KOŞULSUZ BAKIŞ: MRS DALLOWAY’İN İBLİSLERİ/ Şebnem Gürler Oakman
KOŞULSUZ BAKIŞ: MRS DALLOWAY’İN İBLİSLERİ
Profesör David Trotter’ın London Review of Books’ta (Ekim 2025) yayımlanan Unconditional Looking: Mrs Dalloway’s Demons adlı makalesi, yazarın özel izniyle ilk kez, Panzehir dergi için Şebnem Gürler Oakman tarafından, (Serap Kökdil Alıcı’nın editörlüğünde) çevrilmiştir.
20.yüzyılın en çok hayranlık duyulan yazarlarından biri olan Virginia Woolf’un zengin dünyasına adım atmak isteyenlere sayılamayacak kadar çok tavsiye verilebilir. Kariyeri acımasızca yarım kalmış olan yazar; roman, öykü, deneme, biyografi, anı, mektup ve günlük türlerinde ustalaşmıştır. Kaleminden çıkan eserlerin yetkin metinleri; örnek bir adanmışlık ve özenle, büyük oranda derlenmiştir. Günümüzde romanları, öyküleri ve denemeleri okura sayısız biçimde sunulurken, bu eserler üzerine yapılan incelemeler de aynı oranda büyük hacimlere ulaşmıştır.
Mrs. Dalloway’in yayımlanmasının yüzüncü yılı (2025) bu coşkuya gölge düşürmek şöyle dursun, neredeyse her hafta çıkan yeni baskılarla daha da artırmıştır. Belki de bundan daha çarpıcı olanı, esere eşlik eden yeni inceleme çalışmalarının ortaya çıkmaya devam etmesidir. Edward Mendelson, Mrs. Dalloway üzerine yaptığı eleştirel çalışmayı romanın “iç dünyasına” bir rehber olarak nitelendirirken; Mark Hussey çalışmasına Bir Romanın Biyografisi alt başlığını vermiştir.
Peki, bu edebi başyapıtı sırada ne bekliyor? Doğum günü kartları mı, yoksa emeklilik madalyası mı?
Bu tantanadan bunalmışken, BBC’de yayımlanan 23 Mayıs 1964 tarihli bir röportajda eşinin “dehasını” ya da “özel niteliklerini” tanımlaması istenen Leonard Woolf’un nahif sesini duymak içimi rahatlattı. “Genellikle” diye cevaplamış, “Son derece mutluydu ve hayatın tüm olağan şeylerinden keyif alırdı; ancak arada sırada, örneğin sohbet ederken, benim ‘ayakları yerden kesilmek’ dediğim şeyi yapar, başına gelmiş ya da görmüş olduğu gayet sıradan bir olayı hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir dille anlatırdı ki bana göre bu, romanlarında zirveye ulaştığı anlarda yaptığı şeyin ta kendisiydi.”
Leonard’ın bu gözlemi, elbette Woolfçu mitlerin hepsini tanımlayan sihirli bir anahtar değildir. Ama Woolf’un kurmaca süreçlerini, sohbet etmek ya da günlük tutmak gibi gündelik edimlere çok uygun bir biçimde bağlar. “Yerden kesilmek” mecazı da tam olarak yerini bulur. Bizi, dünyaya dair bir anlayışın hangi anda ya da hangi hareket sayesinde şekillenmeye başladığını düşünmek için yüreklendirir.
Woolf’un bu ayakların yerden kesilmesi deneyimine dair en canlı tasvir, 1939’da yazılan ve ölümünden sonra yayımlanan Sketch of the Past (Geçmişten Bir Taslak) metninde karşımıza çıkar. Bu eser; “iletişimi güçlü, kültürlü, mektuplaşan, ziyaretlere önem veren ve hitabeti güçlü geç 19. yüzyıl dünyasına doğmuş”, varlıklı bir ailenin çocuğunun ilk yıllarını büyüleyici bir detaycılıkla gözler önüne serer. Woolf zamanın büyük kısmında bir tür “tanımlanamaz pamuk yığını” ile sarmalanmış hâlde var olduğumuzu savunur. “İnsan yürür, yemek yer, etrafına bakar, yapılması gereken işlerle uğraşır.” Bozuk bir elektrik süpürgesi, yıkanacak çamaşırlar ya da günlük bir iş olarak Hogarth Press’in (Hogarth Yayınları) sahipleri için ciltlenecek kitaplar… Ancak bu pamuk yığınının içinden, ne zaman çıkacağı bilinmeyen öyle “istisnai anlar” doğar ki, işte o anlarda dünyanın bir yönü bize adeta kendi özüyle görünür.
Sketch of the Past, genç Woolf’un St Ives’teki tatil evi olan Talland House’dan aşağı inen yokuş boyunca serilmiş bahçeleri seyrederken yaşadığı mutlak tutulma anı üzerinde durur.
“Vızıltı, mırıltı, koku, hepsi bir zarın üzerine şehvetle bastırıyor gibiydi; onu patlatmadan ama etrafında öylesine eksiksiz, yoğun bir haz sarhoşluğuyla uğulduyordu ki durdum, kokladım; ona baktım.”
Woolf noktalı virgül virtüözüdür. Bu cümledeki sonuncu noktalı virgül, söz konusu bakışın ne içermiş olabileceğini düşünmemiz için bize anlık bir boşluk sunar. Bu bakış, bana göre her şeyden önce koşulsuzdur. Başka bir niyeti yoktur. Woolf’un deneyimindeki koşulsuz bakış, esrimenin kendisi değilse bile, onun önkoşuludur.
