İnsanca Pek İnsanca…

 

Yaz tatili için gittiğimiz ören yerinden biraz zorunluluktan, biraz hava alanlarından ve uçaklardan haz etmeyişimden, karayolu ile dönmeyi seçtik. Arabamızla yurdumun emsalsiz engebeli, şemşerit yollarında ilerlerken bir yandan doksan model Sezen Aksu şarkıları dinliyor, keyifle eşlik ediyor, bir yandan da hızla yitip giden ayçiçeği tarlalarına hayıflanarak bakıyorduk. Bir duruversek, içine yatsak boylu boyunca; yapamayacağımızı bile bile… Çiçekleri incitmek korkusu mu yoksa mülk sahibinin bizi tüfekle kovalama ürküsü mü bilinmez, akıp gidiyoruz…

Kimi zaman sevimsiz bir kasaba silueti çıkıyor karşımıza, neden bu kadar çirkin binalar yapıyoruz kardeşim, diyoruz. Kilometrelerce uzanan bozkırda apansız bitiveren onlarca katlı, tıkış tıkış, dip dibe boğucu yapılar. Onca boşluk dururken neden gidip komşunun dibinde, gözetleme mesafesinde oturuyorsun? Toprağa ayak basma şansın varken; hiç değilse üç dört katlı estetik yapılar inşa etme şansın varken neden bu çirkinliği ve esareti seçiyorsun? Neden kendine ve geleceğe bu eziyet?

Bunu çizen mimarın da izin veren belediyenin de, satın alarak bunu devamına davetiye çıkaranın da, diye söylenerek devam ediyoruz.

Kimi zaman çok sık olmasa da gepgeniş ormanlık alanlarla karşılaşıyoruz. Bir serap gibi açılıyorlar önümüzde. Biz de bir mucize gibi bakıyoruz yanyana ve kardeşçe birbirine sarılmış ağaçlara. Şükranlarımızı sunuyoruz hepsine, gidip bir bir öpmek istiyoruz. Onca canlıya kucak açtıkları, temel gıdamız olan oksijeni bize karşılıksız sundukları için. Sıcak yaz günlerinde gölgesine delicesine muhtaç olduğumuz halde, her gördüğümüz yerde baltayı kafasına indirdiğimiz bu eşsiz varlıkların hala dimdik ayakta olmalarına şaşarak bakıyoruz. Yine de ormanın içine bir ev yapma hayallerinden geri duramadan, kuşlara, börtü böceklere selam durarak geçiyoruz…

Giderken giderken burnumuza hayvan gübresi kokuları gelmeye başlıyor, önce bunun gübreden ibaret bir durum olduğunu zannetsek de birkaç saniye sonra içler acısı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz; yarın Kurban Bayramı…

Derme çatma, pislik içindeki, daracık ağıllarda, sıkış tıkış bir halde kimi yatmış kimi ayakta, korkuyla ölümü bekleyen zavallı hayvan kardeşlerimiz. Kim demiş ki kölelik sona erdi. Ne farkı var, Afrika’dan kaçırılarak zincire vurulan, gemilerle aylarca açlık ve pislik içinde Avrupa’ya taşınan, köle olarak pazarlarda satılan kardeşlerimize yaşattığımız vahşetten, ne farkı var? İlkinde kafamı çeviriyorum, utanıyorum onlarla göz göze gelmekten. İki yıldır vejetaryen olmayı deniyor ama başaramıyorken onlara ne söyleyebilirim şimdi, bilmiyorum.

