A.C. Özyer

BAVUL

– Anaaoo, acıhtımm.

– Kersanda çadi var oğul, al tüta çıh. Başha bişe yoh, na edem! 

Temur dokuz yaşındaydı. Aylardan Temmuz ve dutların iyi zamanı… Kersandan (1) aldığı üç günlük yarım mısır ekmeği ile duta çıktı. Katık etme ve doyma ihtiyacı olmasa, mısır ekmeğinden hiç ısırık almayacak, başparmağından daha büyük bal gibi dut tanelerini arka arkaya mideye indirecekti. Dedi ki içinden; a şindi taze bir fetir ekmeği olaydi bu kert çadinın yerına, ahh ah. Gözün kör olsun sanın fakırluh.

15 yıl sonra…

Üst katta, ocak tarafındaki odamızın küçük yuvarlak penceresinden bakınca Temur’un bayıra yaslanmış evi tam karşımdaydı. Eve ana yoldan bayıra saran ve evin arkasından geçip giden keçi izi bir patika ile ulaşılıyordu. Patikada zayıf, uzun ve hafif kambur bir karartı gördüm. Tez adımlarla eve doğru yürüyordu. Ayvana geçilen iki taş basamağa gelince durdu. Yüzünde sinsi, gevrek bir gülümseme vardı. (Haklısınız yüzünü görmedim ama o zayıf, uzun ve hafif kambur bir karartıyı iyi tanırım. Yüzünde sinsi ve gevrek gülümseme hep olurdu.) Gecenin erken saatleriydi. Saat 20.30-21.00 gibi. Havada cılız bir ay aydınlığı vardı. Tehlike anında kaçış planı hazır bir tilki edasıyla çevresine bakındı. Peruze Nine’nin evinin üstünden kıvrılarak yukarı dönen yolda kimse yoktu. Zayıf, uzun ve hafif kambur karartının ayvana adım atmasıyla, avlunun kapısından içeri süzülmesi bir oldu. Ayvanın da, avlunun da kapısı yoktu. Temur çalışıyordu, gurbetteydi. Evde yoktu.

Temur’un evinin ön cephesi, (alt kattaki ahırın arka cephesi) yerden çatıya ahpun (2) karasıydı. Ölgün sarı bir ışık, misafir odasının penceresini belli ediyordu. Işık yavaşça arttı. Tahminen 2-3 dakika sonra aynı yavaşlıkta eskisinden biraz daha ölgün hale geldi ve öylece kaldı. Gece ölümüne sessizdi. Fısıltılar duyuluyordu.

– Kız yarın Merkez’a gediyerim. Vallah ta billah alacam, soz.

– Ağa emi yalınayah geziyer sabilar, san bilursun.

– Az bişe daha, az bişe.

– Ellamaynan na ağniyersın ağa emi! Bena da bir entari alursun?

– Alurum kız, alurum. Biraz daha, ağzın yiyem.

Esma ağladı. Ağladıkça ağladı. Susmayınca, Subiye Nine bağırdı:

– Kıızz, andır kala başan, nerdasın? Çocuğ ağliyer, eşitmiyersın?

– Bah alacan ağa emi, aho ağliyan sabinın hatrına. Soz verdın.

Penceredeki ışık kayboldu. Necla hızla avludan ocaklı odaya geçti. Az sonra, kucağında Esma bebekle ayvana çıktı, oturdu. Sağ bacağını uzattı, sol dizini memesine kadar çekti, Esma’yı sağ koluna yatırdı memesini verdi. Bebek sustu. Başını ayvanın tahta duvarına dayadı, aya baktı. Esma’nın ağzındaki memesinin az önceki halini düşündü. Yüzünü görür gibi oldum. Ağlıyor mu, gülüyor mu anlayamadım. Sonra sesini duydum, ağlıyordu. Zayıf, uzun ve hafif kambur karartı avlunun ağzında belirdi. Ayvandan, bayırdaki keçi izi patikadan hızla geçti, en son Peruze Nine’nin evinden önceki dönemeçte göründü ve kayboldu. Necla, kucağında uyuyakalmış Esma ile birlikte, poposunun üstünde sürünerek ayvanın kenarına kadar geldi. Sol eliyle sırık korkuluklardan tutunup hafifçe kalkarak çömeldi. İçi kabardı, göğsü doldu. Hayıflandı, hayıflandı.

– Moruh, alur heç! Buninan kaç oldi sozi. Kara yola get. Geda da galmiyasın bir daha.

İşedi, rahatladı.

