Pelin Kandır Çolak

YABANİ BİR KIZ TOVE

14 Aralık 1918’de çelimsiz, yoksul, uyumsuz ve hayalperest bir kız çocuğu dünyaya gelir Vesterbro’da. Sürekli işsiz kalan bir babayla, sevgisiz bir annenin geceleri gökyüzünü izleyerek uyuyan, insanlardan kaçıp kitaplara sığınan ‘kendine ait bir oda’ arayan kızıdır o.

İşte bu, 6 yaşında her sabah 6’da kalkıp bayat ekmek kamyonlarını beklemek zorunda kalan, donmuş elleriyle kremalı olanları gizli gizli ağzına dolduran ve hayattaki tek hayali şair olmak olan sessiz ve cesur kızın hikâyesi. Bu Danimarka’nın en bilinen yazarlarından biri olan Tove Ditlevsen’in hikâyesi.
Tove Ditlevsen’in Kopenhag Üçlemesinin ilk kitabı olan Çocukluk Tove’un Vesterbro’da doğduğu evde geçiyor. Sosyal demokrat bir baba, kızına karşı acımasız olmaktan hiç çekinmeyen bir anne ve erkek olduğu için her daim ayrıcalıklı olan bir abinin portresi arasında, kahverengi kaplı şiir defteriyle nefes alan bir kız çocuğu o zamanlar Tove.
Ben de Kopenhag’a geldiğim gibi ilk iş Vesterbro‘da alıyorum soluğu, yürüdüğü sokakları arşınlıyorum. Adını verdikleri okulun önünde dikilirken pencerelere bakıyorum, öğrenciler derste. Çıt çıkmıyor. Okulun bahçesine giriyorum, arka tarafta oyun alanı gözüme çarpıyor, rengârenk bir seksek çizilmiş, gözüm kenarda köşede bir yerde duran çöp kutusu arıyor ve aklımda Tove’un şu satırları:
“Büyük kızlar her zamanki gibi çöplük köşesinde toplanmış, birilerini çekiştiriyorlar, küçüklerse seksek oynuyor. Hiç beceremediğim bir oyun bu, ya çizgiye basıyorum ya da havadaki ayağımı yere sürtüyorum. Amacın ne olduğunu bir türlü kavrayamıyorum.’’(Çocukluk-S.33)
Tam oynamaya karar veriyorum ki teneffüse çıkıyor çocuklar. Bir grup kız çocuğu, bahçede sekseğin başında duran bu yabancı da kim diye garip bir biçimde bakıyorlar bana. Utanıyorum. Yolumu kaybetmişim gibi etrafa bakınıp çıkıyorum bahçeden dışarı.
Üçlemenin ikinci kitabı olan Gençlik’te ise maddi durumları el vermediği için liseye gidemeyen ancak yazmaktan ve hayal kurmaktan hiç vazgeçmeyen, kazandığı üç kuruş parayla kendisine ait bir oda tutan genç bir kızdır o artık. Buz kesmiş odalarda daktilosu ve şiirleriyle dünyaya kafa tutmanın peşindedir. Çeşitli işlerde çalışır, sosyal ortamlarda dans ederken, öpüşürken, insanları seyrederken aklında tek bir şey vardır, şiirlerini yayınlatmak. İlk kocası aynı zamanda ilk editörü olacak Viggo F. Moller ile bu sayede tanışır. Kendi ifadesiyle sahipsiz bir köpek gibi yalnız, çaresiz, sersemce dolaşırken ona yol gösterecek tek insandır o. Şarabın tadını, sıcak duşu, arabacıya şoför demeyi onunla öğrenir. İlk şiiri Yaban Buğdayı dergisinde yayınlanan ama artık yabanlıktan kurtulan bir kızdır o.
Viggo F. ile ilk buluştuğu yer olan NyCarlsberg Glyptotek’e gidiyorum. İçerideki sergileri gezmeden önce Tove ile Viggo’nun oturduğu kafede bir şeyler içip etrafı seyretmek istiyorum ama tüm masalar dolu. Ben de Tove’un müdavimi olduğu bara gitmeye karar veriyorum. Aynı yolları tekrar tekrar yürümenin verdiği mutluluğu istesem de tarif edemem, her adımda hikâye bir nakış gibi işliyor tüm benliğime. Bir daha unutmam imkânsız.
Klubben’in kapısında Tove’un iki fotoğrafı karşılıyor beni, kalbim küt küt atmakta. İçeride kimse yok. Şöyle bir etrafa göz atıyorum ve onun her daim oturduğu köşeyi görüyorum. Fotoğrafları, şiirleri asılı duvarlarda. Bir de piyanosunu koymuşlar köşeye, buraya bağışlanmış olmalı.  Aniden barın ardındaki kapıdan bir garson çıkıyor ve daha yemek servisimiz başlamadı diyor, olsun diyorum ben zaten Tove için geldim. Gülüyor “o ne içerdi” diyorum “bira” diyor, “öyleyse bir bira” diyorum.
Klubben’e gelirken yavaş yavaş ısınmaya başlıyordu hava. Biramı yudumlarken sessiz ve soğuk bu barda Tove’un satırları arasında kayboluyorum yine. Güneş artık tepede.
Tove Ditlevsen’in otobiyografik anlatısında beni en çok çarpan şeylerden biri de yaşadığı acıyı olanca soğukkanlılıkla dile getirmesi. Dış dünyada her şey ne kadar acı dolu, kasvetli, kırıcı ve zor olsa da iç dünyasındaki şiirden kaleyi yıkmak neredeyse imkânsız. Kız olarak doğmuş olmakla sanki hayatın en başında hata yapmışçasına cezalandırılmış hissi üçlemenin her kitabına sinmiş. Okurken bile bununla başa çıkmak çok zor. Başından geçen dört evlilik, biri üvey olmak üzere üç çocuk, açlık, sinir krizleri, şiirler, öyküler ve parasızlık.
Üçlemenin son kitabı ise Bağımlılık. Ditlevsen’in hakikatle arasındaki aşılmaz duvar Carl’ın (üçüncü kocası) kürtaj için vurduğu bir iğneyle daha da kalınlaşıyor. Hayatımda hiç o kadar mutlu olduğumu hatırlamıyorum diyor yazılarında. O an farkında değil ancak sonun başlangıcı bu. İçi boşalmış, acıdan azade, hayatın çekilmez gürültüsünden uzak bu hali o kadar seviyor ki ilk saniyeden itibaren ne Carl ne de bir başkası umurunda artık. Hayatı tül bir perdenin ardından izlemek için yanıp tutuşuyor. Bir iğne ve mutluluk sonra bir iğne daha, mutluluk ve çöküş ve şırıngalar. Önce cennet sonra dipsiz bir cehennem ve yine iğneler.
Klubben’den çıkıp yürümeye devam ediyorum. Yolumun üzerinde gördüğüm neredeyse her eczanenin önünde duruyorum. Bağımlılıktan kurtulmak için verdiği mücadeleyi düşünüyorum. O zehre ulaşmak ya da hayatından tamamen söküp atmak arasında gidip gelen ruh hâlini. Bağımlılık tedavisi için hastaneye kaldırıldığında sadece 30 kilo. Aynı günlerde onu uyuşturucuya alıştıran kocası Carl da psikiyatr kliniğine kaldırılıyor. Tedavi bitip eve geri döndüğünde çocuklar büyümüş. Bu süreçte onun şiirlerine âşık olan Viktor’la tanışıyor. Son eşi olacak Victor Tove’un verdiği mücadelede hep yanında.  Söz verdiği gibi ölene kadar hep onunla. Kopenhag’dan taşınıyorlar ve yeniden yazmaya başlıyor Tove.
Mezarı görünce çok şaşırıyorum. Ditlevsen, Viggo’nun evini anlatırken, yeşil bardaklarda içilen şaraplar, yeşil koltukların üzerinde edilen sohbetler, her tarafı kuşatan yeşil tablolar, yeşil yeşil, “bunca yeşilin arasında kendimi bir tablonun içinde gibi hissediyorum” diye yazmıştı. İnce bir sızı geçiyor tüm bedenimden. Mezarlık da bar kadar sessiz ve soğuk ve ilk evi kadar yeşil.
Mezarının başında dururken tüm çektiği acılar bir anda zuhur ediyor bedenimde, hıçkırarak ağlıyorum. Güneş de gidiyor artık, bardaktan boşanırcasına yağıyor yağmur. Yüzümü bu kadar ıslatan yağmur mu yoksa gözyaşım mı karar veremiyorum. Tove’un da dediği gibi onun ölümüne değil yaşamına ağlıyorum. Acıyla kavrulan, onu nefessiz, kolsuz kanatsız bırakan yaşamına. İyi ki yaşadın demek bencilce geliyor şimdi. Ama kim bilir, o soğuk gecelerde stenografın tuşlarında bıraktığın parmak izlerinin izinden gitmekte bir çocuk, uzak bir şehrin kütüphanesinde, yarı aç yarı tok midesiyle.

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

 

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir