Parkta Bir Gün

Zihnimin yeraltından çıkardığı notlara bakıyorum. Gecesini kaybetmiş günün hüznü var üzerimde…

Öyle bir gün.

Yükselmekte olan güneşe tutunuyorum.  Her şey siliniyor. Yazdığım bütün şiirler, tanıklıklarım ve daldığım çukurlar. Çıkamadıklarım, boğulduklarım, batık olandan yaşama açıldığım ihtimallerle dolup taşan, hiçbir şey olmayan anlar ve yaşadığım her şey, nasıl yazılmışsa, güneşe tutulunca siliniyor, öyle. Yok oluşta bile kelimenin tam anlamıyla bir oluş var.

Bu ölüm değil.

Bu büyük bir YOK işte!

Bugün içmiyorum.

Sabahın köründe, ölümden konuşuyoruz yaşayan insanlar olarak. “Ölümden konuşmak için yaşamak gerekiyor” diyorsun.  “Evet” diyorum. “Ölüler konuşmaz. Biz konuşuruz.” Ya yaşadığımı hissetmiyorsam, o zaman ne olacak? Kendime saklıyorum fikrimi.  Allah’ın belası doktor karaciğeri dinlendirmek lazım dediği için. “Dinlensin Sayın Doktor. Bir süre dinlensin. ” Bana bilmediğim bir şey söylesene.  Ağrıyor çünkü. Basbayağı yürürken ağrıyor, hareket ettikçe ağrısı yumruk gibi hissediliyor. İlacı var mı? “Yok. İçmeyeceksin. İçmeyeceksin ve toparlanacak” dedi Sayın Doktor. İçmeyeceksem sana ne ihtiyaç var? Bunu mu duymaya mı geldim? Bunu zaten biliyorum. Alkoliğim, geri zekâlı değilim.  “Haklısınız”. Ben kaçayım.  İçtiğim her yudum, soda sadece soda. Sodaya kaldığım için ve içilen şaraptan bir yudum alamayacak kadar zavallı olduğum için kızıyorum kendime.

Öyle bir gün.

Kafam güzel değilken, parkı hiç çekemiyorum. Daha doğrusu parktaki tayfayı; yıkanmamaktan kafalarına yapışmış saçlarını, kırış kırış kat kat olmuş delik deşik suratlarını,  sırıtmakla kusmak arası hazırlık yapan balgam fırlatmada usta kıpır kıpır dudaklarını ve ayağının altında topraktan bulduğu taştan, gazetede okuduğu taşların yaşamına geçen kafalarını kırmak istiyorum. Elime kocaman bir taş alıp, ezmek istiyorum kafasını. Gözüm hala şarapta, iki el arasında ağıza gidip gelirken, görünür olan şişenin kafasında… Ayakkabının ucuyla yerdeki taşı toprağa gömüp böyle olacak diyorsun. Gömülü ve bir taşmışçasına hissederek. Bu kadarı fazla ama “Taş hissetmez ki” diyorum, yürüyüp gideceğim de, gidemiyorum. Kalıyorum oturduğum yerde. Gözüm şişedeki şarapta. “Bok hissetmez” diyor ve geçen gün gazetede okuduğu yazıdaki taşların da hisleri olduğundan bahsediyor. Bir bu eksikti.  “Taşlar da canlı demek”…

Taştan aklına geçen akşam olanlar geliyor. “Sızınca üstüne kapaklanan yankesici veleti az kalsın döve döve öldürüyordum geçen gece. Döverken ayılmasam, geberip gidecekti ellerimde.” Bir de işin gücün yok, onun cezasını yat. Yaşarken hiçbir değeri olmayan hayat, ölünce değerli oluyor. Devam ediyorum:  “ Mevzu derin. Mevzu taş ve mevzu taşı saracak bakteriler. Mevzu ölüm. “  Mevzu az kalsın, hiçbir değeri olmayan birinin kafasını taşla ezecek kadar salak olman. Aynı bizim gibi bu parkta nasıl çürüyorsak her şey çürüyor.  Girmese parka polis nah ayılırdın. Benim orada olduğumu unutmuş anlatıyor da, anlatıyor.