Ertesi gün akşam kızıllığıydı. Köyün minibüsü kornasını “Naanii, naanii, düütt düüt, naanii” diye öttürerek geldi, değirmenin önünde durdu. Bir köye girerken bir de, değirmenin önüne geldiğinde böyle öterdi. Temur minibüsten indi. Çevreye şöyle bir bakındı. Ceketinin yan cebindeki yeni Birinci paketini çıkardı, bandrol etiketinin solundan paketin katlanma yerini kabaca yırttı. Paketi sol elinin başparmak ayasına vurdu, başlarını çıkardı. Birini ucundan tutup çekti, diğer ucunu ağzına aldı. Başını çevirip köye şöyle gururlu, edalı bir bakış attı. Evlere, tarlalara, çayırlara, potoralara (3), yollara, yokuşlara muzaffer bir komutan gibi göz gezdirdi. Paketi yerine koyup yelek cebinden gazlı muhtar çakmağını çıkardı. Çaktı, yaktı. Çakmak elinde, öyle derin bir nefes çekti ki, sigaranın ucu kor kor oldu ve dörtte biri yandı. İki, üç saniye sonra ciğerlerindeki dumanı evini nişan almışçasına, keyifle üfledi.

Minibüsün muavini Temur ağabek, aha bavulun” deyip dut ağacından yapılmış tahta bavulunu yanına koyduğunda, gözleri evine odaklanmış halde duruyor ve ilk nefesin dumanı ağzından çıkmaya devam ediyordu. Bavuluna gururla göz attı. Eğildi, sağ eliyle kulpundan tutup, parmaklarını iki kere açıp kapadı ve sıkıca kavradı. Bavulu yerden kaldırmasıyla ilk adımını atması bir oldu. Başını dikti, omuzlarını gere gere yürüdü.

Üç odun köprüden istifini bozmadan geçti. Köprüden sonraki yolda geniş, geniş yürüdü. Keçi izi patikadan dikkatlice geçip ayvanın başına gelince durdu. Beş ayın hasretliği karısı, ayvanı süpürüyordu. Necla süpürgeden bir an başını kaldırdı ki, burnunun dibinde Temur… Süpürge önce ayvana, ayvandan ahırın ardına düştü. Tam sarılacaktı kocasına ki, Subiye nine çıktı içerden Necla’yı kenara itti ve,

– Ooyy adan ölem oğulcaann dedi, sarıldı Temur’a ağladı.

Temur avlunun eşiğine oturup sırtını tahta duvara dayadı. Esnedi, başını arkaya atıp gerindi, eğilip nefes verdi ve bavulun kapağını açtı. Kirli giysiler ve çamaşırlar arasından çıkarıp

– Buni sana aldım ana, bir kuti rahat-i luhum, dedi.

– A bunnar Zeko’ya. Trabzon lastiği papullar(4), geysın oğlum.

– A bu panturi (5), Muho’ya aldım. Toninan (6) geziyerdi itoğlit.

– A bu da Esma’ya, anasının memesından güzeldur. Emsın kızım dedi, bavulun kapağını kapattı.

Necla ayaktaydı. Bavul kapağının kapanmasıyla birlikte, yüzü düştü, omuzları düştü. Başından tülbendini çekti, ağzını kapattı. Avlunun köşe tahtalarına dayanıp, öylece kaldı. Ağladı.

Subiye Nine lokum kutusunu alır almaz odasına gitti, sekiye oturdu. Tavşarıyla (7) yüzünü kapatıp kamburunun da katkısıyla kutuyu kucağında iyice gizledi. Bir gelen var mı diye sol yanına tedirgin bir ivedilikle göz atıp kapağını açtı. Unlu lokumlar çok güzel görünüyordu. Gözleri parladı. Hızla bir lokum attı ağzına. Sonra, bir çırpıda kutuyu yatak sekisinin üst başındaki sandığın en dibine yerleştirdi. Sandığın kapağını kapattı, kilidini çevirdi. Sekide açık duran döşeğini katladı, sandığın üstüne koydu. Rahatladı. Ağzındaki lokumu dolandıra, dolandıra eriterek yuttu.

O gece ay aydınlığı yoktu.

Pencerede ölgün ışık da olmadı.

Fısıltılar yine duyuldu.

– Kıızz gal kaçma. Kız çoğ özladım ben sani.

10 gün sonra. Temur gurbete çalışmaya gitti.

Üst katta, ocak tarafındaki hamamlı odamızın küçük yuvarlak penceresinden Temur’un evinin yaslandığı bayırdaki keçi izi patikada zayıf, uzun ve hafif kambur bir karartı gördüm.

 

1.Kersan: Ahşaptan hamur yoğurma kabı

2.Ahpun: Büyük baş hayvan dışkısı, gübre yığını.

3.Potora: Peri bacası

4.Papul: Çocuk ayakkabısı

5.Pantur: Pantolon

6.Ton: Don, erkek iç çamaşırı.

7.Tavşar: Daha çok yaşlı kadınların örtündüğü, genellikle geometrik desenli başörtüsü.

 

Daha fazla Panzehir Öykü okumak için buraya tıklayınız.

Sayfanın altındaki sosyal medya butonlarını kullanarak yazıyı sevdiklerinizle paylaşabilir, yorumlarınızla bize ulaşabilirsiniz.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir