NİHAVENT  ŞARKILAR

 

Başındaki uzun, beyaz namaz başörtüsünü usulca omuzlarına aldı. Sonra saçlarını sımsıkı topladığı tülbendi hafifçe uçlarından çözerek gevşetti, kulaklarının arkasına doğru itti. Şimdi daha iyi duyuyordu.

“Kimseye etmem şikâyet ağlarım ben halime,”/ “Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.”

Yüzünde bir gülümseme belirdi. Ses koridorun ucundaki odadan geliyordu. Uzun zamandır yapmadığı bir şeyi yapmaya başladı.

Şarkıyı mırıldanıyordu…

Aniden bir düğmeye basılmış ve o zamanın bir başka boyutuna geçmişti.

“Perde-i zulmet çekilmiş, korkarım ikbalime,”

“Titrerim müc…”

Birden ses kesildi, biri radyoyu kapatmıştı.

Safiye Hanım da sustu!

Dünya üzerindeki tüm sesler susmuştu sanki. Zaman, şarkının sözleriyle birlikte dudaklarında donup kalmıştı. Tüm mutluluğu birkaç dakika sürmüştü.

“Hep böyle oluyor,” dedi öfkeyle. “Ne zaman bir şeye sevinsem hep yarım kalıyor.”

 

O’nun on iki metrekarelik dünyasında mutluluğa yer yoktu. Böyle anlık mutluluklar yakaladığında, tadına varamadan ellerinden kayıp gitmesine dayanamıyordu. Aslında odasında bir radyosu vardı, buraya geldiğinin ikinci yılında hemşireler hediye etmişti.  Müziğe olan tutkusunu  huzur evindeki herkes biliyordu. Hakkında bildikleri tek şey de buydu zaten. Safiye Hanım, hep kapalı bir kutu gibi kalmayı tercih etmiş, kutunun kapağına kimseyi dokundurtmamıştı.

 

Kemani Serkis Efendi’nin bu Nihavent şarkısında kendini buluyordu. Şarkının sözleri, yaşamının  ön sözü gibiydi. Ne eksik, ne fazla… Onun için radyoda bu şarkıyı duymak eski bir dosta rastlamak gibiydi. Yıllardır görmediği, çok uzaklarda olan bir dost.

 

Musiki ile tanışması doğduğu andan itibaren olmuştu. Anlatılanlara bakılırsa, evlerinde her on beş günde bir tekrarlanan Türk Müziği gecelerinden birinin ortasında annesinin sancısı tutmuş, birkaç saat içinde oracıkta dünyaya gelmişti. Bu zamanlama eş dost tarafından hayra yorulup, son derece neşeli bir hayat süreceği müjdelenmişti.

İlk gençlik yıllarına kadar bu gerçekten de böyle olmuştu.

Babası tambur, annesi de çok güzel kanun çalardı. Birlikte çalıp söylediklerinde onları anlatılmaz bir hayranlıkla dinlerdi. Birçok klasik eseri küçük yaşlarda onlardan dinleyerek öğrenmiş; Mustafa Çavuş’tan Dede Efendi’ye, Hacı Arif Bey’den Sadettin Kaynak’a uzanan geniş bir repertuar oluşmuştu belleğinde.

Birden aklına bir şey takıldı.

Aslında garip bir rastlantıydı sadece…

Bir başka nihavent şarkı daha vardı, yaşamında iz bırakan: “Vücut ikliminin sultanısın sen”

Şarkının sözlerini anımsamaya çalışırken, içinde oluşan kıpırtı ve sıcaklığın anlam dolu hoşluğunda geçmişe doğru uzanıverdi:

Babası, daha iyi bir müzik eğitimi alması için ona hoca tuttuğunda başlamıştı her şey. Gelen öğretmen müzik konusunda, Klasik Türk Musikisi hakkında tüm bildiklerini aktarırken, Safiye’nin güzelliği ve sesi karşısında büyülenmiş ama aldığı katı Osmanlı terbiyesi ve öğretmenlik sorumluluğu nedeniyle aşkını öğrencisine asla belli etmemişti.

 

Safiye’ye gelince, hocasına karşı duyguları her gün hayranlıktan öte bir hal alıyor, gençliğinin verdiği kaygısızlıkla bunu belli etmekten çekinmiyordu. O gün derste nihavent makamını geçerlerken, Hacı Arif Bey’den verdiği örneği Fehmi Bey’in gözlerine bakarak söylemesi bir çeşit itiraf olmuştu.

“Vücut ikliminin sultanısın sen”

“Efendim derdimin dermanısın sen”

“Bu cismi natüvanın canısın sen”

“Efendim derdimin dermanısın sen.”

 

O yaz sonu evlenmişlerdi, mutluluklarının birkaç ay süreceğini bilmeden. Bir gün evlerinin önündeki yokuştan inerlerken freni patlayan bir kamyonun hızla üzerlerine doğru geldiğini fark ettiklerinde öylece donup kalmışlardı. Kamyonun tekerlekleri altında kalan kocasının feci ölümüne bire bir tanık olan Safiye şok geçirmiş, bir süre sonra da aklını ve ruhunu O’nun yanına gömüvermişti…

 

Akıl hastanesinde geçirilen uzun, zor yıllardan anımsadığı pek az şey vardı. Sisli geçmişin içindeki tek berrak görüntü Fehmi Bey’in yüzüydü. Etajerin üzerinde duran resmi kutsal bir şeye dokunurcasına eline alıp dudaklarına götürdü. Küçük gümüş  çerçevenin içinde siyah beyaz bir erkek fotoğrafıydı bu. Yer yer çerçevenin camına yapışmış, bir kısmı tamamen sararmış bu resim, odadaki ona ait tek eşyaydı. Resme bakarken gülümsemeye çalıştı, mutlu görünmeliydi.

“Bu resme bakarken hep gülümsemeni istiyorum,” dememiş miydi Fehmi Bey?

Uzaklarda O’nu mutsuz etmek istemezdi elbet!

 

Şimdi her şey çok gerilerdeydi artık. Zamanın tozlu rafları üzerine bıraktığı hiç yaşanmamış bir ömürdü. O upuzun, geçmek bilmeyen yıllar bir kalemde geçip gitmişti. Bu huzur evine onu ne zaman ve kimin bıraktığını bile anımsamıyordu.

Son yıllarda duygularında biraz ılınma mı olmuştu?

“Yaşlılıktan olsa gerek,” diye iç geçirdi.

Yoksa hasta olduğunu, çok az ömrü kaldığını öğrendikten sonra mı hayata bağlanmaya başlamıştı. Hep böyle değil midir zaten, elimizde tuttuğumuz şeyin kıymetini kaybettikten sonra anlamaz mıyız?

Farkında olmadan bir iç hesaplaşmasına girmişti. Geçmişten gelen bir şarkının onu alıp unuttuğu yıllara geri götürmesine izin vermemeliydi belki de. Duygularının denetiminden çıkmış olmasını artık kabullenme zamanı gelmişti.

 

Gün çekilmeye başlamıştı. Kaldığı odaya güneş akşamüzerine doğru geldiğinden inanılmaz güzellikte gün batımlarına sahne oluyordu penceresi. Kalktı, panjurları açtı. Güneş adaların ardında sularla buluşurken, günü uğurlamaya gelen renklerin büyüsü sarıverdi ruhunu. Erguvan renkli sular en kuytu köşelerine değin yıkadı yüreğini, arıttı…

Günün en çok bu saatini severdi nedense… Güneşin batışından önceki bir saatle, sonraki bir saat arasında kalan zaman dilimi duygularının en yoğun olduğu saatlerdi. Günün bitişi çoğu insan için hep hüznün başlangıcı olarak kabul edilmesi, ona anlamsız geliyordu.

” Bir bitiş, bir başlangıcı doğuruyorsa hüzünlenmek niye?” diye düşündü.

İnsanlar neden hep hüznün peşinden koşarlardı?

Bir an durdu, dudaklarında buruk bir gülümseme belirdi. Sanki yıllarca hüznün peşinden koşan kendisi değildi… Bu durumda insanları yargılayacak son kişi bile olamazdı. Geçmiş yıllardan hatırında kalan güzel bir sözü anımsadı:

“Fırçanız var, renkleriniz var, bir cennet resmi yapın ve içine girin.”

Evet, insanların tüm yapması gereken sadece buydu.

Bir cennet resmi çizmek!

Oysa o, cehennemi çizmeyi tercih ederek kendisiyle birlikte sevdiklerini de içine sürüklemişti.

Ne affedilmez bir hata!

Şimdi, ölümüne bir arpa boyu yol kaldığında, bunları anımsayarak hayattan özür mü diliyordu?

Geçmiş için artık bir şey yapılamayacağına göre, bundan sonrası için yapabilirdi. Kendisi için yapabileceği tek şey vardı, onu yaşamak istiyordu:

Ölümü yaşamak!

Her gece gözlerini kapattığında ertesi sabahı görememenin korkusuyla uykuları kaçıyordu. Birdenbire, farkında olmadan gitmek istemiyordu. Doktoru, ağrıları artmaya başladığında bilincinin de kaybolacağını söylemişti. Her iki durumda ölümü yaşamasına engeldi. Oysa kendi kendine sorduğu soruların yanıtını bulmak zorundaydı. O an da insanın neler hissettiğini, acı çekip çekmediğini, Azrail’in gerçekten görünüp görünmediğini bilmek istiyordu. Bunları ancak ölümü yaşayarak öğrenebilirdi.

Yaşamın sırlarına sırtını dönmüştü ama ölümün sırlarını öğrenmek istiyordu.

Yapacağı tek şey yaşamdan vazgeçmekse, bunu zaten yıllar önce yapmıştı. Şimdi sadece işi pratiğe dökmek kalıyordu.

Her şey bir tören havasında olmalıydı, tek kişilik bir tören!

Dünyaya gelişi gibi gidişi de yalnız olmalıydı.

Bu oyunu daha fazla uzatmanın bir anlamı yoktu artık. Seyirciler ilk perdede oyunu terk etmişlerdi. Boş koltuklara söylediği tirat yavaşça inen perdenin eteklerinde toplanmaya başladığında, sahneden inmenin zamanı gelmişti. Yaşamı boyunca kimsenin alkışlamadığı bir oyunu ısrarla sahnelemenin kime ne faydası vardı?

Denizden esen yosun kokulu rüzgâra elini uzattı. Pembeden eflatuna doğru yayılan bulutlara dokunmak istediğinde, bir martı kanadından pembe bir bulut düştü gözlerine.

Başından yemenisini çıkardı, örgülü saçlarını çözmeye başladı, özenle.

Çözüldükçe rüzgârda uçuşan saçları, yaşamla barışmanın gecikmiş hazzını yaşıyordu.

“Gitme vakti geldi,” dedi sessizce.

“Tören için daha fazla beklemeye gerek yok!”

Doğa onu uğurlamak için son hazırlıklarını yapıyordu. Gökyüzü tüm renklerini, kuşlar en güzel şarkılarını sunuyordu. Deniz, sevecen bir ev sahibi edasıyla bekliyordu bu kadim dostunu. Güneşin son ışıkları suları öperek derinlerdeki bir başka dünyaya doğru kaybolurken, ardından dudak izlerini bırakıyordu, ince kırmızı çizgiler halinde.

“Tanrı ressam olmalı!” diyen her kimse, hak vermemek elde değil, diye geçirdi içinden.

Yerinden kalktı, kapıya doğru yöneldi. Herkes bahçeye akşam turuna çıkmıştı, aralarından bir gölge gibi süzüldü. Yolun karşı tarafına geçip kumsala geldiğinde durdu, ayakkabılarını çıkardı. Kumların üzerine çıplak ayaklarıyla bastı, hâlâ sıcaktılar.

Ayaklarının altından kayan kumlar, sıcak bir Ekim ikindisinde Moda Plajında ellerinde ayakkabılarıyla yürüyüşlerini canlandırıverdi birden gözünde. İşte, Fehmi Bey elinden tutmuş, nasıl da mutlular… Tüm Moda, tüm kumsal, tüm kum taneleri, tüm çakıl taşları, dalgalar sessizce izliyor onları.

Romantizmi böylesine yoğun yaşayarak ölüme gitmek…

Yaşamın ona giderayak verdiği bir armağan mıydı bu?

 

Beyaz köpükler ayaklarına ulaşınca, çok eski bir dostla kucaklaşmanın verdiği mutluluğu hissetti. Daha sonra yavaşça suların dizlerine ulaştığını… Fehmi Bey sıkıca tutuyordu elinden, yosunlara basıp düşmesin diye. Yükselen sularla birlikte yükseliyorlardı. Bir an göz göze geldiler. Koyu mavi gözlerde kendini gördü Safiye Hanım. Peşinden gelen yalnızlığı ve mutsuzluğuyla birlikte kayboluşunu izledi sevdiği adamın gözlerinde.

Vücudunu tatlı bir serinlik sardı.

 

Ellerinin bulutlara değdiğini hissetti, bir tüy gibi hafiflediğini…

Tören bitmişti!

 

4 thoughts on “ NİHAVENT  ŞARKILAR/ Melek Koç

  1. Saliha dedi ki:

    Melek Hanım tebrikler .Hikâyenizden çok etkilendim.Anlatımınızdaki duruluk , kolay anlaşılması, ve duygu geçişi mükemmel. Nilüfer Hanıma teşekkürler.Bu güzel yazılarla buluşmamızı neden olduğu için. Diğer Gurup arkadaşlarıma duyuracağım.

    1. Melek Koç dedi ki:

      Beğeniniz için çok teşekkürler Saliha hanım.Sevgilerimle.

  2. Fatma İyibilgin dedi ki:

    Çok sıcak, çok hüzünlü, çok etkileyici, ruhuna sağlık Sevgili Melek.

    1. Melek Koç dedi ki:

      Sevgili Fatma, bu öykü Milliyet Blogda yayınlandığında adını şu anda hatırlayamadığım bir arkadaş “intihara özendirdiği” için kaldırmamı rica etmişti… Bugün sayfama “intihar edesim geldi”diye bir başka yorum aldım. Bu öyküyü imha mı etsem acaba? Beğendiğin için çok teşekkürler. Sevgiyle kal.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.