Ama bu, her zaman böyle değildi. Pamuk yığını, koruduğu gibi boğabilir de. Haz sarhoşluğuna kapılmak (rapt), ele geçirilmiş olmak demektir; nitekim kelime, zorla alıkoyma ve ırza geçmeyi (rape) de akla getirmektedir. Bu nedenle Sketch of the Past’ın, Woolf’un çocukken zaman zaman maruz kaldığı türden “şiddetli şok”ların yarattığı korku hakkında da söyleyecek çok şeyi olması şaşırtıcı değildir. Belki de en dramatik örnek, günde iki kez yapılan sıkıcı Kensington Gardens yürüyüşleri sırasında yaşanır:
“O budala oğlan elini uzatmış, miyavlar gibi ses çıkararak, gözleri yarı kapalı ve kenarları kızarmış hâlde önüme fırladığında; tek kelime etmeden, içimde bir dehşet duygusuyla, avucuna bir torba Rus şekerlemesi boşalttım.”
Mrs Dalloway başlangıçta Mrs Dalloway in Bond Street” (Mrs Dalloway Bond Caddesi’nde) başlıklı bir kısa öykü olarak tasarlanmıştı; taslağı Ağustos 1922’nin sonuna doğru tamamlandı ve Woolf hemen ardından bunu, bir romanın bölümü olarak düşünmeye başladı.
Aralık 1924’e gelindiğinde artık elinde son taslak vardı. Mrs Dalloway, izleyen mayıs ayında Britanya’da Hogarth Press tarafından, Amerika Birleşik Devletleri’nde ise Harcourt Brace tarafından yayımlandı. Edward Mendelson’ın yeni baskısı, metin temelini ilk Hogarth Press nüshasından alır. O da Woolf gibi; kitapların dünyadaki diğer her şey gibi kendi kaderlerini tayin etmeleri gerektiğine, ancak günün sonunda ne okuyacağımız konusunda son sözün yine yazara ait olması gerektiğine inanıyor. Elbette yazarın amacının anlaşılabildiği ölçüde. Bu nedenle Woolf’un, Eylül 1925’teki ikinci baskıda ve Eylül 1929’daki üçüncü baskıda yaptığı dokuz küçük düzeltmeyi ve değişikliği metne katmıştır.
Mendelson’a göre 1929’dan beri yayımlanan pek çok baskının neredeyse hepsini tahrif eden hatalar arasında açık ara en önemlisi, Woolf’un eserin karmaşık tasarımını berraklaştırmak amacıyla yerleştirdiği bazı bölüm aralarının çıkarılmış olmasıdır. Anne Fernald, 2014 tarihli Cambridge baskısında, başlangıçta The Hours (Saatler) olarak bilinen bu eserin on iki bölümden oluşmasının tasarlandığını ortaya koymuştur. Mendelson metne ilişkin tercihlerinin arkasında yatanları inceleyen kapsamlı bir açıklama sunar.
“İleride hiçbir editörün, onun bu muazzam emeğine teşekkür etmekten öteye geçebileceğini sanmıyorum.”
Mendelson kendine, derinlikli bir önsöz yazma ya da açıklayıcı notlar hazırlama gibi editoryal ayrıcalıklar tanımamıştır. Buna karşılık, The Inner Life of “Mrs Dalloway” (Mrs Dalloway’in İç Dünyası), çeşitli edebi ve felsefi geleneklerden yola çıkılarak biçimlenmiş bu kanonik[1] esere coşkulu bir saygı duruşunda bulunarak bu sessizlik yeminini bozmuştur. Bu çalışmada, romanın bir sosyete ev sahibesi ile travmalı savaş gazisi ikizi hakkında anlattığı modern masalın nihai amacının, “kadim ve dinsel” kökenli bir öyküyü -miti- yeniden canlandırmak olduğunu ileri sürmüştür: “Bu, bir kişinin diğerinin kurtuluşu uğruna kendini feda etmesi mitidir”. Mark Hussey ise, avucunun içi gibi bildiği bu eserin inceliklerine dair, bir arşivci titizliğiyle, düşünceli ve dikkatli bir rehberlik sunar.
Eğer ortak bir motiften söz edilecekse, bu kesinlikle Woolf’un amacını en doğrudan açık ettiği 19 Haziran 1923 tarihli günlük kaydından gelir:
“Hayatı ve ölümü, akıl sağlığını ve deliliği vermek istiyorum; toplumsal sistemi eleştirmek ve onu en yoğun haliyle işlerken göstermek istiyorum.”
Hussey bu ifadenin özünü –“Toplumsal sistemi eleştirmek istiyorum” kısmını- farklı bağlamlarda birkaç kez yineler. Bu cümle Mendelson’ın önsözünün de fitilini ateşler; sonrasında ise Woolf’un, tıp dünyasının savaş travması mağduru genç Septimus Warren Smith’e reva gördüğü muameleye karşı duyduğu o “soğuk öfkeyi” incelediği bölümlere sızar. Clarissa’nın karanlık ikizi olan Septimus Warren Smith; onun akıllılığına karşılık deliliği, hayatına karşılık ölümü temsil eder. Romanda, Harley Sokağı uzmanı Sir William Bradshaw’ın tapındığı ikiz “tanrıçalar” olan “Denge” (aslında statükoya boyun eğme) ve “Dönüştürme” (boyun eğdirme ve kontrol etme arzusu) üzerinden görünür olan güç istencine karşı duyulan o soğuk öfke, uzun bir kınamayla doruk noktasına ulaşır. Hussey’nin de belirttiği gibi bu pasaj, mesafeli anlatıcının romanın alışılagelmiş serbest dolaylı anlatım tarzına nadiren müdahale ettiği anlardan birini oluşturur.
Woolf’un “toplumsal düzeni eleştirmek” istediğine dair bu beyanı; hem Mrs. Dalloway üzerine yapılan incelemelerde hem de Elaine Showalter’ın 1992 tarihli Penguin baskısına yazdığı önsöz gibi mihenk taşı niteliğindeki yorumlarda öteden beri sıkça karşımıza çıkar. Bu beyan, Trudi Tate’in Oxford için hazırladığı yeni edisyonda romanın politik yönüne dair sunduğu ölçülü analizin de başlığını oluşturur.
Gelgelelim, bu alıntıyı tek bir cümle içinde bütünüyle veren bir çalışmaya henüz rastlamadım:
“Hayatı ve ölümü, akıllılığı ve deliliği vermek istiyorum; toplumsal düzeni eleştirmek ve onu işlerken, en yoğun haliyle göstermek istiyorum –Ama burada sadece rol yapıyor da olabilirim.”
Bu sonradan eklenen cümlenin en ilginç yanı, her türlü eleştirel eylemin mutlak bir yapmacıklık olmasa bile, en azından bir performans olduğunu kabul etmesidir.
Woolf’un bu dönemdeki en bütünlüklü eleştirel performansı, Mrs. Dalloway üzerinde çalışırken bir araya getirdiği ve ondan bir ay önce yayımlanan The Common Reader’daki (Sıradan Okur) deneme derlemesidir. Bu derlemenin merkezindeki Modern Fiction (Modern Kurmaca) makalesi bütün “figürleri” dönemin modasına uygun biçimde “paltolarının son düğmesine kadar iliklenmiş” o kasvetli ve köhne Edward dönemi destanlarına sert bir darbe indirir. Bunun yerine yazarlara, James Joyce’un Ulysses’te yapmaya başladığı gibi, “sıradan bir günde, sıradan bir zihnin” maruz kaldığı “sayısız izlenimi” aktarabilmek adına yüzlerini “iç dünyaya dönmeleri”ni lirik bir ivedilikle tavsiye eder.
Modern Kurgu makalesi, kendi bağlamı içinde nadiren okunur. Tıpkı bir nükleer reaktörün koruyucu kalkanı gibi, The Common Reader adlı derleme kitabında bu makalenin her iki yanında da 19. yüzyıl kadın romancıları üzerine denemeler yer alır: Jane Austen, Charlotte Brontë ve George Eliot. Özellikle Austen’a sunulan bu saygı duruşu, hem taşıdığı içtenlik hem de gösterdiği keskin zekâyla dikkat çekicidir. Woolf, Austen’a her şeyden önce o istisnai anı yakalama yeteneğinden ötürü hayranlık duyuyordu; yani hayatın tüm mutluluğunun toplandığı o anın, “sıradan varoluşun gelgitleri” arasından doğup sonra yeniden onun içinde sönümlenişini izleme becerisine. Burada Woolf’un aklındaki sahne, Mansfield Park romanında Edmund Bertram ile Fanny Price’ın, “hizmetçiler yanlarından gelip geçerken, akşam yemeği için giyinmeye yukarı çıktıkları sırada” merdivenlerde karşılaştıkları andır.
Aslına bakılırsa, Mrs. Dalloway’de Joyce’tan ziyade Austen’dan izler vardır.
Woolf’un biyografi yazarı Hermione Lee, onun yetişkinlik hayatı boyunca “tek başınalığın, görünmez olmanın, kırların, okumanın ve yaratmanın cazibesi ile şöhret, cemiyet hayatı, para, dedikodu, partiler ve insan içine karışma arzusunun birbirleriyle amansızca çarpıştığını” belirtir. Dış dünyaya açılma ve kabuğuna çekilme arasındaki bu ısrarcı ritim; tıpkı Ulysses gibi, baş kahramanının hayatından tek bir günü nakleden bu romanda hayati bir kurgusal işlev görür.
Clarissa Dalloway 1923 yılının parlak bir Haziran sabahında, o günün akşamında vereceği davet için çiçek almaya çıkar; onun bu davetteki rolü, çalışkan ama pek de öyle göz önünde olmayan muhafazakâr bir milletvekilinin eşi olmaktır (üstelik başbakanın kendisi de davetliler arasındadır).
En az bunun kadar elzem, fakat daha örtük bir diğer amacı da sadece “Mrs. Richard Dalloway”den ibaret olmadığında aslında kim olduğunu kendine hatırlatmaktır:
“Sevdiği şey buydu işte; burada, şimdi, tam karşısında duran; taksideki o şişman kadın.”
Bir an için, Bond Street’teki çiçekçinin sesleri ve kokularıyla sarmalanmış halde -tıpkı Talland House’un dışındaki o uğultu ve mırıltıya kapılan genç Woolf gibi içten içe dindiremediği kaygılarını aşmayı vaat eden bir haz sarhoşluğunun eşiğinde durur (“onu yukarılara, hep yukarılara taşıyan”). Derken, sokakta bir arabanın tabanca patlamasını andıran egzoz sesi bu büyülü havayı dağıtır. Romanın on iki bölümünden ilki işte böyle son bulur.
İkinci bölümde Clarissa, metropol manzarasına yönelmiş o ortak gözlem korosunun seslerinden yalnızca biridir. Dışarı açılma ve kabuğuna çekilme ritmi onu üçüncü bölümün başında evine taşıyana dek onunla tam anlamıyla yeniden buluşamayız. Bir mahzen kadar serin olan eve adımını atan Clarissa, kendini “dünyayı terk etmiş bir rahibe gibi” hisseder. Mendelson’un belirttiği gibi, artık “sonuna kadar yalnızca katlar ve odalar arasında hareket ederek” burada kalacaktır.
Woolf’un yakın dostu ve dişli rakibi Katherine Mansfield’ın birçok öyküsü, bir binanın görece mahrem ve kamusal mekânları arasındaki hareket üzerine kuruludur. Benzer bir durum Mrs. Dalloway’de de yaşanır. Ancak Woolf, Mansfield’dan farklı olarak, yatay hareket kadar dikey harekete -yani yerden yükselmeye- de büyük bir ilgi duyar. Edmund Bertram ile Fanny Price’ın merdivenlerde karşılaşmış olması onun için bu yüzden önemlidir. Clarissa “inzivaya çekilen bir rahibe ya da bir kuleyi keşfe çıkan bir çocuk gibi” doğruca çatı katındaki yatak odasına tırmanır. Evin en tepesinde, bu en mahrem köşede, geçmişte diğer kadınların varlığında hissettiği yoğun uyarılmayı anımsarken haz sarhoşluğu nihayet onu ele geçirir (“çünkü o zaman kuşkusuz erkeklerin hissettiğini hissetmişti”). Bu düşünceler onu, on sekiz yaşındayken aile evi Bourton’da, arkadaşı Sally Seton’ın dudaklarına kondurduğu o öpücüğün neredeyse dayanılmaz keskinlikteki anısına geri götürür.
Peki, Bond Street’teki o çiçek cennetinin körükleyemediği bu esrimeyi, neden ancak hafızanın derinliklerine çekilmek mümkün kılar? Mendelson’un da ifade ettiği gibi Clarissa, tüm yetişkinlik hayatı boyunca bu tür heyecanları “bastırarak” yaşamıştır.
Clarissa’nın faytondaki o şişman kadına böylesine kapılıp gitmesinin edebi kökeni aslında Austen’a dayanır. Emma Woodhouse, Highbury’nin ana caddesindeki şık tuhafiye dükkânının kapısında, himayesindeki Harriet Smith muslin kumaşlar arasında kararsız kalmışken, kent manzarasının en sıradan hallerini seyretmekten son derece memnun görünür. “Canlı ve huzurlu bir zihin” diye düşünür, “dışarıda hiçbir şey görmeden de mutlu olabilir; çünkü aslında baktığı her şeyde kendi içinde bir karşılık bulur.” Koşulsuz bakışın bundan daha özlü bir tanımı zor bulunur. Austen’ın serbest dolaylı anlatım tarzı, bu düşüncenin -tıpkı Clarissa’nın taksideki şişman kadına dalıp gitmesi gibi -mesafeli anlatıcıya olduğu kadar Emma’ya da ait olmasını sağlar. Fakat bir sorun vardır: Emma kendi çöpçatanlık yeteneğine öylesine inanmıştır ki, gündelik hayatın bu usta gözlemcisi, burnunun dibinde olup bitenleri birden fazla kez gözden kaçırır ve bu durum ilgili kişiler için incitici sonuçlar doğurur.
Austen “kendinden başka kimsenin pek sevmeyeceği bir kahraman” seçtiğini söylemişti. Woolf da, ayrıcalıklı olma duygusu yüzünden, alışılması güç bir başkahramanın bakış açısını benimseyerek ciddi bir risk alır. Her iki durum da ayrıcalık, zenginlik ve statünün sağladığı bu imtiyazlardan kaynaklanır. Austen, yaşam tutkusunun hayranlık uyandıran bir ifadesi olan koşulsuz bakışın aynı zamanda rehaveti besleyebileceğini sezdirir. Emma’nın yanında, nazik ama etkili bir uyarıcı olan Mr. Knightley vardır; onun yumuşak azarları Emma’yı ayrıcalık beklentisinden kurtarır. Woolf ise Clarissa’nın daha sert önlemler hak ettiğini düşünmüş gibidir. Bu işi yapmak üzere iki acımasız karakteri görevlendirir. Çünkü Mrs Dalloway’de yalnızca eleştiri ruhuna ses vermek değil, onun bedenleşmiş hâli üzerinde -atmosferi, yöntemleri ve üslubuyla- ayrıntılı biçimde durmak ister.
Bu karakterlerin ilki, romanın açılış sayfasında Clarissa’nın zihninde canlı biçimde beliren eski dostu ve hayranı Peter Walsh’tur. Gençliklerinde Peter da Bourton’da yaşamıştı ve orada, ilişkilerinin özellikle gerildiği o fırtınalı günde Clarissa’ya evlilik teklif etmişti. Clarissa’nın, Mrs Richard Dalloway olup korunaklı bir hayatı seçerek yaradılışının en iyi haline ihanet ettiğini düşünmüş olan Peter, hep onu en acımasız biçimde sorguya çeken kişi olmuştur. Şimdi, Hindistan’da sömürge yöneticisi olarak geçirdiği otuz yılın ardından Londra’ya dönmüştür; alışkanlıkları yerli yerindedir -özellikle de huzursuzlandığında cebinden çıkardığı çakıyı açıp kapama huyu.
Clarissa’nın özsaygısını tehdit eden daha sert bir meydan okuma da ufuktadır: Kızı Elizabeth’in tarih öğretmeni ve daimî dostu Doris Kilman. Görünüşe göre Elizabeth, köpeği Grizzle dışında pek bir şeye ilgi göstermemektedir. Hayvanın hastalığını tedavi etmek için sürülen katran yüzünden evin her yanı keskin bir kokuya bulanmıştır. “Yine de zavallı Grizzle daha iyi,” diye düşünür Clarissa. “Hastalık da katran da, havasız bir odaya dua kitabıyla kapatılmaktan iyidir.” Boğucu oda, Elizabeth ve gösterişli bir dindarlık sergileyen Miss Kilman’ın, Clarissa’nın zararlı bulduğu ölçüde vakit geçirdikleri yerdir.
Clarissa’nın “deneyimlerine” göre, “dini coşku insanı katı yürekli yapıyordu (ideolojiler de öyle); duyguları köreltiyordu, çünkü yeşil muşamba bir pardösü giyen Bayan Kilman, Ruslar için her şeyi yapar, Avusturyalılar için kendini aç bırakırdı ama iş özel hayata geldiğinde, öylesine duyarsızdı ki insana resmen işkence çektirirdi. Yaz kış o pardösüyü giyer, ter içinde kalırdı.” Bayan Kilman, yalnızca H.G. Wells’in bir zamanlar “muşambacılık” diye adlandırdığı o boğucu atmosferde yaşamakla kalmaz; bunu fikirler savaşında bir silah gibi kuşanır. O, “kültürden hayal meyal anlayan o en değersiz sınıfın, yani zenginlerin” çıkarları için tasarlanmış toplumsal düzenin amansız bir eleştirmenidir.
Yaptığı eleştiriler kesinlikle haksız sayılmaz; fakat bu durum kendi başına, o kasvetli yatak odasında takındığı o yapmacık tavırları haklı çıkarmaz.
