ELLERİM / Ayşe Ceyda Sönmez
ELLERİM
Ellerim bazen benden başka bir insan oluyor. Bazen… Sımsıcak bardağı -dokunur dokunmaz- düşürüp tuzla buz eden benim ellerim mi? Yok, bahsettiğim anlar böyleleri değil. O zamanlar ellerimin bana ait olduğunu biliyorum. Onlara laf anlatmıyorum; beni dinleyemezler çünkü zihinleri yok, başına buyruk değiller, istemeden kırıyor ellerim. Ama bir keresinde her şeyi bile isteye yaptı. Bir keresinde apayrı bir insan gibi kulakları vardı, beni dinledi, iyice dinledi, sonra kendi bildiğini yapıp o kurşunu sıktı.
Ranzanın bana ait olan alt kısmına oturmuş ellerime bakıyordum. Oldum olası çok zayıftım. Sultan annem söylenirdi, “Kız mı dersin, çalı mı bunun gibisine”. Ama ellerim hep güzeldi. “Hümeyra’nın” derlerdi, Sultan annem bile, “nazik elleri var”. Üstelik bunlar hiç iş görmemiş bir kızın körpe elleri değildi. İş bilmesine bilirdim. Tümünü, hem ev işi hem bağ bahçe işi. Baharda patates toplardım. Tırnakları toprağın bütün karasına, çamuruna, çakılına gömülen bir çift elin böyle nazik kalması niçindir? Elbet o ellerin sahibindendir. Fakat bazen bunların benim olduğuna bir türlü inanamazdım. Bunlar olsa olsa, cami avlusuna bırakılan sabiler gibi -kıkır kıkır gülerdim- doğumumda bileklerimin yamacına emanet bırakılmıştı ve böylece biz, kaderleri birbirine bağlanmış iki ayrı insan, beraberce büyürdük. Hem bu sabiler hiç de şımarık mizaçlı değildi. Kendime zor bakardım. Onlara yetişecek gücüm yoktu. Har sabunundan başka güzel koku görmediler, topraktan başka merhem görmediler. Yine de bembeyaz duruyorlar, kendilerini yetiştirmeyi başardılar. Ben de onları bütün kötülüklerden korumaya çalıştım.
Ufaktım, dayımların mısır tarlasında bir ağabey çalışıyordu. Makine gömleğinin kollarından tutmuş çekmiş içine. Bütün bedeni parça parça olacakken Allah işi, yalnız elleri bileklerinden kopmakla kalmış.
Hastaneden çıkınca Sultan annemler ziyaretine gitmişlerdi. O zaman ağabey ellerime baktı; ben de çocuğum ya, bakmasından çekindim, ellerimi arkama sakladım. Fakat bunu o an için karşısında ellerimin kanlı canlı var olmasından ötürü duyduğum mahcubiyetten değil, herhalde ellerimin çalınmasından korktuğum için yapmıştım. Arada o ağabey aklıma gelir, o gün yerine utanıp mahcup olurum.
Yeni yeni genç kızlığa giriyordum. Eve ilk kez görücü gelmişti. Köyde bir fırınımız vardı, bir de fırıncının küçük oğlu; Halil. Küçük dediysem aramızda on beş yaş kadar vardı. Beni nerede gördüğünü bile bilmem. Görücü geldikleri gece babam beni ona verdi, ertesi gün de Halil bağa beni görmeye geldi. Güneş tepemizdeydi. Çalışmaktan yorgun düşmüştüm, oracıkta dinleniyordum. Geldi, bir şeyler söyledi, ellerimi tuttu. Kimse bizi görmüyordu. Ellerim ilk kez başka bir elin sıcaklığına kavuşunca içim üşüdü. Önce bunun benim kibrimden olduğunu sandım. Acaba ellerimi onun ellerine layık görmüyor muydum? Yoksa tıpkı ellerimi arkama sakladığım zamanki gibi onlara bir şey olmasından mı korkuyordum? Bunlar benim hislerim ve düşüncelerim miydi yoksa ellerimin de mi içi üşümüştü? Daha o gün anladım. Ellerim bu adamın ellerini sevmemişti. Yine de ona dokundu. Onda sevmeye dair bir şey aradı. Oysa günler geçti. Ben Halil’le evlendim. Elleri bu kez bütün vücuduma, defalarca dokundu. Herhalde onun da elleri bende sevmeye dair hiçbir şey bulamadı. Bir keresinde hırçınlaşarak yüzüme bir tokat şeklinde indi.
“Hümeyra! Gelsene bacım.”
Başımı çevirdim. Nergis Abla çaydanlığın başından bana sesleniyordu. Koğuşta on dört kadındık ve yirmi sekiz el. Nergis Abla üst ranzamda yatıyordu. İki sene evvel buraya ilk geldiğimde önce onunla tanış olmuştum. Daha doğrusu o gelmişti yanıma.
“Aman, ne güzel kızsın sen… Neye yarar? Ne biçim talihse… Gel, gel bacım şöyle.”
Bana hemen hayat hikayesini anlatmaya koyulmuştu. Kendisine sarkan amca oğlunu kesmiş. O katır gibi, kalın boynundan. Şah damarına isabet etmiş. Fışkırmış kanlar! -Bahçedeki hortum gibi mi? -Evet. Her yer kan olmuş. Bir de öyle bir can çekişmesi varmış ki asıl onu görmeliymişim. O can çekişmeyi ömrü boyunca unutamazmış.
“Nergis Abla” dedim yine yüzümü çevirip. “Söyle yavrucum.”
“Senin de ellerin başka biri mi?”
O vakit benim gibi ellerine baktı. “Olur mu” dedi kararlılıkla. “Onlar benim ellerim.”
İçim üşüyordu. Aslında biliyordum. Ellerimin hiçbir suçu yoktu. Onlar her şeyi beni kurtarmak için yapmıştı. Saklayarak koruduğumu sandığım ellerim öne fırlamış, kapının ardındaki köşeye yaslı tüfeği kapmış, Halil’i tam göğsünden vurmuştu. Ben bir sabiydim. Ellerim beni emanet almış, bütün kötülüklerden korumuştu. Onlar hep daha iyisiydi. Hümeyra çirkindi, onlar güzel. Hümeyra korkaktı, onlar cesur. Hümeyra ölüydü, onlar diri. Ama onlar kimdi ki? Nasıl bir güçle o tetiği çektiler, hem de beni kullanarak! Halil’in göğsünden kanlar damlıyordu. Her yer kan olmuştu. Can çekişiyordu Halil, canı yanıyordu.
-Dövülmekten mosmor olan sırtlar ve bacaklar gibi mi?
-Evet.
Ne yaparsam yapayım, onlara benim diyemiyorum. Ben yapmadım. Halil’i ben vurmadım. Bir şey oldu, bir şey, tuhaf bir…
“Hümeyra!”
Oldum olası çok zayıftım. Sultan annem tembihlerdi.
“Kız kısmı dediğin boyun eğmesini bilir.”
Ama ellerim hep karşı çıkardı. “Hümeyra’nın” derlerdi, Sultan annem bile, “katil elleri var”.
Ellerimin içi üşüyordu. Bir bardak çay içmek, ısınmak istedim. Bileklerimi dizlerimden düşürüp ayağa kalktım.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
