Emre Şahin

HADES’TE BİR DAVA: LETHE IRMAĞINDAN ÖNCE SON ÇIKIŞ (2)

Bugünkü modern anlamıyla devlet ve yasalarının temellerinin atıldığı İngiliz ve Fransız meclislerinin ve anayasalarının; her türlü yurttaşlık tanımlarına ve eşitlik arama çabalarına rağmen, içlerinde üst düzey bürokratlar ve toprak sahiplerinin bulunduğu seçkinlerce oluşturulduğu göz önüne alınırsa, burada egemen yerine “devlet” kavramını rahatlıkla kullanabiliriz.

Bodin (Fransa, 1586) için egemenlik devletin özüdür. Adaletin temeli olduğu –ya da en azından olması arzu edilen ideal– şey “mülk”tür. Mülkün devletle eş anlamlı olarak kullanılması tesadüf değildir. Grotius ve özellikle John Locke’da öne çıkan “doğal hak” savunucuları, mülkiyetin herkes için doğal hak olduğunu savunurken eşitsizlikleri hatta köleliği haklı çıkarmanın yollarını buluyordu.

Hükümet Üzerine İki İnceleme (Two Treatises of Government, 1689) adlı eserinde John Locke “Efendi ve hizmetkâr tarih kadar eski adlandırmalardır” (“Master and servant are names as old as history.”) demekle yetinmemiş; “Bir zamanlar her yer Amerika idi” (“In the beginning, all the world was America”) diye devam ederek toprağın işlenmek üzere işgalini meşru kılması ve daha sonra da kapitalist çağa yeterince biriktirememiş ve yeterince “ıslah (işgal)” edememiş olarak giren insanlar için mülkiyet edinmenin ne derece “hak” olarak kaldığı ortadadır.

Buna karşın, özellikle Hobbes gibi düşünürler, mutlakıyetçi ve güvenlikçi fikirlerinin altında yattiğı şekliyle ifade edilirse: mülk sahiplerinin çıkarlarını en etkili bir şekilde savunmanın yolunun, onların anlaşarak yani “sözleşme” ile olması gerektiğini düşünmüşlerdir. Kaldı ki, günümüzde daha net şekilde gördüğümüz gibi, sözleşme maddelerinin onay aşaması da çoğu zaman egemenin kontrolü altında gerçekleşir: demokratik bir seçim dahi olsa, “doğrudan onay” çoğunlukla mümkün olmaz. Özneler, hangi sözleşmenin hangi maddesine ya da hangi sözleşme maddesinin kim tarafından belirleneceğini dahi bilemeden bir “zımni onay” vermek durumunda kalır. Özellikle İngiliz İç Savaşı esnasında büyük tartışma konularından birisi, “doğal hak” yerine insanların bir toplumsal sözleşme etrafında birleşerek yalnız canlarını değil, mülkiyetlerini de güvence altına almak istemeleridir. Hem doğal hak savunucularında hem de toplumsal sözleşme taraftarlarında, esas noktalardan birisinin “mülkiyet” kavramı ve “mülkiyetin korunması” olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. Egemen sınıfların tarihsel gelişimini takip ettiğimizde; monarşiden parlamentoya geçişlerde, toplum sözleşmelerinin (yasa ve anayasalar) yapılışlarında, modern devletlerin ortaya çıkmasıyla beraber mülkiyetlerini ve mülkiyetlerinin güvencesini bir sözleşmeyle garanti altına almış bir “seçilmiş oligarşi” zümresi de varlığını devam ettirmektedir.

Tarihsel kökleri itibariyle incelediğimizde, kendilerini yer yer bürokrat veya burjuva olarak tanımladığımız bir sınıf, özel ve bürokratik ilişkileri sayesinde hukuk sistemi (yasama erki) üzerinde güçlü bir etkiye sahiptir. Günümüzde devletlerin gittikçe daha “sağa” kaymalarının yanı sıra, iş adamlarının ve zenginlerin rahatlıkla meclislerde ve hatta devlet başkanlıklarında bulunmaları gerçeği bize gösteriyor ki, varlıklı egemenlerin gölgeleri –bütün eşitlikçi ideallere rağmen– yargı gücünün üzerinde durmaya devam ediyor. Tarihsel olarak baktığımızda meşruiyetin kaynağı tartışmalarında çok ilginç bir noktaya: toplumsal hafıza meselesine değinmekte fayda var. Egemenliğin ya da mülkiyetin kökenini “doğal hak”a, yani insanın doğuştan mülkiyet hakkı olduğuna dayandırmakla; bir sözleşmeye, belirli bir tarihe ve yazılı metne bağlı kalmadan herkesin mülk(iyet) hakkına sahip olduğunu kabul etmek gerekir. Bu noktada egemenleri tedirgin eden şey, eğer herkes “doğal” olarak, doğuştan bu haklara sahipse, o zaman yoksulların, avam takımının yahut geniş halk yığınlarının gönlünce mülk edinmek için harekete geçmesi mümkün kılınır. Kimseye ait olmayanı “belirsiz bir tarihte” işgal ederek zenginleşmiş (ya da toprağı işgal etmiş) kimselerin mallarına, bir başka deyişle egemenlik haklarına göz koymaları, hatta bunların bir kısmını zengin olandan geri almak istemeleri mümkün olabilecektir. Mülk sahibi hiçbir egemen bu riski göze alamaz. Öte yandan sadece bir toplumsal sözleşmeye dayanmak demek, bir tarihe; tarihin belirli bir döneminde belirli grupların anlaşmalarına dayanmak demektir ki bu da sözleşmenin feshedilme riskini ve devrin egemenlerinin egemenliklerini üzerine inşa ettikleri mülkiyetlerini kaybetme riskine açık hale getirmek anlamına gelebilir. Her iki durumda da toprağı ve zenginlikleri ele geçirmiş egemen sınıfın işine gelen, hatırlanmaması istenilen, o ilk işgali ve üzerine kurdukları tahakküm hukukunu mümkün olduğunca az sorgulanmaya açık tutmaktır. Aslında burada adı tam konmamış gizli bir korkudan söz edebiliriz: Bir sözleşmeye dayansın ya da dayanmasın, sahip olduklarını kaybetmek istemeyen egemenin, bu korkunun bir dışa vurumuyla, kendilerini daha çok koruma altına alacak yasalar oluşturmaya, kimi zaman bürokratik ilişkilerle kimi zaman da daha baskıcı ve zorba yasalarla egemenliklerini artı sonsuz bir zamana kadar sürekli kılma çabası. Fakat bu çaba sadece kaybetme korkusunun dışa vurumu olan baskıcı bir hukuk sistemi şeklinde dışa vurmaz kendisini; aynı zamanda egemenliğin nasıl ele geçirildiğinin mümkün olduğunca sorgulanmaması ve hatırlanmaması istenir. Platon’un yer altı dünyası tasviri Hades’in çıkışındaki ırmağı Lethe ırmağıdır. Yani unutkanlık ırmağı. Bu ırmağın suyundan içen ruhların yeni hayatlarına başlamadan önce hafızaları silinir. Hiç bir şey hatırlamadan yeni hayatlarına başlarlar. İster doğal hukuk ister (toplumsal) sözleşme hukukuna dayandırılsın, egemenlerin istedikleri geniş halk kitlelerinin Lethe’nin suyundan kana kana içmeleridir. Öyle ki bu sudan içenler, derin bir unutkanlık halinde içlerine düştükleri haksızlıkların, adaletsizliklerin ve büyük belirsizliklerin farkına asla varamasınlar.

Kafka’nın Dava romanında Josef K.’nın başına gelenler, tam da bu unutkanlık ırmağından içmiş toplumların kaderini simgeler. Suçunun ne olduğunu bilmeden yargılanan ve her adımda daha da belirsizleşen bir hukuk sisteminin içinde debelenen Josef K., egemenlerin kendi çıkarlarını korumak adına yarattığı ve sürdürdüğü muğlak yasallığın kurbanıdır. Belirsizlik, bürokrasi ve unutkanlık iç içe geçerek hem adaleti hem de bireyin hak arama kapasitesini ortadan kaldırır. Böylece Dava, modern hukuk düzeninde meşruiyetin unutuluşu ve gücün doğallaştırılması üzerinden şekillenen bir tahakküm yapısının edebi bir temsiline dönüşür.