Hussey’nin belirttiği gibi Miss Kilman’ın “gerçek hayattaki kaynağı”, Leonard’ın International Review’daki (Uluslarası İnceleme) editör yardımcısı Louise Ernestine Matthaei’dir. Tıpkı kurmaca karşılığı Doris Kilman gibi Alman kökenli olması nedeniyle öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır (Kilman, Kiehlman’ın İngilizceleştirilmiş hâlidir). Ama bana kalırsa, Woolf’un Mrs Dalloway in Bond Street öyküsünün bir romana dönüşebileceğini düşünmeye başladığı sırada sahneye çıkan bir başka aday daha vardır.
1919 yazında Woolf ve eşi Leonard, Doğu Sussex’te Rodmell’de bir ev satın almışlardı.
Woolf; 24 Ağustos 1922’de Lytton Strachey’ye yazdığı mektupta, Cambridge’den eski tanıdıkları Charlie Sanger ile eşi Dora’nın yakındaki Southease’te bir süre kalacaklarını bildirdi. Strachey ve Leonard gibi bir misyoner olan Charlie; Bertrand Russell’ın dostuydu, artık saygın bir avukat ve iktisatçıydı. Quaker[2] bir aileden gelen Dora (Richard Dalloway, Bayan Kilman’ı Friends derneği için çalışırken bulmuş ve kızı Elizabeth’e özel öğretmen olarak işe almıştı) kendini hayır işlerine adamıştı. Woolf onun bu kibirli ahlakçılığını katlanılmaz buluyordu. Ottoline Morrell’e yazdığı bir mektupta, “Beni her zaman ne kadar da zavallı hissettiriyor!” diye dert yanmıştı. “İnsanın içinde hassas, marazi ya da huzursuz bir yön varsa, o hep topuğuyla üstüne basar onun ve iyice ezer.”
Woolf, yeni gelenleri karşılamak için Southease’e gitmeye hiç acele etmedi. 3 Eylül tarihli bir günlük kaydı, o kaçınılmaz karşılaşmanın sonunda Rodmell’deki kilise mezarlığında gerçekleştiğini gösteriyor; Woolf orada Dora’ya ve yanındaki kızı Daphne’ye rastlamıştı: “On altı yaşında; sevimli, düzgün saçlı, kahverengi gözlü bir kız; üzerinde bir muşamba yağmurluk.” Noktalı virgülün yarattığı o hafif duraklama, biraz tuhaf olduğu hissedilen bu giysiye meraklı ve sorgulayıcı bir gözle bakmamızı sağlar.
Woolf’un tam da bu dönemeçte ihtiyacı olan şey; başkahramanının o hassas ve kırılgan yönlerini topuğuyla iyice ezeceğinden emin olduğu türde bir karakter yaratmaktı.
Kilise avlusundaki konuşma Daphne’nin Bedales’te okuduğunu, Newnham’a gideceğini, sonra da “ılımlı bir devrimle dünyayı reforme etmeyi” planladığını ortaya koyar. “Başlangıç olarak broşürler yazacaktır.” İşte burada, anne ya da anne-benzeri bir figürün etkilenmeye açık bir genç üzerindeki tesirinin sınırları sorusu belirir. Sanger ailesi hantallıklarını sergilemekte de isteklidir. Woolf 7 Eylül tarihli günlüğünde,
“Üçü birden kasıla kasıla içeri giriyor” diye bildirmişti, “Dora ise en azından takır tukur, hantal adımlarla yürüyor.”[3]
30 Ekim’de Dora’ya bir davet mektubu yazarak, o sırada Leonard ile dönmüş oldukları Richmond’daki evlerine, yani Hogarth House’a uğramasını istedi. Woolf’un mektuptaki âdet yerini bulsun diye takındığı şakacı tavır, aslında kesin ve keskin bir iğneleme barındırıyordu:
“Herhalde böyle boş işlere vaktin olmadığını söyleyeceksin; aklına gelen bütün o can sıkıcı şeyleri bir bir sıraladıktan sonra da kibritlerimi kapıp yine kaçacaksın; çünkü Çinli pirinç işçileri, onların uğradığı kıtlıklar ve depremler yüzünden keyfin kaçmış durumda.”
Woolf Çin konusunu uydurmuyordu. 1919 yazında yaşanan şiddetli kuraklık öyle bir kıtlığa yol açmıştı ki, sonraki iki yıl içinde yarım milyon insan hayatını kaybetmişti.
16 Aralık 1920’de ise Gansu eyaletini devasa bir deprem vurmuştu. Rusya ve Avusturya hakkındaki detayları da kafasından uydurmamıştı; buralarda da 1922 yılı boyunca açlık hüküm sürmüş ve bu durum Doris Kilman’ı derin bir kedere boğmuştu (Tate’in Oxford edisyonuna yazdığı önsözde tüm bu detaylar mevcuttur). Zaten “Doris” ismi, bir ismin “Dora”ya yaklaşabileceği en son sınırdır. Woolf romanın dokuzuncu bölümü için hazırladığı taslaklardan birinde, Clarissa’nın “mide bulandırıcı” bulduğu o ihtimali şöyle yazmıştı:
“Elizabeth, Dora Kilman ile bir odaya kapanmıştı.”
İnsan ister istemez şüpheleniyor; bu isim karmaşasının ardında bir yerlerde, Daphne’nin o muşamba yağmurluğu gizleniyor olmalı.
Romanın dokuzuncu bölümü, öğleden sonranın başlıca olaylarını anlatan en uzun bölümdür. Bu kısım, adeta kurgusal bir pamuk yığınıyla doludur: İç karartıcı bir öğle yemeği ve bir otel yemek salonundaki o baştan savma karşılaşma, Edward dönemi destanlarında kendine rahatça yer bulabilirdi. Woolf bir zamanlar Walter Scott’ın Old Mortality (Eski Ölüm) romanındaki o “sıkıcı vaazları”, sırf kitaptaki her şey “büyük bir uyum içinde” olduğu için o “usta” yazarı hoş görmeye seve seve hazırdı.
