YAŞ ALMANIN TATLI PARADOKSU / Berrin Yelkenbiçer
YAŞ ALMANIN TATLI PARADOKSU
İnatla “Yaşlanmıyorum, yaş alıyorum ben” diyenlerdenseniz eğer, az yana kayın, ben de geliyorum. Hocaların hocası Yıldız Kenter hanımefendiyi örnek alıyor olabiliriz, evet. Bilenler bilir “Belki bir gün yaşlanacağım ama asla ihtiyarlamayacağım” söyleminin sahibidir kendisi. Tamam, onun ifadesinde bir ‘yaşlanma’ sözcüğü geçmektedir ama söylemeye çalıştığı şey biz yaş alanlarla tamı tamına aynıdır. Yıldız Kenter’in söylediğinin arkasında durduğuna, yaptıklarıyla, duruşuyla, gülüşüyle son nefesine kadar genç kaldığına hepimiz şahidiz. Onun bize sunduğu, gösterdiği ya da anlatmaya çalıştığı gençlik ne güzel bir gençliktir.
Yaş alma sözcüklerine sığınarak yaşlananların hepsi değil belki ama çoğu, zamanla ne çok şeyin azaldığını biliyor aslında. Bazıları bunu dile getirmiyor, gündeminde tutmuyor, çaktırmadan görmezden geliyor. Kendini cesur sanan bazı safdillerse şakayla cümbüşle dillendiriyor, hatta yazıya döküp kendi meşrebince değirmenlere kafa tutuyor.
Neler mi azalıyor? Şimdi hiç öyle gözlerimizi kaçırmayalım, işaret parmağımızla saçımızın bir buklesini kıvırıp durmayalım, ayaklarımızın ucuyla toprağı eşelemeyelim.
Kalan zaman azalıyor mesela. Ellisini geçen her fani, bir bu kadar daha zamanının kalmadığının farkındadır. Değilse de olmalıdır. Beden, kıyılarından donmaya başlayan durgun bir kış gölü gibi yavaş yavaş değişmektedir. Sabah akşam mecburen bakılan aynalardaki gözaltı torbaları, kenarlardaki kırlangıçkuyruğu çizgiler, ağzın iki yanında yukarıdan aşağı yürüyen konuşma, gülüşme, somurtma izleri, düşen göz kapakları, dökülüp kaybolan kaşlar bunu zaten hatırlatmaktadır.
İyi ki de öyle yapmaktadır. Düşünsenize, akşam genç yatıp sabah aniden yaşlı kalksak ne fena olurdu, öyle değil mi?
Zamanın azaldığı gerçeğini gözümüze sokan aynalar, sokakta abla-abilikten teyze-amcalığa terfi ettiren çocuklar, emekliliğimizi acımasızca vurgulayan devlet, banka, belediye gibi kurumlar, her bünyede farklı durumlara sebep olmaktadır.
Kimisi şöyle bir hallenmekte, uçan kuşa yürümekte ama bu kuşların kendilerinden bir hayli genç olmasına dikkat etmekte, sonra da kafası kesik tavuk gibi sağa sola savrulmaktadır. Kimisi sona geldiği yanılgısına kapılıp her şeyden ve herkesten elini ayağını çekmekte, ha bugün ha yarın ölümü bekleyip kalan o değerli zamanını heba etmektedir. Kimisi de mutedil dalgalı seyretmekte, yönsüz bir sarkaç gibi oraya buraya hamleler yaptıktan sonra dengeye kavuşmaktadır.
Uçan kuşa hallenenler çok geçmeden bir gerçekle yüzleşirler. O güne kadar gürül gürül çağlayan testosteronundan östrojenine bilumum hormonlar, hadi azalmıştır demeyelim de yorulup dinlenmeye çekilmişlerdir. Zihin “kalk koş, durma coş” derken, beden “amaaan, dur hele yahu, dön arkanı uyu” diyebilmektedir.
Öte yandan uykular da azalmıştır. Beden artık büyümediğinden olsa gerek, daha az uykuyla yetinmekte, gecenin hiç olmayacak saatlerinde yaş almışı ayağa dikebilmektedir. Ondan sonra işin yoksa otur, günün doğmasını bekle. İşin de yok evet ama yine de yazlar kolay da kış mevsimlerinin uzun geceleri zor geçmektedir. Üstelik o münasebetsiz ve kaçan kovalanan uyku, gün ortasında göz kapaklarına yüklenmekte beis görmemektedir.
Satır arası: Elliyi geçenler işte böyle ‘beis’ örnekli sözcükleri dağarcıklarının bir yerlerinden çıkarıp artık daha çok kullanmaktadırlar.
Her fırsatta ortamlara akma isteği bir hayli azalmıştır. Çok da eski olmayan zamanlarda evde oturulan hafta sonları, dışarı çıkılmayan cuma cumartesi geceleri bir kayıp duygusuyla yaşanırken, şimdi ayakları uzatıp oturmanın, televizyon karşısında kıçı devirip yatmanın, gecenin ortasında kaçacak olsa bile tatlı bir rehavetle erken gelen uykunun keyfi sürülmektedir.
Çok sevilen, kalpte gönülde başların üzerinde taşınan, çok umursanan, çok kızılan, hiç umursanmayan, bazılarına mecburen, bazılarına gönülden katlanılan insanlar azalmaktadır. Ya başka hayatların peşinde koşarken yaş almışınkinden çıkmaktadır ya o kendi yolunda giderken onlardan ayrılmaktadır ya da, söylemesi acı ama hak vaki olmaktadır. Bunların bir kısmı mecburen, bir kısmı rızayla bir kısmı da kontrol dışında gerçekleşmektedir.
Artık çok şey eskisi gibi değildir. Eş dost aile azalmış, sosyal çember küçülmüştür.
Hayaller azalmıştır hayaller, en fenası da budur. Artık gençlikteki gibi bodoslama hayal kurulamamaktadır. Köprünün altından çok su akmıştır ve kurulan hayallerin bir kısmı bu suya kapılıp gitmiştir. Üstelik yaş alırken kişi kendini tanıma yolunda bir arpa boyu bile yol almışsa eğer, neye muktedir olduğunun neye olmadığının farkına varmış, şöyle bir durmuş oturmuştur. Artık hayallerin gürül gürül akmadığı yaşlarındadır.
Lakin, bakın bu da insan türünün geç dönemine ait ne güzel bir sözcüktür, lakin iyimser bir bakış açısıyla hayatın ikinci yarısının, son baharının ya da ne bileyim geride bıraktığından daha az kalan zamanının değerinin farkına varan faniler de mevcuttur.
İşte bu aklını kullanan uyanık faniler için artık akşama eren her gün, sabaha kavuşan her gece, rahatça alabildiği ve ciğerlerine inebilen her nefes parayla pulla ölçülmeyecek kadar değerlidir. ‘Şükür’ sözcüğünü de dağarcıklarından çekip çıkarmış ve artık daha sık kullanmaktadırlar. Üstelik şükrettikçe, şükredilecek durumlar dağların doruğundan yuvarlanıp çığa dönüşen kartopu misali büyümekte, onlar da böyle bir paradoksal mucizeye tanıklık etmenin hazzıyla daha çok şükretmektedirler.
İyimser bir bakış açısıyla azalan demeyip dinlenmeye geçtiğini söylediğimiz hormonlar belki de yıllar yollar sonra bedenleriyle barışmalarını hatta çok sevmelerini, nihayet kendilerine sarılmalarını, bizzat kendi omuzlarına pat pat vurmalarını sağlayabilmektedir. Aklını başına devşirmiş her olgun fani, belinin etrafını çevreleyen simitlerini, dökülüp azalan saçlarını, göz kenarlarındaki kırlangıçkuyruklarını o kadar kafaya takmamakta, bu şahane özgürleşme halinin tadını çıkarmaktadır.
Bu özgürlüğe kavuşma en erken ellilerden sonra gerçekleşmektedir, bunu da şuraya not düşelim.
Ayrıca abdominal yağlara aşk simidi denmekte, kırlangıçlar göçülen yerden mutlaka dönüldüğünü hatırlatmakta, azalan saçları yıkayıp çıkması daha kolay olmaktadır.
Üstelik ne olursa olsun artık hal vakit daha çok yerindedir. Tıp da ilerlemiştir. Paraya kıyılırsa eğer o yağlardan, kuyruklardan kurtulması birkaç saate bakmakta, dökülen saçların yerine yenisi ekilebilmektedir. Neden olmasındır? Bunları yaptırmasa bile yaptırabileceğini bilmek yaş almışı tatlı tatlı rahatlatmaktadır.