Hegel’de öne çıkan efendi-köle diyalektiği kabaca, varlığını kölenin onun için çalışmasına borçlu olan bir efendi ile emeği ile efendisini var eden bir kölenin karşılıklı ilişkisidir. Egemene boyun eğmiş kölenin tarihsel süreçte özgürleşmesi, emek ve üretimden gelen gücü sayesinde efendiyi adeta avcunun içine alarak ona başkaldırması ve özgürleşmesi olarak anlatılır. Bu özgürleşmeyle birlikte efendi köleye bağımlı hale gelir. 18 ve 19. yy’lardaki gibi olmasa da “kölelik” modern ve post-modern toplumlarda da farklı formlarda devam etmektedir: Kapitalist koşullardan kaynaklı ve çalışma koşullarıyla ilintili kölelik, çok uluslu şirketlerin sundukları teknolojilerin yol açtığı kölelik, egemenlerin (devletin) hukuk aracılığı ile yarattığı kölelik. Hegel’in Hukuk Felsefesinin İlkeleri (Grundlinien der Philosophie des Rechts) adlı eserinde hukuk, özgürlüğün gerçekleşme koşulu olarak ele alınır. Bu özgürleşme nasıl gerçekleşir? Ona göre hukuk, bireyin özgürlüğünü mümkün kılan kurumsal ve etik bir düzen sağlar. Fakat bu etik düzenin sağlanması için bireylerin yasaları içselleştirmeleri, sonrasında ahlaki ve etik değerleri özümsemeleri gerekir. Aksi takdirde sadece soyut hakları yani bireyin toplum içerisindeki temel haklarını güvence altına almakla sınırlı olan bir hukuk düzeni, sadece mekanik olarak işletilen ve egemen (devlet) tarafından araç olarak kullanılmaya açık kalacaktır. Dava’da Josef K’nın içinde bulunduğu düzende de “mekanik olarak” işleyen bazı yasalar var gibi gözüküyor. Fakat bu yasaların ortaya çıkardığı hukuk, Hegel’ci deyişle “soyut haklar” seviyesinden bile geriye düşerek, egemenin yarattığı belirsiz ve puslu bir sosyo-politik ortamda, yine egemen tarafından irrasyonel ve keyfi uygulamalara zemin hazırlamak için kullanılmakta olduğu anlaşılıyor. İçlerinde Rusya, Belarus ve Türkiye gibi ülkelerin olduğu yarı-karizmatik otorite (karizmatik liderlik) ile yönetilen ve egemenin egemenliğinden vazgeçmemek için her türlü yola başvurabildiği yönetimlerde hukuk da bir baskı ve otorite aracı olarak kullanılmaktan çoğu zaman nasibini alıyor.

Rousseau Toplum Sözleşmesi yapıtında şöyle diyor: “İtiraf etmeliyim, toplum sözleşmesiyle beraber, her birey gücünün, mallarının ve özgürlüğünün bir kısmından vazgeçer. Bunun sebebi, topluluğun da onları kontrol edebilmesinin önemli olmasıdır. Yalnız, neyin önemli olduğuna egemen gücün karar verdiği de unutulmamalıdır. …bizi toplumsal bütüne bağlayan taahhütler yalnızca karşılıklı olduğu için zorunludur.” Modern toplumlarda bürokrasi dişlileri içerisinde ezilip büzülen insan, çoğu zaman haklarından ve sorumluluklarından, bir “egemen” güç aygıtı olarak devletin sorumluluklarından bihaber yaşar. Rousseau’nun deyişiyle, vazgeçtiği “bir kısım” özgürlüklerden ne ara vazgeçmiştir? Yahut bu vazgeçişe ne ara onay vermiştir? Locke’in siyaset felsefesinin merkezinde yer alan “onay” doktrinine göre özgür insan onay vermediği hükümete itaat etmek zorunda değildir. Oysa bir antik Yunan sitesinden daha büyük şehirlerde doğan bireyler onay nedir bilmez. Oy vermek çoğu zaman doğrudan ve istenilen bir temsili doğurmadığı gibi, Locke’un uydurduğu zımni onay teriminden öteye gidemez. Josef K.’nın “Yargılanıyorsam kesin bir suçum vardır!” seslenişi nedensiz ve belirsiz bir bürokratik yapının içine sıkışmış, Weber’ci tabirle “demirden kafes” içinde kalakalmış “öznenin” seslenişleridir.

Gerek Weber gerekse de Foucault’da iktidar için özne (birey) şarttır. Karşılıklı bir bağımlılık içerisinde, tıpkı Josef K’nin dahil olduğu üst kattaki o ilk “sorgulama” gibi, dekoruyla, oyuncularıyla adeta dramatik bir tiyatro oyunundan farklı olmayan “mahkeme” boyun eğenin ve boyun eğdirenin sahne aldığı günümüz toplumlarından çok da farklı değil. Özellikle Foucault’da verildiği şekliyle, birey (özne) iktidarın kurumları ve kurumlar arası ilişkileri aracılığıyla şekillendirilir. Biyo-iktidarların modern insanın “kendi rızasıyla” verili normlara boyun eğmesini sağlamasının yanında “tutuklanma” ya da “tutuklanma korkusu” ile bedenen kısıtlanmalarını sağlaması büyük bir boyun eğdirme aracıdır. Tıpkı Josef K. gibi, modern devletin “özne”leri de, bir somut neden ya da suç olmasa da suçluluk psikolojisine girme eğilimi gösterir.