Derin bir nefes alıp sessizce devam ediyoruz, yanımdaki adamın et sevmeyişini hatırlayıp minnetle eline sarılıyorum…

İnsan ırkını yok etme tehlikesiyle baş başa bırakan Corona illeti ve onun Çin’deki vahşi hayvan pazarlarından yayıldığını anımsıyorum. Hala pek çok hayvanı çiğ çiğ yediğimizi…  Maymun beyni ölmeden yenirse daha lezzetli oluyormuş, o nedenle masalarda oluşturulan bir delikle beraber beyni henüz açılmış maymunlar servis ediliyor…

Uygarlık mıydı yaşadığımız zamanın adı? Uygarlık…

İlerledikçe hemen her ilin, ilçenin giriş ya da çıkışında kurulmuş hayvan pazarlarında aynı manzara tekrarlanıyor, acı dolu gözlerle sahibine yalvaran hayvan yığınları… Arabadan atlamak, hepsinin zincirlerini boşaltmak, haydi, deyip özgürlüğe doğru salıvermek istiyorum onları, yapamıyorum. Yapamıyoruz…

İnsan atalarımızın vahşi doğada hayatta kalabilmek için keşfettikleri et yeme ve tanrıların gazabından korkarak onlara en değerli şeyleri; yiyeceklerini kurban etme geleneğinden kurtulmayı başaramıyoruz. Oysa ne o tanrılar aynı tanrı ne biz aynı insan ırkıyız. Market on adım ötemizde ve belli ki, en azından şimdilik, açlıktan ölme ihtimalimiz yok…

Kapıdan içeri girince kucağıma atlayan köpeğime sımsıkı sarılıyorum, af dilemek istiyorum ama buna hakkım yok, biliyorum… O da, ben de tüm gece evin içinde huzursuzca geziniyoruz. Her sese kulak kabartıyoruz, kimi zaman balkona çıkıp sebepsiz havlıyor, ben de uluma benzeri gelen sesin kaynağını arıyorum. Sabah ezanıyla birlikte martı çığlıkları gökyüzünde yükselmeye başlıyor, kargalar gaklıyor. Burnuma bir yerlerde kurulan kazanların köz ve is kokusu geliyor, belli ki sofralar kuruluyor…

Bugün bayram. Adı üzerinde, Kurban Bayramı, adının içinde kurban, olan bir bayram; birileri kurban ediliyor, birileri seyirci kalıyor, birileri bundan haz duyuyor, birileri bunu kutluyor…

Elinizden ve dilinizden kan eksik olmasın, elbette iyi bayramlar…

 

 

Aysel Karaca

Temmuz 2020

 

 

 

 

 

4 thoughts on “İnsanca Pek İnsanca… / Aysel Karaca

  1. Sedef Ergürbüz dedi ki:

    Kalemine sağlık Aysel’cim. Her şeyi kendine hak gören insanlar…

  2. Meral Kurulay dedi ki:

    Ne güzel anlatmışsınız kaleminize sağlık.

  3. Alev Turanlı dedi ki:

    Senin yazı diline bayılıyorum. İçerik gerçekten içer acısı kim demiş kölelik bitti diye o kadar haklısın ki…

  4. Birsen Karaloglu dedi ki:

    Sevgili Aysel Hanım, biraz önce facebookta karşıma çıkınca Kurban Bayramı vahşetini anlatan duyarlı ve duygulu yazınızı ikinci kez okudum.. Bir yıl geçmiş ve hiç bir şey değişmemiş güzel ülkemde.
    Bu korkunç pazarı destekleyen, din adına kan dökmeye devam eden, bu çağda hala bu çirkinliğe ve ilkelliğe teslim olan, gelenekleri yaşatmak isstyeyen, çevre baskısına karşı koyamayarak kurban kesmeye devam eden okur yazarlarımızı da kınıyorum. En kutsal ibadet anasız, babasız, yersiz yurtsuz çocuklaqrı yaşama kazandırmaktır. ÇYD ve Darüşşafaka katkılarımızı beklerken, bu kirli ve vahşi eylemin ibadet olabileceğini aklım kabul etmiyor.

    Konuyu gündeme taşıdığınız ve tepkileriniz çok net bir şekilde ifade ettiğiniiz için teşekkür ederim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.