, sinema tiyatro salonları, AVM koridorları, metrolar, restoranlar falan. Her duruma hazırdı artık, hayatın bildiği gibi gelmesini beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
Gerçekten de evren borcunu ödedi çok da uzak olmayan bir gün, karşılaştılar. Hem de öngördüğü karşılaşma yerlerinin birinde, hem de yalnızlarken. 5-6 dakika zamanı da vardı, her şey uygundu.
Sonradan kurguladığı her versiyonda trenden beraber inmişlerdi neşe içinde. Uzun uzun konuşmuş, asgari müşterekleri belirleyerek tekrar başlamaya karar vermişlerdi hatta.
Lakin mevcut evrende her şey olması gerektiği gibi olmuştu. Dili tutulmuş, saçmalamış, konuşamamış, yanlış algılanan şeyler söylemiş, söylemeyi planladığı şeyleri söyleyememişti.
Kadın verdiği ayrılık kararının doğrulandığını düşünerek memnun, adam tüm çabasına rağmen beceremediğine pişman halde ayrılırken, kader ve evren sahneledikleri oyundan aldıkları keyfi gösterir halde, gizleyemedikleri muzip bir gülümseme ile seyrediyorlardı kenardan.
Adam trenden indi ama peronda kaldı. Bütün evrenin ona da bir yaşam borcu vardı artık. Mevcut yaşamda pek zamanı kalmadığı için bu borcun tahsilâtını hemen yapmayı istemiyordu. Yönü önemli olmayan bir sonraki tren 2 dakika sonra birinci perona gelecekti. Trenin perona en yüksek hızla gireceği tarafa doğru kararlı adımlarla yürüdü.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