Tırnaklarının arasında sıkıştırdıkları, kazıya kazıya aldıkları hayat artıklarına küsmüş insan kırması palavralarını ardı ardına kadar sıkıyor. Öğlene kadar susmayan ağzı,  gelen sıcak biranın içine teker teker attıkları haplardan sonra büzüşüyor, dili ağzının içine çöküp bir anda olsa susuyor. En azından benle konuşmayı kesiyor. Nurten ya da Ayten ismini iki de bir farklı hatırladığı bir kadına aşk şarkıları söylüyor peşi sıra.  “Çok âşıktım.” İsmini her seferinde yanlış hatırladığın bir kadına nasıl aşık olur ki insan. “Geri zekalı ismine değil, kendine âşıktım. Hem sen ne anlarsın aşktan?”

“Doğru” diyor “ben hiç aşktan da, âşıktan da anlamadım. Haklısın. Bir gün daha yaşlandık ve hala hayattayız ama.” Kabuklarından içine doğru çürüdüğü, kesilmeyi bekleyen ağaçları, boyası solmuş bankları, geçip giden kutsal üçlü;  çocuk, anne ve baba olarak önümüzden geçip giden, insanlarla dolu parkın üzerine karanlık çöküyor.

Öyle bir gece.

Bu gece şiir yazmak için boktan bir gece. O yüzden düz takılalım. Düz soda içelim alkolsüz ve düztaban basalım hayata. Mümkünse bacaklarımızı kıvırıp, altımıza alıp sessiz duralım.  Ölelim öylece an be an. Üstüne konuşmadan. Tek kelime etmeden… Yan basınca, ya yol kayıyor ya da yoldan insan çıkıyor. Hangi yol? Yol nereden geçiyor? Sodayı, madenlerden çıkan taşları, madenleri, maden şirketlerini, hepsine kafir küfür gidiyorum. En çok da doktora saydırıyorum. Şiir bile yazamıyorum, içmiyorken…

“Kaldı mı bir şeyler?”

Doktor demişti ki… Başlatma doktoruna…

Öyle bir…

Evrim A.

9 thoughts on “Parkta Bir Gün/ Evrim A.

  1. Zöhre dedi ki:

    Çoooook güzel

    1. Reyhan dedi ki:

      Harika

  2. Hacer dedi ki:

    “İsmini her seferinde yanlış hatırladığı bir kadına nasıl aşık olur insan” evrim canım dokunduğun her hayat senin yolunu aydınlatsın kaleminden değiş yüreğinden yazdığın okadar hissedildiki benim buralar da iyiki varsın

  3. DAMLA A. dedi ki:

    ‘Ölümden konuşmak için yaşamak gerekiyor. Ölüler konusmaz’

    Muhteşem ❤ yüreğine sağlık sevgili evrim

  4. Barış dedi ki:

    Mevzu derin…
    Kalemine yüreğine sağlık dostum

  5. Alev Turanlı dedi ki:

    “Tırnaklarının arasında sıkıştırdıkları, kazıya kazıya aldıkları hayat artıklarına küsmüş insan kırması palavralarını ardı ardına kadar sıkıyor. “

    Çok beğendimmmmm, muhteşem bir öykü

  6. Alev Turanlı dedi ki:

    “ Tırnaklarının arasında sıkıştırdıkları, kazıya kazıya aldıkları hayat artıklarına küsmüş insan kırması palavralarını ardı ardına kadar sıkıyor.”
    Çok beğendim çoook

  7. Hatice T. dedi ki:

    Kabuklarından içine doğru çürüdüğü, kesilmeyi bekleyen ağaçları, boyası solmuş bankları, geçip giden KUTSAL ÜÇLÜ; çocuk, anne ve baba olarak önümüzden geçip giden, insanlarla dolu parkın üzerine karanlık çöküyor.
    Ve birgün daha ayaktayız UMUT ve ÖZGÜR olmaya istekliyiz, özgürce yaşamaya dair umudumuz var …

    Kalemine yüreğine sağlık ,Sevgili Evrim

  8. Münire Akman dedi ki:

    Çoookk beğendim çoookkk❤

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir