Kendime Not

Babama, her şey için…

 

En iyi hikayeleri hayatın kendisi yazar; ne var ki yazmayı bilmez hayat

        Babamın güzel  kitapları vardı… Köy Enstitüsü girişli öğretmenlerden, babam. İlk çocuk, ilk heves,  beş yaşındaydım bana okumayı öğrettiğinde. Okumam için kitaplar seçip, verirdi. Okurdum bir yenisini sonra bir başkasını daha. Önceleri sadece kitap adları ve içindekiler etkiler, oyun gibi gelirdi. Hemen şimdi  aklıma gelen isimler; Çocuk Kalbi, Küçük Erkekler – Kadınlar, İki Sene Mektep Tatili,  Çalıkuşu, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek,  Yaban, İnce Memet ve  niceleri… Böylece kitaplardaki kahramanların esiri oldum. Daha sonraları kitaplarımı kendim seçer olduğumda yazarları, yazarların farklı dili, üslubu ve yaratıları, onlara olan duruş mesafelerimi belirledi. Yazarlar hakkında; yaşamları, acıları, öfkeleri, ülkeleri, kültürleri ne durumda yazmışlıkları, içlerindeki o yaratıcı gücün nereden ve nasıl fışkırdığı merakı içimi kavurmaya başladığında onlar hakkında daha çok bilgi toplamak için beğendiğim yazarın daha çok kitabını okudum, söyleşilerini dinledim, röportajlarını kesip, sakladım. Çoğunun yaşamında yalnızlık, acı, örselenmişlik hâkimdi. Bize verdikleri, kendilerine saklamadıkları ve soyunma cesareti gösterebildikleri için ben nasıl da onları sevgiyle, şükranla kucaklardım. Bazen vurulduğum cümleleri, sözleri tekrar tekrar okuyarak, gözlerimle öperdim. Kıyısından, bucağından amatörce bulaştığım kalem tutma işinden sonra,  sözcükleri yan yana, olağanüstü güzellikte getirebilen yazın büyücülerine şimdi  daha da bir hayran olup, kendi kısır cümlelerime hayıflanıyorum.

Neden yazıyorlar, nasıl yazıyorlar, itici güçleri neler, sırlarına varabilir miyiz? Onların bir açıklaması var mı bu ayrıksı becerilerine?  Elbette pek çok kitapta, söyleşi ve yazıda gündeme gelir bu sorular. Murathan Mungan’ın, kendi açıklamasını ve düşüncelerini de koyarak önsözünü oluşturduğu ve pek çok yazarın bu konudaki söylemlerini toparlayarak bizlere sunduğu bir kitaptan, Yazıhane, gazete – dergi söyleşilerinden  alıntılar ve bazen de kendi içimden kopup, gelenler ile sunmaya çalışacağım sizlere.

 Yazıyorum ve Bilmiyorum : ‘Her zaman bir belirsizlik, bir bulanıklık, sözün gelip dayandığı bir noktadan sonra seslerimize yerleşen bir geçiştirme tonu, açıklama sancısı çekeriz. Niye var olduğumuzu ya da dünyaya atılmışlığımızı yanıtlamaya çalışmak belki. Belki yazarken, yazdıkça, yazıya küstükçe, ümitsizliğe kapıldıkça başkalarının söylediklerinde çare buluruz. Yazarlar birbirlerinin sözlerine ihtiyaç duyarlar, başımız sıkıştıkça başkalarının maceralarına gereksinme duyarız. Edebiyatı yurt tutmuş insanlar yalnızdır ve yalnızlıklarını gideren tek şey, başkalarının yalnızlığıdır.

Yukardaki alıntı, Murathan Mungan’a ait ve bir anlamda kendi içindekileri kelimeler ile fısıldamış, itiraf etmiş bizlere. İleride de göreceğiniz üzere pek çok yazarın samimi iç dökmeleri ile karşılaşacak ve ilginç saptamalarına tanık olacaksınız. Ben ne zaman böyle bir söyleşi yada yazı görsem sürükleyici bir macera filmi izlermişçesine soluk soluğa kalır ve bazı cümleleri yeniden yeniden okurum. Hatta bir zaman o yazara ait okuduğum kitapları düşünür, bazılarına tekrar bakınırım. Örtüşenler sevindirir yeni keşfettiklerim heyecan verir.

Bir yazar dünyanın kaydını tutmaya karar verdiğinde, ne kadar yaşamın içinde olursa olsun, dünyadan ve kendinden kopmadan bunu başaramaz, der Fuentes

George Orwell ise, ‘Akıllı görünme, kendinden söz ettirme, ölümden sonra anımsanma, çocukken bizi hiçe sayan büyüklerden öç alma vs’ şeklinde kişisel nedenler sıralar. Niçin yazıyorum’ sorusuna.

Bu sözler beni Mungan’ın Paranın Cinleri kitabına götürüyor: Bu kitapta çocukluğunu anlatır; ne kadar sessiz, çekinik, gururlu, dünyayla ve hayran olduğu, kendisinin tam tersi başarılı, girişken, sosyal, iyi bir hatip olan babasına duyduğu derin üveylik duygusu, anneyle yaşadıkları yalnızlık ve babaya özlem, fark edilme arzusu…

Ben hep üveyim, herkesin üveyi, içimdeki üvey sızı beni hiç bırakmadı. Hayattan kaçtım, sanata sığındım. Yazı’ yı evlat edindim, okurları akraba’ ve her okuduğumda hüzün içinde bırakan,  ezber ettiğim, beni esrik bir halde Mardin yollarına vuran   şu cümlelerle biter.

Görülmek uğruna, yıllardır o boş beyaz kâğıda yazıyorum, kaç yılın sayfasında kendimi arıyorum. Sahi ey okur, beni hiç gördünüz mü?             

Onların yazdıklarında salt gördüğümüz onlar mı? Kendimiz ile ilgili hangi gidilmemiş adreslere gidiyoruz ya da hangi kapıların anahtarlarını buluyoruz? Birlikte bir yolculuk, yol arkadaşlığı olmuyor mu çoğu zaman. “Yazıya dönüştürülmüş bir ses, kağıt üstünde bir gevezelik” der, Giorgio Manganelli bu kadar basite indirgemek haksızlık değil mi sevgili okur! Babam hep şunu söylerdi; “daima en iyi arkadaşlarınız kitaplar olmalı”.

Ne zaman yalnız, çaresiz, acı içinde kalsam, sığınacağım yeri bilirim. Bir zaman önceydi, gönül yarası çeken bir arkadaşım, kendine çıkış yolları arıyordu ki aniden ‘Kitap oku iyi gelir’ cümlesi talihsiz bir şekilde dilimden dökülüverdi…Havada uçuşan  sözcükleri kulaklarımız yakaladığındaysa göz göze geldik, tuhaf bir bakış ve kırgınlık ile son buldu konuşma… Dil sürçmesi ile serbest kalmıştı sözcükler ama tam da içimden tekrarladığım cümleydi. Biliyordum ve hatta emindim onarıcı olacağından. İnsan nasıl bu kadar emin olur? Sorunuza ‘Kişi, kendinden bilir işi’ deyimi cevap olacaktır sanırım.

Yazarın işi, insanlığı ölümün kucağına bırakmak olamaz. Hiçlikte kalmaktan hoşlanabilecek kimseyi hiçliğe itmeyeceksin. Hiçliği yalnızca ondan çıkış yolunu bulmak için arayacak, bu yolu da herkes için işaretleyeceksin. Acı ve çaresizlik içinde kalmakta başkalarını bunlardan nasıl kurtaracağını öğrenmek için direneceksin, yoksa mutluluktan nefret ettiğin için değil; çünkü insanların birbirlerini insanlıktan çıkarmalarına ve parçalamalarına karşın, onların layık olduğu şeydir mutluluk, der Elias Canetti. Bakın haksız mıymışım, kitap okuyun iyi gelir derken!

Babam da severdi kitaplarını. Okurdu ve iyi bir kütüphanesi vardı. Benim daha çocuk, ülkemin sanata küs, öfke dolu olduğu, acısı hafiflememiş, ezik, vuruk yıllardı. Bir gün onu telaş içinde, yıkık,  elleri titreyerek o çok sevdiği kitaplarını yok ederken gördüm. Hepsine üzüntülü bir sevgi, gözlerinde tutamadığı yaşlarla son dokunuşu ve sobada gittikçe yalazlanan ateş…   Yıllarca belleğimden gitmedi.  Kül olan  kitaplar; Dünya ve Türk klasiklerinden seçmelerdi.  Şimdi, uzun zaman  sonra  üzülerek bakıyorum da  her biri bir  çoğumuzun raflarında özgürce, hak ettikleri itibarı yeniden  kazanmış olarak yerlerini koruyorlar.

Çok ağlamıştı bizden saklı,  çok sonra yanımıza gelince anladım. Kutsaldı onun için kitaplar, sanırım bizim görmemizi istemedi sayfaların tek tek yok oluşunu. Yıllar sonra okumayı sevmemin yanında, elime her geçen para ile kitap edinişim,  onun gözyaşlarını geri getirme çabasıdır belki de…

Manganelli “Ayakkabılarımı bağlayamadığım için, çalışamayacak kadar yorgun olduğum için yazar oldum. Yazmak aldatmaktır, yazar zihinsel düzenekler uydurarak aldatan biridir aslında başka bir iş gelmez elinden” yanıt bu kadar basit olabilir mi? Dokunmadan, tatmadan, bilmeden, derinleşmeden, deneyimlemeden, düşünce sürecinde sözcükleri kimi zaman çarpıştırıp kimi zaman aşka düşürmeden, her şeyden kopmadan, karışmadan, sadeleşmeden, nasıl mümkün olabilir?  Çok küçük bir çocuk iken, beş – altı yaşlarındayken yazar olmaya karar vermiş, George Orwell. Yazı yazmaya ivme kazandıran şeyler arasında; salt bencillik, estetik merak, siyasal amaç, tarihsel dürtüyü sıralar. Orwell, Bütün yazarlar bencil, tembel ve kendini beğenmiş kişilerdir, der. Hangimiz açık yüreklilikle, olumsuz yanlarını bu kadar açığa vurabilir? Maskelerimiz, her zaman iyi rollere prim veren sıradan yanlarımız ne olacak?

Orwel şöyle devam eder: Yazma nedenlerinin kökünde de bir gizem yatar. Kitap yazma, tıpkı çok acı çektiren bir hastalık nöbeti gibi berbat, insanı tüketen bir didişme. Karşı koyamadığı ya da anlayamadığı şeytansı bir güç tarafından sürüklenemeyen hiç kimse, böyle bir şeye girişmez.

Var olan her şeyi, kendimizi de dahil, çözümlemek, muktedir olmak için türlü yollar ararız yaşam boyu. Bir kısmı insana özgü kurcalayan, araştıran; merak, bir kısmı da önünde sonunda var olacak hiçliğimize ‘anlam’ katmak içindir. Kimini yaşayarak, kimini yakın çevremizde gözlemleyerek ve pek çoğunu da okuyarak öğreniriz.

18. ve 19. Yüzyıla kadar yazılanlar; söylenceler, destanlar, kahramanlık masalları, mitolojik öyküler şeklindeydi. Roman, 18. ve 19. yy da gerçek kimliğine kavuşmuş ve basılana kadar   yazarlar, eserlerini topluluklarda bölüm bölüm okumuşlardır. Bulundukları çağda  neredeyse hiçbirinin anlaşılamamış olması; onları, seslerini gezginci bir ruhla  tüm çağlara duyurabilme çabasına  ve  bir anlamda adresi olmayan ya da adresi herkes  olan mektuplar yazmaya itmiştir.

Babam, seçkisi olan ve yürekten bağlı olduğu kitaplarını kaybedince uzayan yas içine girdi ve bir daha kitap alıp, okumadı. Küskünlüğü neye ve kimeydi, nasıl bu kadar tüm duyularını körleştirebildi  -kitap tüm duyulara hitap eder- onlarsız nasıl nefes alabildi, ruhu nasıl yenilendi? Ve nasıl bir yıkım ile bunca sene onlara arkasını dönebildi? Hiç bir zaman anlayamadım, tekrar okuması için bir kaç denemem olduysa da başarılı olamadım. Sadece üzüldüm, acısını içimde hissettim ve bana bu tatlı virüsü aktararak, buna bağımlı olacak kadar sevdirdiği için minnettar kaldım. Bana okumam için kitap seçerken, belleğimden hiç çıkartamayacağım, gözlerinde parlayıp çakan kıvılcımları görür, kitaplara dokunuşundaki sıcaklığı hisseder, kurgusundan söz ederken ki kalp atışlarını duyardım. O, anlatırken kendi kendime her ne olursa olsun onların yarenliğinden, sıcaklığından kendimi yoksun bırakmayacağım, okuma sevgisini aktarmayı gönüllü görev edineceğim, şeklinde sözler verirdim. Çünkü, mutlu yazar pek yoktur derler ama ben biliyorum ki mutlu okur vardır..!

Biliyorum ki bu hastalığın tedavisi yoktur, giderek daha çok hasta olunur ve bulaştırma olasılığı çok yüksektir. Bir dönem  Ege’nin en güzel kasabalarının birinde kısa süreli  yaşadım. Çalıştığım sağlık ocağı, merkeze uzaktı ve bir saat öğle arası vardı. Bu saatlerde orada çalışan küçük  gurup, yemek yer, sonra da oradan buradan konuşarak el işi yaparlardı. Ben de , bir köşede bu kadar vakit bulmuşken okuyamadığım kitapları okuyabildiğim için şanslı hissederdim kendimi. Bu davranış onlarda huzursuzluğa neden olur ve ayrı durduğum için damla damla kızgınlıklar birikirdi. Bir gün hınzırlığıma engel olamadım ve  onlardan yankılanacak sesleri çok iyi bilmeme rağmen, -bencildim ya da  onların da harikalar dünyasında dolaşmalarını çok istedim- onlar konuşur ve el işi yaparken sesimi yükseltip, vurgusunu da olabildiğince iyi yapmaya çalışarak tutkulu bir  aşk sahnesinden pasaj okumaya başladım. Konuşma seslerinin birer ikişer kesildiği  ve ortalığı kendi sesimin esir alış anının keyfini hala muzipçe hatırlarım. Öğle tatili bittiğinde hepsi de kitabın devamını merak ediyorlardı, o hafta pasaj okuma ile geçti. Sonraları bu kitabı, – İsyan Günlerinde Aşk- hepsi sırayla okudular ve ardından   başka kitaplar geldi. İşin ilginci bana öcü gibi bakan gurup ile iletişimim düzelmiş, kitap konuşur olmuştuk.

Karmakarışık itişlerin, birbiriyle çelişen ve birbirini tamamlayan güdülerin zoruyla yazıyorum: gurur, güç isteği, nefret, kendimi anlatma çabası, sevgi, acı, özlem, can sıkıntısı, güven yoksunluğu, haklı olduğuna inanma, inanma eksikliği, güçlü bir aydınlanma ve aydınlatma isteği, eğlence ve alçak gönüllük. Bana öyle geliyor ki bütün bunlar yazınsal yapıtların içinde vardır, açıkça görünür der, neden yazıyorsunuz sorusuna, Eugene Ionesco ve yazı için gereken şeyin içtenlik olduğunu vurgular ısrarla. İçtenliğin sesi güçlüdür, içten ses çınlar, duyulabilir. İçtenliğin doğruluğuyla doğru olan, uzaklarda, olağanüstü görünür. Yıllarca içtenliği olan yazıların yaşanarak yazılabileceği yanılgısı içinde olduğumu, amatörce denemelerimde fark ettim. Bazen bir yazıya başlarsınız ancak ilerleyen bölümlerde yazının sizi, kendi akıntısıyla önüne katıp, sürüklediğini ve baştan sona yazdığınızın ki o, her neyse tamamıyla değiştiğine şahit olursunuz. Manganelli yazmak aldatmaktır dese de Ionesco göre yazar; yalancının yaptığı gibi, bir şeyi öbürünün yerine getirmez; kendi kendisi olan bir şey meydana getirir şeklinde tanıtlar, ki bu tanım; Israrla sorulan, Emma Bovary kim? sorusuna Flaubert’in Emma Bovary benim’ yanıtını vermiş olması ile örtüşür. Bu bir yoğunlaşmadır, o nedenle hakikatten ayrılmaz şeklinde açıklarken, Ionesco pek çok yazarın da katıldığı şu yorumu yapar; bütünüyle yalan değildir gerçekte kendiyle başlamış, onun çocuğu olmuş ama doğar doğmaz onu yönetemez hale gelmiştir. En sonunda yarattıkları kişiler yazarları yenerler. Kureıshı, karakterleriniz, siz yazmayı durdurduğunuzda sizi terk etmezler; kitap bittikten sonra dahi ne yapıyor olabileceklerini merak etmekten kendinizi alamazsınız, şeklinde tanımlar bu gizemli işi.  Başta demiştim siz de şahitsiniz; onlar büyücü ve eşanlı olarak yeniden içinize düşen kurt kıvrandırmaya başlıyor. Nasıl yazıyorlar? Neden yazıyorlar? Erişebilecek miyiz acaba  bilemiyorum hala ortada elle tutulur bir şey yok!

Devam edecek

 

3 thoughts on “Kendime Not/ Kitaplarla Yaşamak/Hülya DUMAN    

  1. Alev Turanlı dedi ki:

    Çok güzel olmuş Hülyacığım ellerine sağlık, ikinci bölümünü bekliyorum.

  2. Ayşe Başaran dedi ki:

    Okumayı severim ama yazıya dökebilmek cesaret ister seni bu cesareti gösterdiğin için yürekten kutluyorum çok güzel olmuş devamını sabırsızca Bekliyorum yolun açık olsun canım

    1. Hulya dedi ki:

      Canim benim

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir