Seyir Defterimden: Ada Yollarında kaybolmak
Denizle gök birleşmişti bu sabah. İstanbul kara, ıslak ve alçak bir dumana teslim olmuştu. Karşı kıyıdaki minarelerin ve kulelerin siluetleri belli belirsiz. Sular kabarıyor, deniz ve gök bir daha kararıyordu.
Kararlıydım, ev halkının ayartma girişimlerine kanmayacak, bacağımda soluk bir eşofman, sırtımda ince yağmurluğum, ıslak ve gölgeli ada yollarında kaybolacaktım bisikletimle.
Gittim, uzun saatler boyunca yoktum. Bisikletime teslim olmuş, kendimi rüzgâra bırakmıştım. Ne yaşıma ne beden gücüme uygun olmayan bu performansın sonunda hiç yorgun değildim. Neydi işin sırrı? Sanırım biliyorsunuz. Hayat güzeldi, Ada güzeldi, zaman güzeldi ve ben güzellikle donanmaya doyamayacaktım, bir ömür buna yetmeyecekti.
Şimdi de Ada’ya inen akşamı ve şaşırtan geceyi anlatmalıyım. Bu Ada’ya ödemem gereken bir borç, bitmeyecek bir teşekkürdür.
Sabahki yağmurlar dinmiş, hatta yolların ıslaklığı çoktan kurumuştu. Tatlı bir serinlik hatta hafif bir rüzgâr Adalıları giyinmeye zorlamıştı. Biz küçük ve güzel bir grup; ben bisikletle, Sibel, kocası ve Adalı arkadaşımız Leyla yürüyerek saat 19.00’a yaklaşırken “büyük tur”a çıkmaya karar verdik Sibel’in itelemesiyle. O, her sabah o yolları bir iki kez zaten kat ediyor ve bulduğunda bizi de önüne katıyor. İskeleden Deniz Kuvvetleri Komutanlığı yönüne kıvrıldığımızda akşam güneşi Büyük Ada’nın iskelesini aydınlatmış, kıyıdaki binaları altın ışıklarla boyamıştı.
Yürüyorlar, bir de sohbet tutturmuşlar ki. Bisikletle etraflarında dolanıyorum, sohbete katılmam mümkün değil.
Yolumuz üzerinde Nezih Bey’in barakası var. Kıyıda oturmuş yalnız bir adam, ufka bakıyor ve bizi gördüğünde ateşi tazelemeye davranıyor. Çardak altındaki 20 dakikalık bir çay molasının ardından yola devam ediyoruz. Bu arada güneş ufukta alçalmış, adanın öbür yüzünü kırmızıyla donatmış. Birden dolunayın yükselmekte olduğunu fark ediyoruz. Yalnız; anlayamadım, daha bir hafta önce ince ve nazlı bir hilaldi “ay”, nasıl bu kadar hızla dolunaya dönüşmüş ve neden Ada’da bu kadar erken doğmuş?
Akşam saatlerinde güneşin yarattığı emsalsiz renk armonilerinden yalnız gözlerimiz değil tüm duyularımız kamaşmış, ışık oyunlarının benzersiz görüntülerine iyice teslim olmuştuk. Önce kayısı rengi hâkim oldu Marmara’nın üstündeki bulut öbeklerine. Sonra şeftali pembesine dönüştü bu renklilik. Ardından gri, ama tatlı bir gri ile kaplıydı bulutlar.. Öyle beyaz falan değillerdi. İşte o gri ve koyu pembenin kucaklaşması, dansı bir epey sürdü.
Gün kararmakta, yollar gölgelenmekte iyiden ama güneşin son ışınları bize eşlik etmekten vazgeçmiyor. Önce Burgaz’ın karşısından geçtik. İnanılmaz zarif ve yalnız görünüyordu. Heybeli ile çok yakınlaştığı ve her yaz “ah bir iyi yüzücü olsa da birlikte iki ada arasında yüzsek” diye arandığım köşede durdum da yanımda götürebilecekmişim gibi bu güzelliğe yoğunlaştım. Uzakta Kınalı Ada’nın çıplak tepelerinde televizyon şirketlerinin yansıtıcıları yükseliyor, karşı kıyıda Dragos tepesi yavaş yavaş karanlığa gömülüyordu.
Tırmandık yokuşları, indik yokuşları, yola devam. Sibel 1.78 boyu ve eski basketçi performansı ile tempolu bir yürüyüşle kırk beş, bilemdin elli 50 dakikada tamamlıyormuş bu izleği molasız.
Saat 20.30’du, adanın börtü-böceğe, yılkı atlarına ve sahipsiz köpeklere ait bölümünü geçip meskûn mahallere vardığımızda. İnanın güneşin son kızıllığı ileride Kartal’ın sırtlarından hala bize gülümsüyordu.
Saat 21.000’e yaklaşıyordu başladığımız noktaya, iskeleye ulaştığımızda. Onlar çok yavaş bir tempoda yürümüş, ben bisikletimle inanılmaz bir aşk yaşamıştım. Bir-iki yokuşta onu taşımak zorunda kalsam da, o rüzgârlı serin, yarı karanlık ve yeni asfaltlanmış yollarda kayarcasına bir o yana, bir bu yana dönmüş, ara sıra gruptan 10-15 dakika uzaklaşmış, dönüp, yeniden onlara kavuşmuştum.
Yürüyüş tamamlanmış, orman arkamızda kalmıştı. İskelenin hemen karşısındaki kahvelerden ve lokantalardan sesler dışarı taşıyordu. Dışarda akşam alacası koyulurken sahil kahvelerinden ve lokantalardan yansıyan ışıklar ile kısmen maviye boyanan karanlık deniz, tonlarca süt dökülmüş gibi bir sütlü mavi bir renge dönüşmüştü. O sırada ay da giderek yükselmişti. Ta uzaklardan başlayan yakamozların pırıltısı çoğaldı, çoğaldı ve bu kez denizimiz gümüşi bir renge boyandı. Gece ilerlerken ayın ışınları da bizden biraz uzaklaşmış, kıyı boyunca kim bilir kimleri sarmalamaya gitmişti.
Gece yarısına doğru gökyüzü bu sefer bambaşkaydı. Göğe kar yağmıştı. Öbek öbek bulutlar toplanmış ve karanlık, kapkaranlık gökyüzünü yumuk yumuk kaplamıştı. Gece başlarken denizde yarattığı yakamozlarla beni delirten ay, şimdi bu bulut öbeklerini ışınlarıyla donatıp beni aldatan kar kümelerine çevirmişti.
Vakit gece yarısı, birazdan Ada’dan ayrılıyorum. Olağanüstü bir arınmaydı yaşadığım. Sözün tükendiği, rüzgârın egemen olduğu bir uzun gündü.
Teslim olmanın, direnmekten vazgeçmenin getirdiği tatlı yorgunluk; bir tür sarhoşluk gibi duygularıma ve bedenime egemen olmuştu. Her türlü tutku ve iç hesaplaşmadan uzaktım. Uzun otobüs yolculuğunun sonunda, yarı uykulu başlayacağım, yoğun stres altında geçecek bir günün beni beklediğini unutarak, bu dinginliği yarı hayal, yarı rüya ortamına taşımak ve gerçekleri mümkün olduğunca ertelemek istiyordum.
Birsen Karaloğlu
Sevgili Birsen Hanım, bu sabah bisikletle peşinize takılıp adada turlarken 10 yaşıma geri döndüm… Çocukluğumun Büyükada’sını özlemle yeniden anımsattığınız için çok teşekkürler. Sevgiyle.
Sevgili Hanımefendi, 29 Ekim’de Ada yolları ıssızlaşınca birlikte turlayalım isterim. Ortak Ada sevgimizi ve Ada anılarımızı paylaşmayı hevesle bekliyorum. Sevgiyle.