Ah Serra

‘Biliyorum çok saçma ama vitrindeki bol taşlı, kırmızı elbise; kertenkele kayınvalidemin salonundaki avizenin neredeyse aynısı. Her tarafı parıldayan o mini elbiseyi almasam olmazdı. Aldım. Aslına bakarsanız doktorum, her alışverişe böyle başlıyorum. Biliyorum aptalca ama durduramıyorum kendimi. Durmadan alıyorum.’

Büyük, dolgulu dudaklarını uzatarak aynen böyle söyledi. Durduramıyormuş kendini. Karşımdaki yeşil koltuğa oturduğundan beri altın kaplama, incecik buğday tenli bileğine iki diş fazla gelmiş saatine bakıp duruyor. Zorla geldiği her hallinden belli. Elindeki pembe ipli poşeti daha ne kadar kıvırabilir acaba? Önce bu bağımlılığa sebep olan tramvayı bulmalıyım ama şu başımı döndüren ağır zengin kokudan nasıl kurtulabilirim? Yaseminle tarçını ben de çok severim fakat şişeyi başa devirmeye ne lüzum var canım. Ayağa kalkıp pencereyi açmalıyım, yoksa cam masamın üstüne koyduğu o bilmem ne marka çantasının üstüne kusacağım.

‘İzninle Serra, pencereyi açalım sen de biraz sakinleş. ‘’

Sakinleşmek şöyle dursun, o her şeyi ardı ardına sırlamak istiyor. Atkuyruğu, uzun siyah saçlarının arasında ellerini gezdirirken, ürkek ceylan ifadesinden küçük bir kaplana dönüşerek, çektiği kalemle daha da belirginleştirdiği iri siyah gözlerini gözlerime kilitlemiş halde anlatıyor.

‘’Daha ben altı yaşındaydım. Her gece ama her gece kavga ediyorlardı. Ellerimi kapatmama rağmen sürekli annemin çığlıklarını duyuyordum. Sonunda dayanamadı, çekti gitti adamın biriyle. Ben ve küçük kardeşim kaldık ayyaş babamızla, hikâye çok tanıdık dimi doktorum, bitti mi bitmezzzz.

Babam alkol bağımlısı işsiz bir adamdı. Babaannem büyüttü bizi, arada gittiği ev temizliklerinden harçlık verirdi bize. Harçlık dediysem de yanlış anlama üç lira, beş lira, biriktirdim paslı bir kutunun içinde. Bir öğlen okul dönüşü babamı yerde tahtakurularıyla, paslı kutumun yanında buldum, sızmış.

Ayakkabım delikti ben onun için biriktiriyordum, komşu kızların eskisi artık ayağıma da olmuyordu. Tutkalla yapıştırdım biliyor musun? Şimdi bir alışveriş merkezine gitsem bir çift ayakkabı almadan dönmüyorum. Kertenkele kayınvalidem de ne diyor biliyor musun? Gören beni kırkayak zannedecekmiş, bu ne kadar ayakkabıymış. Açım. Açlığım hiç doymuyor. Ah! Kokoş Serra ah.

İnsanların travmalarıyla yüzleşmede zorluk çektiklerini, gizlemek için çeşitli perdeler kullanarak sahte mutluluk peşinde koştuklarını biliyorum, aynen Serra’da olduğu gibi. Yaşadığı açlık artık onu tatmin etmez olmuş. Yüzleşme zamanı gelmiş belli ki. Bakalım önerilerime kulak asacak mı?

‘’ O zaman şöyle yapalım mı; beğendiğin bir ürün ayakkabı, çanta her neyse almadan önce ihtiyacın olup olmadığını sor kendine.’’

‘‘Ben her seferinde çok ihtiyacım var diyerek alıyorum, sonra da eve gelip aldıklarımı seyrediyorum .’’

Bunu söylerken yüzünde inanılmaz bir gülümseme beliriyor ve kısık bir sesle ekliyor ‘’Kocamın ocağına incir ağacı dikeceğimi düşünen kayınvalidem bir keresinde kredi kartlarımı iptal etti, bu sefer ne oldu borç aldım arkadaşımdan, hoş mu oldu şimdi, ah ağız tadıyla alışveriş yapamıyorum ki.’’

Tam cümleme başlayacaktım ki telefonu çalıyor.

Beeep beeep !

Karşısındaki sesi, sakinleştirmeye çalışıp sürekli özür dilerken benim de buna şahit olmamdan oldukça rahatsız.

‘’Kusura bakmayın, sessize almayı unutmuşum. Kayınvalidemdi, şu caddedeki büyük mağaza var ya yeni açılan, yeni koleksiyonunu benim için eve göndermiş, e ben çıkayım artık.’’

‘’Neyi göndermiş?’’

‘Aman doktorum sen de o kadar okumuşsun bunlardan hiç haberin yok, işte yazın hangi terlik çanta ilem hangi elbiseyi giyeceğiz hepsini göndermişler bakmam için.’’

Ayaklanıp, hızlıca eşyalarını çantasına tıkıştırıp , “Kalanını haftaya anlatırım artık, kusura bakmayın,” derken odanın kapısında seğirtmişti bile. Tüm odayı saran ağır kokunun ve kendini bilmezliğin ardından bakarken,

Ah Serra, dedim…

 

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir