PERVANE VE ÖPÜCÜK / Servet Öztürk
PERVANE VE ÖPÜCÜK
Şem’ine pervaneyim perva ne lazımdır bana
Anlasın bigane bilsin aşina sevdim seni
Şeyh Galip
Parlak, açık yeşil kanatları ve beyaz gövdesiyle ışığa doğru yöneldi. Altın rengi yine ilgisini çekmişti. Bir haftalık ömrüne tek bir şey hâkimdi, ışık. Yanacağını bilse de ondan ayrı kalamaz, etrafında pervane olurdu. Adını da bu yüzden almıştı.
Konduğu tabloda resmi kokladı. Henüz yeni yapılmıştı. Biraz daha ilerlemek istedi bu kocaman altın ovasında. Kanatlarını çırparken bir gölge düşüverdi resmin üzerine. Kucağında kedisiyle bir adam belirdi. 1862 Viyana’sında kralın taktığı haç, boynunda sallanıyordu. Sakallarının gürlüğü henüz saçlarına uğramamıştı. Kediyi bıraktıktan sonra fırçayı aldı eline. Tuvale şöyle bir baktı. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. Bir darbe, bir darbe daha! Pervane, hızlıca uçuverdi ve yeşil çimenler, otlarla kaplı düzlüğe kondu. Bir süre burada saklanabilirdi, açık etmezdi onu nasılsa. Yeşilden sıkılınca tekrar kanatlandı Pervane. Aradığını bulmalıydı. Resimdeki adamın elbisesinin üzerindeki siyah dikdörtgenlerden birine yaklaştı. Figürler büyüklü küçüklü, asimetrik şekillerde akıyordu. Tam siyahın üzerine konarken büyüleyici altın sarısına yine kapıldı. Mıknatıs gibi ona doğru çekilmeye başladı. Altın varaklarla bezenmiş desenlerin üzerinde dolaştı. Bu defa resimdeki kadının elbisesinde mola verdi. Kadının kıyafeti, erkeğin aksine bitkisel desenler, yoğun süslemeler ve zarif kıvrımlardan oluşuyordu. Kadının görkemini beğendi. İkisi de birbirlerine sıkıca sarılmışlardı. Kadın, elini adamın boynuna dolamış gözlerini kapatıp kendini boşluğa bırakır gibi adamın kollarına bırakmıştı. Sevdaydı kadın. Kara safra tüm bedenini sarmış, aklının sınırlarına gem vurmuş, tutkudan başı dönmüş gibiydi. Uçurumun kenarına kadar gelmişti oysa. Küçük, narin ayaklarıyla sıkıca tutunmaya çalışıyordu.
Yaşamla ölümün kıyısında durup sevdasına sarılmıştı. “Ya medet!” deyiverdi Pervane. Demek bu yüzden yakın hissetmişti kendine kadını.
Adam ise yüzünü kadının narin, beyaz tenine yaklaştırmış, kadını kabaca öpüyordu. Kara saçları ok gibi saplanmıştı kadının yüzüne. Şehvetti adam. Kalbinin tam üstünde siyah büyük bir kare çizilmişti. Kollarına doladığı kadını o siyah karede hapsetmiş, kilidini de uçurumun kenarından boşluğa bırakıvermişti.
Elleri, sever gibi tutan elleri, boğacak gibi dolanmıştı kadının saçlarına. Belki de gazeller okuyordu kadının kulağına. Belki de böylece uçurumun kenarına getirmişti onu fark ettirmeden.
Pervana, sordu kendine. Aşk bu mu? Aradığı şey bu muydu? Sen ki pervanesin mumunu arar durursun, aşk sende gizlidir. Ulaşmak, yok olmaktır senin için. Miras aldığın aşk, sinesinde eritir seni. Pervane bütün bunların farkında olarak uçmaya devam etti resmin üzerinde. Bu kısacık ömründe nereden gelmişti aşk denen tılsım kapısına? Ne bilsindi bunun için yaratıldığını, geleneğin böylece sürüp gittiğini. Diğerleri gibi o da mumunu arıyordu yalnızca. Bir ışık onu buralara kadar getirmişti. Pervane resmin üzerinde dolaşırken yoruldu. Ne de olsa ömrünün yarısını doldurmak üzereydi. Dinlenmek istedi bu bostan-ı gülizarda. Maşuk ne bilsindi aşkın bu kadar yorucu olduğunu.
İşte yine kucağında kedisiyle ressam çıkageldi. Memnuniyetsiz yüz ifadesinden anlaşıldığına göre hoşuna gitmeyen bir şeyler olmuştu. Kediyi tablonun yanındaki altın kaplama sehpanın üzerine koydu. Fırçayı eline aldı, adamın üzerine siyah renkleri boca etmeye başladı. İnce ve dikey formlarda dikdörtgenler yapıyordu. Fırçanın ıslaklığı kanadına değene kadar altın ovasında uyuyan Pervane birden sarsıldı. Dengesini kaybetti, yalpaladı. Uçmak istedi fakat bir kanadı ıslanmış, narin olduğu için fırçanın darbesiyle kırılıvermişti. Tablonun üzerinde kendine korunaklı bir yer aramaya başladı. Fırça darbeleri nereye konsa peşini bırakmıyordu. Bu hengâmenin ortasında bir ışık gözüne çarptı. Altın sarısıyla parıldayan bu ışığa doğru çekilmeye başladı. Belki de aradığı mumu bulmuştu. Heyecanlandı, kanatlarını daha hızlı çırpmak istedi, bir an önce muma ulaşmalıydı. Yaklaştıkça ışık artıyor büyüleniyordu. Sehpanın üzerinde miskin miskin uzanan kedi, bir kanatlının kendine doğru geldiğini gördü. Miskinliğini üzerinden atıp dikkat kesildi, kuyruğu dikleşti, dili heyecanla dışarıya doğru çıktı. Hedefe kitlenmişti. Işığa doğru aşkla uçan Pervane ise aradığı şeyi bulmuş olmanın verdiği mutluluktan başka hiçbir şeyi görmüyordu. Derler ya “aşkın gözü kördür” diye. Pervane de aşığına kavuşmak isteyen maşuk gibi sürükleniyordu. Pervane, durdurmaya çalıştı kendini fakat artık her şey için çok geçti. Altın sarısından geçip, karanlık bir boşluk olan kedinin ağzına giriverdi.
Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
