GÖRÜNMEYEN / Ali Emir Gürbüz
GÖRÜNMEYEN
Gölgeler günün çekildiği yerlerde birikmezdi; yalnızca ışığın unutmayı seçtiği yüzeylere usulca yerleşirdi. O yüzden avlunun ortasındaki eski kuyu, günün belirli saatlerinde olduğundan daha derin görünürdü. İçine eğilen herkes suyu arardı; oysa hiç kimse kendi yüzünü neden daha geç gördüğünü merak etmezdi.
İdris, avlu kapısını eliyle iterek açtı. Sol elindeki küçük teneke kutu sarktığından dolayı sürekli dizine çarpıyor, kapağının gevşek kenarı belli belirsiz bir ses çıkarıyordu. Eşiğin hemen önünde durdu. Uçlarına yapışan çamurlardan kurtulmak için ayakkabılarını birbirine sürttü. Sonra doğruca kuyunun yanına gitmek yerine duvar boyunca dizilmiş tahta sandıklara yöneldi. Sandıkların kapaklarını tek tek kaldırıp içlerine bakıyor, ardından hiçbir şey söylemeden yeniden kapatıyordu.
Avlunun karşı köşesinde dizlerinin üzerine çökmüş çocuk başını kaldırdı.
— Gene mi sayıyorsun?
İdris sandıklardan birinin kapağını indirirken gülümsedi.
— Hayır, bir şey saymıyorum.
— O zaman ne diye her Allah’ın günü aynı sandıkları açıyorsun?
— Aynı değiller ki.
Çocuk hoşnutsuz oldu; suratını ekşitti. Oysa daha mantıklı bir şey bekliyordu; beklentisi gerçekleşmeyince avucundaki ince çiviyi yere sapladı. Çivi, kuru toprağa kolayca girdi. Parmaklarını üzerine bastırdı. Çivinin yalnızca ucu görünür kaldı. Bir süre sonra içeriden evin hanımı çıktı. Elindeki bakır tasın suyunu kapının önüne döktü. Su, taşların arasındaki ince oyukları bulup ağır ağır ilerledi. Kadın, İdris’e bakmadan konuştu.
— Bugün de mi gelmedi?
İdris sandıklardan birinin kapağına eliyle bastırdı.
— Geldi.
Kadın şaşırmadı.
— Göremedim.
— Ben de.
Kadın tası kapının yanına bıraktı. Bir şey söyleyecekmiş gibi durdu, sonra vazgeçti. Evin içine döndü. Çocuk, yere gömdüğü çiviyi yeniden çıkardı.
— Madem geldi, niye kapıyı çalmadı?
İdris, avlunun ortasına kadar yürüdü. Kuyunun taş bileziğine oturdu. Teneke kutuyu dizlerinin üzerine koydu. Kapağını açtı. İçinden birbirine hiç benzemeyen birkaç paslı anahtar çıktı. Birini eline alıp inceler gibi yaptı, sonra ötekini… Çocuk
— Bunlar neyi açıyor? Dedi.
— Anahtar diye açması gerekmiyor, dedi İdris.
Çocuk anahtarlara baktı.
— Ne zıkkım oluyorlar o hâlde?
İdris karşılık vermedi.
Avlunun dışında kapı açıktı. Sokağın başından ağır bir gıcırtı duyuldu. Ahşap tekerleklerin sesi, taş döşemenin üzerinde uzun süre dolaştı. Ne gelen görünüyordu ne de giden. Ses, evlerin arasına dağılıp yavaşça inceldi. İdris başını kaldırmadan elindeki anahtarlardan birini avucunun içinde sıktı; ince bir sürtünme ile teninin sıcaklığını alıncaya kadar bekledi.
O sırada avlunun tam ortasına, nereden koptuğu anlaşılmayan küçük bir dal parçası düştü. Ne rüzgâr vardı ne de yukarıda onu taşıyacak bir kuş. Çocuk eğilip parçayı aldı, ikiye ayırmaya çalıştı. Dal kırılmadı. Avucunda çevirdi, kulağına götürdü; sanki içinden çok uzakta kalmış ince bir ses geçiyormuş gibi dinledi.
İdris ilk kez ona baktı.
— Sakın atma, diyerek sert bir çıkış yaptı.
Çocuk
— Neden? Diyerek karşılık verdi.
— Atma sen, lazım olur.
Çocuk başını eğdi.
— Ne için lazım olacakmış?
İdris, elindeki anahtarı yeniden kutunun içine bıraktı.
— Vakti gelince illaki olur, diyerek sustu.
Bir süre sonra avluda, kimsenin beklemediği bir şey olmuş gibi, uzun süre hiçbir şey olmadı.
Avlunun üzerine akşam, acele etmeden çöktü. İdris kuyunun başından kalkıp sandıkların yanına döndü. Kapakları açmadan parmak uçlarıyla tahtaların yüzeyini yokladı. Bir sandığın kenarında ince bir çatlak vardı. Tırnağını içine sürdü; ağaç lifleri sessizce ufalandı. Sonra kadın yeniden göründü.
— Sofra hazır, dedi
— Sen başla, geliyorum.
Kadın birkaç adım attı, sonra durdu.
— Soğuyor.
— Soğusun.
Kadın onu uzun uzun seyretti. Bu izleyiş sakindi; kırgınlık, öfke, hiçbir şey yoktu. Sanki yıllardır aynı ifadenin başka kelimelerle söylendiğini biliyordu. İçeri dönerken kapı aralık kaldı. Çocuk tekrar devam etti.
— Beklemek yoruyor mu?
İdris, çatlağın üzerinden elini çekti.
— Bazen.
— Ben bekleyemiyorum.
— Belli oluyor.
Çocuk güldü.
— Sen nasıl bekliyorsun?
İdris sessiz kaldı yine. Sandıklardan birini iki avucuyla hafifçe itti. Yerinden yalnızca birkaç parmak oynadı. Eski tahtaların zemine sürtünürken çıkardığı ses avlunun duvarlarına çarptıktan sonra ince bir tınıya sebep oluyordu. O sırada avlunun kapısında yaşlı bir adam göründü. Elinde baston vardı. Zemine düzenli aralıklarla vuruyordu. Sonra seslendi.
— Açık mı?
İdris kapıya baktı.
— Açık.
Yaşlı adam içeri girmeden
— İyi, dedi.
Bir süre ikisi de konuşmadı.
Sonra yaşlı adam sordu.
— Hâlâ yerlerini değiştirmedin mi?
İdris sandıklara baktı.
— Hangisinin?
Yaşlı adam omuz silkti.
— Demek ki hâlâ aynı duruyorlar.
Bastonu yeniden zemine vurdu, sonra homurdanarak gitti. Çocuk merakla İdris’e döndü.
— İhtiyar neyi sordu?
— Bilmem.
— Biliyorsun.
Karşılık gelmedi. Çocuk elindeki dalı yere bıraktı. Ayağıyla hafifçe dokundu. Dal, iki taşın arasındaki ince oluğa oturdu. Ardından kısa bir sessizlik oldu. Sonra, İdris eğildi; yerde duran teneke kutuyu aldı. Ayağa kalktı. Kuyunun yanına yürüdü. Taş bileziğine elini koydu. Soğukluk avucundan koluna doğru ilerledi. Arkasından çocuk seslendi.
— Yarın yine açacak mısın?
— Neyi?
— Sandıkları.
İdris’in sesi, avlunun taşları kadar durgundu.
— Açık olan şey yeniden açılmaz.
Çocuk anlamadı. Belki de anlamaması gerekiyordu.
Ertesi sabah erkenden kapı vuruldu. Vuran aynı yaşlı adamdı. Avluya girdi. Bastonunu duvara yasladı. Sandıklara baktı. Sonra İdris’e döndü.
— Bu kadar yeter, dedi ve sandıklara doğru yürüdü. Sonra eğildi ve sandıklardan birinin kapağını kaldırdı. İçi boştu. İkincisini açtı. O da boştu. Üçüncüsü de öyle. Çocuk şaşkınlıkla yaklaştı.
— Bunlarda hiçbir şey yokmuş.
Yaşlı adam kapağı yavaşça kapattı.
— Uzun zamandır yok.
Çocuk bu kez İdris’e döndü.
— O zaman her gün neye bakıyordun?
İdris ellerini dizlerinin üzerine bıraktı. Gözleri artık sandıklarda değildi. Ve biraz sonra çocuğa
— Yerlerine, diyerek karşılık verdi.
Çocuk anlamadı. Yaşlı adam gülümsedi; yürüdü ve bastonunu aldı. Kapıya yöneldi. Eşiğe geldiğinde durdu.
— Anahtarlar kalsın.
İdris yalnızca başını salladı. Yaşlı adam çıktı.
Kapı kapanmadı. Öğleye doğru çocuk teneke kutuyu eline aldı. İçindeki paslı anahtarları avucuna döktü. Birini kapıya götürdü. Uymadı. Bir başkasını sandıklarda denedi. Uymadı. Kuyunun taş bileziğinde dolaştırdı. Ama nafile. Hiçbir yere ait görünmüyorlardı. İdris onu sessizce izledi.
Çocuk sonunda bıkkınlıkla hepsini yeniden kutuya bıraktı.
— Hiçbir işe yaramıyor bunlar.
İdris yavaşça doğruldu. Kutuyu çocuğun elinden aldı. Kuyunun yanına yürüdü. Hiç eğilmeden, içine bakmadan kutuyu iki eliyle tuttu. Parmakları bir an gevşedi ve kutu kuyunun içerisine düştü, aşağıya doğru kayboldu. Anahtarlar birbirine çarpa çarpa uzun süre ses verdi. Ses kesildiğinde avlu eskisinden daha sessiz değildi. Çocuk kuyunun başına koştu. İçine baktı. Hiçbir şey göremedi.
Arkasını döndüğünde İdris çoktan kapıya yönelmişti. Eşiğe geldiğinde durdu. Biraz geri çekilip eğildi; taşların arasında duran ince dal parçasını yerden aldı. Bir an elinde tuttu. Sonra cebine koydu. Çocuk arkasından seslendi.
— Onu neden aldın?
İdris karşılık vermeden kapının ötesine geçti. Avluda kuyu kaldı. Sandıklar kaldı. Taşlar kaldı. Çocuk uzun süre hiçbirine dokunmadı. Yıllar sonra avlu yıkıldığında kuyunun dibinden sadece paslanmış anahtarlar çıktı.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