Uykular azalmıştır evet, çok kaçmakta az yakalanmaktadır. Bu durum bünyeyi yormakta, beyni sise bulamakta, enerjiyi düşürmektedir ama öte yandan uyanık kalınan zaman çoğalınca akıllı faniler krizi fırsata çevirebilmektedir. Mesela yakın gözlüklerini takıp daha çok okumakta, daha çok okudukça ellisinden sonra roman yazmaya cesaret edebilmekte, dijitalleşen dünyanın nimetlerinden faydalanıp televizyonlarda kendi seçtikleri filmleri izlemekte, gecenin o saatinde kendileri gibi uykusu kaçmış diğer yaş almışlara görüntülü bağlanıp eski günlerdeki gibi pijama partileri yapabilmektedir.
Eş dost azalmıştır ama kalan sağlar onlarındır. Ruhu zorlayan, aklı fikri yoran, renkleri solduranlar gitmiş ya da bile isteye gönderilmiştir. ‘Gerçek yüz’ tanımlamasının ne anlama geldiği nihayet kafaya dank etmiş, kimilerinin gözlerde nasıl da büyütüldüğü, kimilerine de hak ettiği değerin verilmediği gerçeğiyle yüzleşilmiştir. Artık ne kadar ekmek o kadar köftedir. O pırlantalar çok değerli sevgililere armağan edilecektir.
Yaş almanın en güzel taraflarından biri, kişi artık daha çok kendi seçtikleriyle dost kalmakta, sevgili olmaktadır. Birilerine kendini beğendirme isteğiyle yeni baştan anlatma arzusu eş zamanlı azalmıştır. Kendisini günahlarıyla sevaplarıyla, güzelliğiyle çirkinliğiyle, yerli yersiz gülüşleri ve gözyaşlarıyla kabul edenleri, akıllı fani bir nimet gibi üç kez öpüp başının üzerine koymaktadır. Koymuyorsa da koymalıdır. Çünkü artık her iki taraf da bugün vardır yarın belki de yoktur.
Üstelik varsa çoluk çocuk nispeten büyümüş, inşallah olgunlaşmış, belki de yuvadan uçmuştur. Kendi kanatlarıyla uçuyor olmaları sorunlarının çoğunu artık kendi başlarına çözdüğü anlamına gelmekte, bu da yaş almış anne babaların üzerindeki duygusal değil ama maddi yükü bir hayli azaltmaktadır.
Hayaller azalmış olsa da var olanlar daha da değerlenmekte, gerçekleşenlerinse tadından yenmemektedir.
Yaş almanın bir başka güzel tarafı bilginin, görgünün, tahammülün, sabrın artmış olması, bunun da bünyeye tatlı bir tevekkül halinde yansımasıdır. Bu öyle değerli bir tevekkül halidir ki, akılda fikirde yıllardır birikenleri kendine saklamayıp almaya gönüllü olanlara aktarma arzusu göğsün ortasında büyümekte ve ne mutlu ki bu arzuyu gerçeğe dönüştürmek için artık türlü çeşit yol yordam bilinmektedir. Alınan yaşa hürmeten bazı yolların açılması ya da kolaylaşması işin bonusudur.
Her neye inanıyorsak inanalım, herkesin belirlenmiş bir yolu ve insan türünün yolun sonunda ne olduğunu bilip bununla yaşamaya çalışan tek canlı olduğu gerçeği havada asılı durmaktadır.
Madem öyle, ellili yaşlarımıza erişecek kadar şanslıysak eğer, artık kendisi gittikçe azalan ama değeri ters orantıyla artan zamanımıza, saçlarımıza, hormonumuza, uykumuza, sevdiklerimize sarılmak, yolun sonundaki gerçeğe kafa tutmanın en güzel yöntemidir bence.
Madem hayat paradokslarıyla ilerliyor, biz de iki ucu boksuz bu değneği tutup havada daireler çevirerek duyulmayan sessiz müzikleri duyulur hale getirelim, göğsümüzün orta yerinde yeşeren arzuları gerçekleştirip şuraya bırakalım. Alan alır, almayan kendisi bilir.
Madem nahoş yaşlanma durumu ‘yaş alma’ sözcükleriyle az buçuk ötelenebiliyor, ki yukarıda bunu yüzlerce sözcükle anlattık şekerim, her şeye rağmen genç kalma fırsatı bu şekil hayata geçirilebilir o zaman.
Hadi göreyim bizi!
Daha fazla deneme yazıları okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