Ne de olsa can sıkıntısı, içinden esrime anlarının doğduğu o var olmayışın gelgitlerine ilmek ilmek işlenmiştir. Nitekim okur da bölümün tam ortasında, hemen Bayan Kilman “üzerinde muşamba yağmurluğuyla merdiven sahanlığında heybetli bir şekilde dikilip” Elizabeth’i alıp götürmek üzere içeri daldıktan sonra bu gelgiti bizzat hisseder. Clarissa; karşı evde oturan yaşlı kadının yatak odasına giden merdivenleri tırmanışını, perdeleri aralayışını, pencereden arkasını dönüp gözden kayboluşunu adeta esrime içinde izler; gerçi odanın dip tarafında hareket eden beyaz başlığı hâlâ hayal meyal seçebilmektedir. Başka birinin var olmayışıyla kurulan bu tuhaf ve mahrem temas, Clarissa’yı kendi zihninde, kendisini huzursuz eden o iki insanın da kendisi hakkında dişe dokunur tek bir kelime bile edemeyeceği türden bir “yüce gizemin” eşiğine getirmiştir:
“İşte burası bir odaydı; şurası ise bir başkası. Din bunu çözebilir miydi, ya da aşk?”
Yüce gizem ifadesi biraz abartılı olabilir, yine de o beyaz başlık detayı, doğrudan bir esrime yaratmasa bile, artık bir başkasının gerisinde kalmaktan korkmayan bir öz farkındalığın en büyük önkoşulunu pekâlâ doğurabilir.
Bu sırada anlatının ağırlık merkezi büyük ölçüde kayar. Dokuzuncu bölüm Septimus Smith’in Harley Street’te Sir William Bradshaw’un muayenehanesine gelişiyle başlar ve pencereden atlayışıyla son bulur. Sir William, tıp mesleğindeki iktidar arzusunun cisimleşmiş hâlidir; hastalarını benzersiz kişisel tarihlerine göre değil, soyut belirtilere göre sınıflandırarak kontrol etmeye çalışır. Mendelson’un deyişiyle “nörobiyolojik safsata”ya inanır: Akıl hastalığının genetikle en iyi açıklanacağı düşüncesine.
Sir William deliliğin “en çok da asil bir soydan gelmemenin doğurduğu, toplum dışı dürtülerin” bir sonucu olduğunu ilan eder. Septimus’un bir “soysuz” olarak yaftalanmasını hiç istemeyen Woolf, ona köklü bir kişisel geçmiş sunar: 1914’te vatanseverlik ateşiyle askere yazılan, sıradan ama güvenli bir işte çalışan bu yetenekli genç adam, cephede canından çok sevdiği komutanı ölünce tüm hissetme yetisini kaybeder. (Lee, Woolf’un kendisini sık sık deli olarak tanımladığını ama hiçbir zaman “sözü anlaşılmaz” biri, yani bir “budala” veya “ahmak” olarak görmediğini belirtir.)
Septimus alelade bir kurban değildir. Woolf, 1923 yılının ağustos ayında kaleme aldığı bir notta onun hakkında şöyle der:
“Bir şekilde insan doğasının içini görmeli; onun ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini açıkça fark etmeli.”
Onun bu meydan okuyuşu, gözünün korkutulmasına kesinlikle izin vermeyişi, onu bu kitaptaki toplumsal düzen eleştirmenlerinden biri yapar. Eğer bir kurban sayılacaksa bile bu çok özel bir kurban oluştur; isyankâr bir “dinin” peygamberi olarak, kendi şahsında “dünyanın en büyük mesajını” taşıdığı için amansız bir zulme maruz kalmıştır.
Sir William ise onu, “odana girip Mesih olduğunu söyleyen” (yaygın bir sanrı türü) bir adam olarak görür. Mendelson’un romanın kurban ve kurtuluş mitini yeniden canlandırdığı yönündeki savının billurlaştığı yer burasıdır. Akıl ve delilik, yaşam ve ölüm: Septimus ölür, ki partisi doruğa ulaştığı sırada onun pencereden atlayışını öğrenen ve Bourton’da yıllar önce yaşananların anlamıyla henüz yüzleşmemiş olan Clarissa yaşayabilsin.
Bu savın sınırlarını sorgulamama yol açan yalnızca Woolf’un açıkça dile getirdiği ateizminin gücü değildir, Mendelson da bunu kabul eder. Septimus son derece donanımlı, çok okuyan biridir. Woolf, Septimus’un kendi gözünde insanlığın ikiyüzlülüğünü ve samimiyetsizliğini açıkça fark etmiş diğer yazarların –Aiskhylos, Dante ve Shakespeare’in– eserlerinde bulduğu o tavizsiz “mesajı” düşündüğü bir sahnenin taslağında şöyle not düşmüştü:
“Bir de Swift vardı.”
Gerçekleri çok fazla dile getirdiği için deliren Jonathan Swift (ya da en azından Septimus gibi bir hayat tecrübesine sahip birinin öyle varsayabileceği bu figür), romanın nihai versiyonunda kendine yer bulamaz. Ama yine de onun, “insan denen o hayvan” dan nefret ederken “John’u, Peter’ı, Thomas’ı ve diğerlerini” içtenlikle sevme eğiliminin bir tortusu kalır. Septimus’u sonunda profesyonel yardım aramaya ikna eden (“Sonunda pes etti”) deneyimlerden biri, Tottenham Court Road boyunca yaptığı tehlikeli yürüyüştür:
Sokakta taşıtlar gürültüyle yanından gelip geçiyordu; ilan panolarından vahşet fışkırıyordu; adamlar madenlerde mahsur kalmıştı; kadınlar diri diri yakılıyordu; bir keresinde ise Tottenham Court Road’da, halkın eğlencesi için yürüyüşe çıkarılmış ya da sergilenen (ve insanların arkalarından kahkahalarla güldüğü) yaralı bir akıl hastası kafilesi, sanki yarı mahcup ama bir o kadar da muzaffer bir edayla o çaresiz ıstıraplarını etrafa saçarak önünden sendeleye sersemleye, başlarını sallayıp sırıtarak geçti. Peki ya kendisi, kendisi de mi delirecekti?
Bu adamlar savaş travmalı gaziler değildir. Nörobiyolojik safsatanın buyuracağı üzere, onlar “kötü kan”ın talihsiz mirasçılarıdır.
Septimus’ta uyandırdıkları duygu saf öfkedir. Böyle insanlar “umutsuz kederlerini” nasıl olur da onun üzerine yıkmaya cüret ederler? O muzaffer sırıtışı yüzlerinden silmek gerekmez mi? Öfkenin elbette bir açıklaması vardır (“Peki o da mı delirecekti?”). Fakat hem Septimus’un zihnine hem de bizimkine şu düşünce bir kez yerleşmiştir: “İnsan denen o canlı türünün” ta en temel mayasında, belki de bizzat Septimus kadar yüce gönüllü ve her şeye gücü yeten bir kurtarıcının bile asla kurtaramayacağı karanlık bir yön gizlidir.
Mrs Dalloway’in daha ayrıntılı dipnotlu baskıları -örneğin 2021’de Anne Fernald’ın Cambridge için, Merve Emre’nin Norton için hazırladığı baskılar- bu noktada Woolf’un 9 Ocak 1915 tarihli günlüğünde kaydettiği bir olaya dikkat çeker.
Woolf ile Leonard, Richmond’dan Kingston’a Thames boyunca yürümeye karar vermiştir. Günlük kaydı büyük ölçüde huzurlu bir varoluşsuzluğun sade tasviridir (“9 peniye bir ananas aldık”). Fakat ortasında, Woolf’un kaleminden çıkmış en acımasız cümlelerden bazıları belirir:
“Nehir kenarındaki patikada uzun bir akıl hastası kafilesiyle karşılaştık ve yanlarından geçmek zorunda kaldık. İlki çok uzun boylu bir genç adamdı; şöyle bir dönüp ikinci kez bakılacak kadar tuhaftı ama o kadar; ikincisi ise ayaklarını sürüyerek yürüyor ve gözlerini kaçırıyordu; derken insan o uzun sıradaki herkesin ne kadar zavallı, aciz, ayaklarını sürüyen budala birer yaratık olduğunu fark ediyordu; hiçbirinin ne alnı vardı ne çenesi; yüzlerinde ahmakça bir sırıtış ya da vahşi, şüphe dolu bir bakış vardı. Tam anlamıyla korkunçtu. Kesinlikle öldürülmeleri gerekir.”
Nehir kenarındaki patikada o uzun akıl hastası kafilesiyle karşılaşıp yanlarından geçmek zorunda kaldığında Woolf, 1913 yazından 1915’in ortalarına kadar ara ara nükseden, uzun süreli bir ruhsal hastalık nöbetinin tam ortasındaydı. Lee’nin de belirttiği gibi, bu çöküş dönemlerinin her birine eşlik eden o “korkunç endişeyi” ve “hastalığın yeniden tekrarlama ihtimalini” asla küçümsememeliyiz. Tottenham Court Road’daki Septimus Smith’in, Wool’un adına o korkunç endişeyi dile getirdiği söylenebilir. Yine de, o patikada yürüyen dağınık erkek grubuna karşı gösterilen şefkat eksikliğinin mutlak olduğu bir gerçektir. Onları aklımdan bir türlü çıkaramadım. Kim olduklarını olmasa bile, en azından nereden geldiklerini öğrenmek mümkün olabilir miydi?
O dönemde Richmond çevresinde, kamuya ait ve özel birçok akıl hastanesi vardı; ancak hiçbiri o çekme yola yürüme mesafesinde değildi.
En muhtemel yer, Wandsworth’ta, Richmond ve Kingston’dan kısa bir tren yolculuğuyla ulaşılabilen, o zamanki adıyla Middlesex County Lunatic Asylum’dur. Kurumun tıp dergisinin ilgili cildini açtığınızda, o dönemde kabul edilen hastaların isimleri bir sel gibi dökülür. Her biri girişte bir “bedensel bozukluk” tanımıyla etiketlenmiştir: melankoli, mani, genel felç, epilepsi, verem, bitkinlik, “boyunda çıban” … Arşivin derinliklerine inmeden bu adamların zihinlerine ne yapıldığını bilmek zordur. Ama bedenlerinin bütünüyle ihmal edilmediği açıktır. Kayıtların yanında, hastaların maruz kaldığı en küçük kesik ya da sıyrığa kadar her yaralanma ve meydana geliş nedeni not edilmiştir (“nöbet sırasında kriz geçirerek düştü”, “kömür ekibiyle çalışırken…”). Çoğu akıl hastanesinin çiftliğinde çalışır; aralarından bir ikisi fırsat bulup kaçmıştır. Eğlence de bütünüyle dışlanmış değildir. 28 Aralık 1912 tarihli bir toplantı tutanağında, “bir seyyar sinema şirketinin hastanede gösteri yapmak istediği ve buna izin verilmesine karar verildiği” yazılıdır. Eğer Woolf’un karşılaştığı adamlar gerçekten Wandsworth hastanesindense; zararsızca, yalnızca egzersiz ve hava değişimi için dışarı çıkarılmışlardı.
Clarissa’nın partisi onu Mrs Richard Dalloway’ın erişebileceği toplumsal zirveye yerleştirir. Ama Clarissa eğlenmiyordur; “merdivenlerinin tepesine çakılmış bir kazık gibi” hisseder kendini. Sir William ile eşinin gelişi ve Septimus’un intihar haberini getirmeleri, onu küçük ve boş bir yan odaya çekilmesi için yeterli sebep olur. Orada, genç adamın eylemini bir “iletişim”, hatta bir “kucaklama” girişimi olarak düşünür. Mendelson’a göre Clarissa onun aracılığıyla, “daha önce adını bile duymamış olsa da, o ana dek imkânsız görünen psikolojik yeni bir hayat” bulur. Onun bütün “kaçışlarını” alt eden şey, eleştirmenlerinin performansları ya da kocasının bitmek bilmez nezaketi değil, “başka birinin ölümü”dür. Bu inandırıcı bir anlatımdır; yazının inceliklerine duyarlıdır. Yine de bu ani ve tek taraflı bağın doğası, kapsamı ve işlevi sorgulanabilir. Mendelson’ın yapabildiği en iyi tanım, onu beş kez “tekinsiz” diye adlandırmaktır.
“Ama neden” diye sorar Clarissa, “bunu yapmıştı?”
İyi soru. Lady Bradshaw’dan duyduklarına dayanarak, pencereden demir korkuluklara doğru gerçekleşen dramatik düşüşü zihninde canlandırır: “Paslı sivri uçlar, sendeleyip çarpan bedenin içinden geçti.” (Pasın kendisi hafif gotik bir dokunuş gibidir.) Fakat bildiği hemen hemen bu kadardır — oysa bizim bildiklerimiz çok daha fazladır. Tottenham Court Road’daki kâbusu biliriz. Septimus’u en sonunda intihara sürükleyen o zorbalığın; Harley Sokağı’nın o kibirli ve seçkin uzmanından değil, tamamen sıradan bir pratisyen hekimden geldiğini biliriz (“Kısacası insan doğası çökmüştü üzerine; kan kırmızı burun delikleriyle o iğrenç canavar. Holmes çökmüştü üzerine”). Septimus’un insan doğasıyla hiçbir bağı, hiçbir işi olamaz. Onun bu cömertliğinin, hatta o meydan okuyuşunun bile bir sınırı vardır; zira Clarissa’nın tamamen habersiz olduğu bu sınır, bizzat Sir William’ın bir zamanlar Tottenham Court Road’da karşılaştığı o adamlar hakkında verdiği hükmü kolay kolay inkâr edemeyeceği gerçeğine dayanır.
Yan odadan çıkmadan önce Clarissa’nın gözüne karşı evdeki yaşlı kadın bir kez daha çarpar; kadın da ona bakar. Koşulsuz bakış, bu örnekte bir tür mahrem karşılaşma doğurmuştur. Ölüm yerine yaşamı içeren yeni bir alternatif uyarıcının oluşturulması onun yeni psikolojik yaşamının ne olabileceği konusunda tahminlerde bulunmamızın önünü açar. Benim bahsim komşuluktan yana: Bir dahaki sefere, çiçek almaya çıkarken sokakta o yaşlı kadının yanından geçtiğinde, Clarissa onu en azından bir baş selamıyla, bir gülümsemeyle ya da geç saatlere dair şakacı bir sözle selâmlayacaktır. Ancak Woolf’un, sanırım, bize asıl anlatmak istediği şey, bizi çok daha çetin sınamaların beklediğidir. Ya sokakta karşımıza çıkan kişi yaşlı bir komşu değil de, “Sakatlar alayı”nın o çaresizce baş sallayıp sırıtan lideri olursa?
Romanın on ikinci ve son bölümü bizi yeniden, hayat anlarının dışarıya yükselip usulca tekrar içeri çekildikleri sıradan varoluşun gelgitine bırakır.
Peter Walsh akşamın çoğunu, artık Manchester’lı zengin bir adamla evli olan eski isyankâr Sally Seton’la konuşarak geçirmiştir; onun Eton’daki beş oğlu ve “Süveyş Kanalı’nın kuzeyinde asla yetişmeyen çok ama çok nadir hibiskus zambakları” hakkında bitmek bilmeyen hikâyelerini dinler. Ama ev sahibi ve sahibesine veda etmeyi beklerken dönüm noktası niteliğinde bir an yaşar: “Nedir bu dehşet? Nedir bu esrime? Beni böylesine olağanüstü bir heyecanla dolduran nedir?” Mendelson’a göre Clarissa’nın “derinliği ve bütünlüğü içinde bir başka benliği ansızın tanımanın dehşeti ve esrime”sine kapılmıştır. Belki de Peter, cebindeki çakısıyla birlikte, gerçekten bir Mr Knightley’dir.
Ama Woolf, Austen’dan öğrendiği sadakatle, Peter’ın coşku dolu yükselişini neredeyse aynı anda yeryüzüne indirir; pamuksu bir sıradanlığa geri bırakır. Romanın son cümlesi gösterişten en uzak olanıdır, saf pamuk gibi yumuşacık:
“Çünkü işte o oradaydı.”
[1] Çevirenin notu: Kanonik, edebiyat dünyasında otoriteler tarafından kalıcı, sarsılmaz ve mutlaka okunması gereken birer başyapıt (klasik) olarak kabul edilen eserleri veya yazarları tanımlar.
[2] Çevirenin notu: Quaker, 17. yüzyılda İngiltere’de ortaya çıkan, şatafattan uzak ve barışçıl bir Hristiyan topluluğudur. Kendilerine resmi olarak “Dostlar” (Friends) derler.
[3] Çevirenin notu: Virginia Woolf’un 7 Eylül tarihli günlük kaydında “kasıla kasıla içeri giriyorlar” diyerek bahsettiği üçlü, gerçek hayatta Southease’e yeni taşınan Quaker yardımsever Dora, kocası ve on altı yaşındaki kızı Daphne’dir. Woolf, gerçek hayatta bu üç kişiden ve onların o zarafetten uzak, muşamba yağmurluklu hantal tarzlarından hiç hoşlanmamıştır. Makaleyi yazan David Trotter, günlükteki bu gerçek üçlünün (özellikle de hantal adımlarla yürüyen Dora’nın), romanda Clarissa Dalloway’in iç dünyasını ve zihnini birer kâbus gibi kuşatan o kurgusal üçlüye (Peter Walsh, Bayan Doris Kilman ve Septimus Warren Smith) nasıl ilham verdiğini gösterir. Gerçek hayattaki bu üç kişinin yarattığı kasvet, romanda Clarissa’nın zihnine sinsice sızan o boğucu atmosferin temelini oluşturmuştur.
Daha fazla Panzehir Çeviri okumak için buraya tıklayınız.
Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.