Weber, Ekonomi ve Toplum yapıtında iktidarı şöyle tanımlar: “İktidar (Macht), bir aktörün veya aktörler grubunun, belirli bir sosyal ilişkide, direnişe rağmen kendi iradesini kabul ettirme olasılığıdır.” Weber, bu iktidarın meşruiyet kazanarak otoriteye (Herrschaft) dönüşebileceğini belirtir ve üç temel otorite tipini ise şöyle açıklar: “Geleneksel otorite, geçmişten gelen alışkanlık ve inançlara dayanır; karizmatik otorite, bireyin olağanüstü özelliklerine duyulan inançtan beslenir; yasal-rasyonel otorite ise yazılı kurallar ve bürokratik yapılar üzerine kuruludur.” Özellikle doğu tarzı yönetimlerde Weber’in bahsettiği otorite tiplerinin zamana ve mekâna göre egemen tarafından birbirleriyle değişmeli olarak kullanıldığını görebiliriz. Özellikle zamanın çok hızlandığı çağımızda, insanların her şeyi anlamaya ve bunları mantıklı bir zeminde, özgürce değerlendirip içlerine sindirmesi hemen hemen imkânsız. Çoğu zaman verili gerçeklere fazlaca itiraz edilmeden uyulduğundan – Foucault’un bahsettiği gibi iktidar mekanizmalarının bir ürünü olan insan çoğu zaman kendi kendini disipline etmeye başlamıştır – insanlar ister istemez “haklılık” yahut “özgürlük” peşinde mücadele etmek yerine; otorite tarafından çizilen sınırlar içerisinde çaresizlik, bıkkınlık ve yorgunluk içerisinde kalmak zorunda kalır. Dava’dan takip edersek: “Davanın sonucunu hiç umursamadığımı ve mahkûm edilmekten çekinmediğimi düşünecek olursanız, bunda sizi kıracak hiçbir şey olmadığını görürsünüz. Zaten davanın günün birinde biteceğinden de kuşkuluyum.” Sözleri bitmeyecek bir “bürokrasi” girdabına işaret eder ve devam eder Kafka: “Kısacası, davayı kabullenmek ya da reddetmek gibi seçeneği kalmamıştı. Boğazına kadar batmıştı ve kendini savunması gerekiyordu. Yorulursa, her şey daha da kötü olurdu!” sözleri modern insanın bir taraftan -günümüz için de geçerliliğini koruyan- çaresizlik diğer taraftan da korku ve umutsuzluk duygularıyla nasıl “demirden bir kafese” atıldığını ifade ediyor.

İktidarın içselleştirilmesini panoptikon modeli üzerinden ifade edebiliriz. Panoptikon bir hapishane modelidir, Jeremy Bentham tarafından 18. yüzyılda tasarlanan ve Foucault tarafından genişletilerek modern toplumdaki denetim ve gözetim mekanizmalarını anlatan bir metafor olarak kullanmıştır. Bentham’ın panoptikon hapishane modeli, merkezde bir gözetleme kulesi bulunan ve çevresinde hücrelerin yer aldığı dairesel bir yapıya sahiptir. Mahkûmlar, merkezi kuleden sürekli izlendiklerini bilseler de gerçekten izlenip izlenmediklerini bilemezler. Bu belirsizlik, onları kendi kendilerini denetlemeye ve disipline etmeye zorlar. Sonuç itibariyle fiziksel baskıya gerek kalmadan mahkûmlar, otoritenin kurallarına uygun hareket eder. Post-modern dünyamızda hukuk düzeni bir denge ve kontrol mekanizması olmaktan çıkıp bir baskı ve siyasi güç aracı haline gelmiş olabilir mi? Foucault’ta öne çıktığı şekliyle devlet (egemen), özneler üzerindeki denetim ve iktidarını okullar, hapishaneler, hastaneler ve diğer kurumlar aracılığıyla oluştursa da hukuk ve yasalar aracılığı ile kalıcı ve meşru hale getirmek ister. Josef K.’nin roman boyunca yaşadığı öz-denetim ve belirsizlik hali günümüzde etrafı dört duvarla çevrili olmasa da her yerde karşımıza çıkar. Sokaklar adeta adı konmamış bir panoptikan modeli hapishanelerle çevrilmiştir.

 

(DEVAM EDECEK)

Referanslar

  1. Garaudy, Roger. Kafka.
  2. Ahit, Eski. Yaratılış 37.
  3. Balint, Benjamin. Jewish Review of Books. https://jewishreviewofbooks.com/literature/12268/graven-images/#. [Çevrimiçi]
  4. Gilles Deleuze, Félix Guattari. Kafka. 2008.
  5. Kafka, Franz. Dava.
  6. Spinoza. Teolojik-Politik Inceleme.

 

 

Daha fazla Panzehir kitap analizine  buradan ulaşabilirsiniz.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir